Şubat’ta 10. Yılını Kutlayacak olan !f Istanbul Uluslararası Film Yarışma Adaylarını Açıkladı

17 Şubat’ta başlayacak olan 10. AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali dört yıl önce başlattığı Keş!f yarışmasının 2011 adaylarını açıkladı.

İstanbul’u genç ve yenilikçi sinemanın adresi yapmayı amaçlayan $15,000 ödüllü !f Inspired/Keşi!f yarışması, Türkiye’den ve dünyanın dört yanından 9 filmi ve ünlü sinema profesyonellerini bir araya getiriyor. Yarışma kapsamında Hüseyin Karabey başkanlığındaki uluslararası jüri “sinemada cesur hikaye anlatımı, teknik ve tarzda yenilik” kriterleriyle bir kez daha “İlham Veren Yönetmen”i seçecek.

Yarışan filmler arasında ünlü yönetmen Costa Gavras’ın oğlu ve tanınan müzik klipleri yönetmeni Romain Gavras’ın ilk uzun metraj filmi Our Day Will Come (Bizim de Günümüz Gelecek) var. Vincent Cassel’in sosyopat ve manipülatif bir psikanalist olan Remy’yi canlandırdığı filmde Remy ile himayesi altına aldığı çekingen ve toplumla uyumsuz Patrick içsel bir yolculuğa çıkıyor. Ödülün güçlü taliplerinden bir diğeri de Cannes başta olmak üzere birçok festivalden ödülle dönen İtalyan yönetmen Michaelangelo Frammartino’nun Le Quattro Volte’si ( Dört Defa). Macar yönetmen Agnes Kocsis’in Cannes Film Festivali’nde gösterilen filmi Adrienne Pal (Adrienne Pal) ise eski çocukluk arkadaşını bulmak için yola çıkan, krema dolgulu hamur işlerine hayır diyemeyen, toplumdan soyutlanmış hemşire Piroska’nın hikayesi. İlk Grönland Oscar adayı filmi olan Nuummioq’da (Nuummioq) hayatının kadını ile tanıştıktan sonra ölümcül bir hastalığa yakalandığını öğrenen Malik’in dostluğu tekrar keşfetmesi anlatılıyor. İlk filmi Ex Drummer ile nam salan Belçikalı yönetmen Koen Mortier’in filmi 22nd of May (22 Mayıs), bir alışveriş merkezinin bombalanmasını konu alıyor. Danimarka hapishane filmi R (R), Lübnan filmi Ok Enough Good Bye (Tamam Yeter Güle Güle) ve korku-gerilim türünü yeniden tanımlayan Meksika filmi We are What We Are (Kan Kokusu) da yarışacak filmler arasında.

Türkiye’den yarışma adayı ise genç yönetmen İlksen Başarır’ın 2.uzun metrajı Atlıkarınca.

17- 27 Şubat 2010 tarihlerinde İstanbul’da, 2 - 6 Mart tarihlerinde ise Ankara’da gerçekleştirilecek festivalin biletleri yine www.mybilet.com ’dan satışa sunulacak. İstanbul için 5 – 7 Şubat, Ankara için 25 – 27 Şubat indirimli ön satış tarihleri olarak belirlendi. İstanbul’da 8 Şubat, Ankara’da ise 28 Şubat’ta gişelerden bilet satışı başlayacak.

Festival ile ilgili tüm bilgileri düzenli olarak bu adreslerden takip edebilirsiniz.

www.ifistanbul.com

blog.ifistanbul.com

twitter.com/ifistanbul

vimeo.com/ifistanbul


68. Altın Küre ödüllerinde favori gösterilen 'The Social Network' En İyi Film seçilirken, Natalie Portman da beklendiği gibi En İyi Kadın Oyuncu ödülünü kazandı.

Geceye damgasını vuran isim ise şüphesiz gecenin sunucusu Ricky Gervais idi. Gervais'in yaptığı esprileri (kimisi hakareti andırıyor gerçi) Ntvmsnbc sitesinde derlemişler. Dileyen buradan buyursun.

SİNEMA

En İyi Film (Drama): İzleyin: The Social Network
En İyi Erkek Oyuncu (Drama): İzleyin: Colin Firth (The King’s Speech)
En İyi Kadın Oyuncu (Drama): İzleyin: Natalie Portman (Black Swan)

En İyi Film (Komedi-Müzikal): İzleyin: The Kids Are All Right
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi-Müzikal): İzleyin: Annette Bening (The Kids Are All Right)
En İyi Erkek oyuncu (Komedi-Müzikal): Paul Giamatti (Barney’s Version)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu: İzleyin: Christian Bale (The Fighter)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu: İzleyin: Melissa Leo (The Fighter)
En İyi Yönetmen: İzleyin: David Fincher (The Social Network)
En İyi Senaryo: İzleyin: Aaron Sorkin (The Social Network)
En İyi Yabancı film: In A Better World (Danimarka)
En İyi Animasyon: İzleyin: Toy Story 3
En İyi Müzik: Trent Reznor, Atticus Ross (The Social Network)
En İyi Şarkı: ”You Haven’T Seen The Last Of Me” — Burlesque

TV

En İyi Dizi (Drama): İzleyin: Boardwalk Empire
En İyi Erkek Oyuncu – Dizi (Drama): İzleyin: Steve Buscemi (Boardwalk Empire)
En İyi Kadın Oyuncu – Dizi (Drama): İzleyin: Katey Sagal (Sons Of Anarchy)

En İyi Dizi (Komedi-Müzikal): İzleyin: Glee
En İyi Erkek Oyuncu (Komedi-Müzikal): İzleyin: Jim Parsons (The Big Bang Theory)
En İyi Kadın Oyuncu (Komedi-Müzikal): Laura Linney (The Big C)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu – Dizi: İzleyin: Chris Colfer (Glee)
En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu – Dizi: İzleyin: Jane Lynch (Glee)

En İyi Mini Dizi: İzleyin: Carlos
En İyi Erkek Oyuncu (Mini Dizi): İzleyin: Al Pacino (You Don’T Know Jack)
En İyi Kadın Oyuncu (Mini Dizi): İzleyin: Claire Danes (Temple Grandin)

foto: ntvmsnbc.com

Semih Kaplanoğlu geçtiğimiz gün bir Anadolu şehrine söyleşisi için geldi ve onun öncesinde son filmi ve bol ödüllü Bal’ın gösterimi de gerçekleştirildi. Kısaca Bal filmi hakkında hatırlatma yapmak gerekirse; Yumurta ve Süt filmlerinin devamı niteliğinde, insanlardaki hakikatin açlığını yaşadığı Yusuf karakterinin gençliğine doğru giden filmler serisidir.  Bu başarılı yapımlardan Bal ise Berlin Altın Ayı ödüllerinde en iyi filmi ve ekümenik Jüri Ödülüne de layık görülmesinin yanı sıra şu an tam olarak bilgisine ulaşamadığım bir sürü ödülün de sahibi (İçerir: Alın Koza, Ale Kino, Asya Pasifik Ekran…) ve pek çok yerli-yabancı film gösterimlerinde de yerini almıştır.

Bal’ın Altın Ayı’dan sonra yer yer gazetelerde boy göstermesi ve biraz daha halk tarafından bilinmesiyle oluşan karşı tavırların veya saçma elitist hislerle izlememezlik değil, sadece tarafımdan sürekli ertelenen bir film olması sizin için pek alaka teşkil etmese de, dünyada yalnız olmadığımı biliyordum. Benim gibi bir sürü insan o küçük Anadolu şehrinde belki bedava film gösterisinden, belki reklam panolarında karşı entelektüel ilgi uyandıran haberi görüp gelenlerle doldu ve taştı. Gözlerime inanamıyor gibi davranmasam da benim gibi öğrencilerin ve yaşını almış- gözlüğünü takmış yerli insanlarla da doluydu. Bu coşkuya ise Semih Kaplanoğlu’nun tepkisi bizim için biraz trajik, komik ve anlamlı oldu (kelime kelime ezberlemediysem bile hemen hemen söylediği şuydu:) : “Pek çok film gösterilerine davet ediliyorum dünyanın ve ülkenin her bir yanından. Ama en çok küçük şehirlerdekini seviyorum, büyük şehirlerdeki yapaylıktan ötürü derinlikten uzak buluyorum. Ve sizin şehrinizdeki bu etkinlik nice sanatsal etkinliğinizin bolluğunu gösteriyor.” Benim sıramda oturan genç kız ve onun arkadasındaki bir erkek grubu ve arkadaşlarım kahkahayı istemsiz bir şekilde attıklarında, elbette karanlıkta diş sayımı yapıyordum. Şu an o ayrı sosyal sorunun paylaşma yeri değil elbette ama bazen de bazı şeyleri yüzeye çıkarmak gerekiyor sevgili İstanbullular.

Mütevazi ve biraz daha tutucu kısımlar tarafından sevildiğini basından duymayan kalmamıştır belki. Kaplanoğlu sürekli gezdiği ülkelerden ve haklı gururu ile filminden bol bol söz etti ki, tek istediğimiz buydu allah için. Tutucu kısımla bir kısmı gücendirmek ve ya yüceltmek için yazmıyorum. Filmde görülen dini ögeler ve film isimlendirilmesinin altında yatan maneviyat bir nevi görülmek istenen yüzü olmuştur. Bununla ilişkilendirilmiş popülerlik sorunu çıktı hemen ortaya. Madem maneviyatı güçlü bir yapısı vardı filmin, neden dünyada bunca izleyici ile buluşurken Türkiye’de 30bin ile sınırlı kalmıştı? Eğer maneviyat önemseniyorsa kitlelere ulaşmalıydı bir konuk için. Hatta “tabiri caizse film sektörünün Mevlana’lığına soyunuyorsanız, halkımızın bu filmi bilmesi gerekmez miydi?” şeklinde soruya oldukça sakince böyle bir dertten uzak olduğunu ve isteyen-ulaşmak istenenler için yapıldığını belirtti. Bu kelimeleri anlamak oldukça güçtü elbette, soruya cevap verirken biraz konunun dağılmasına aldırış etmiyordu. Ancak anlam güçlüğü yaşarken güzel soruların altında aslında tek kelimelik cevaplar ve konudan bağımsız hikayeler duymaya başlamıştık. Güzeldi ama kafa karışıklığı yaratıyordu.

Konuya örnek teşkil edecekse filmin Kiliseler Birliği’nden ödül almasını bağlamlandırdı Kaplanoğlu. Ödüle şaşkınlığı şu imiş: jürinin Hristiyanların bazı mesheplerinden olan rahiplerinden olduğunu ve yarıştığı filmlerin ise Hristiyan temasından olduğunu.  Filmde Mirac’ı anlatan sahne ile belli ki rahipler mest olmuşlar ve içinde bulunan yoğun maneviyat sayesinde gerçekleşmiş bu olay. Kaplanoğlu; “Sinema bana göre sanat olan bir şey. Her sanat eseri gibi sinemanın da bizi maneviyata yükseltmesi gerekir."

 Filmlerine sıkıcılıktan ve duranlığından yakınan insanlardan eleştri alıyormuş çoğunlukla. İzlemeyi zorlaştırdığını düşünen ve biraz daha alışılagelmiş basit senaryo ve yönetmen kıvamında film görmeye alış olduğumuz bir dünyadayız, belki de Hollywood’un da büyük katkısı veya zararı olmuştur. İki karşıtlık arasında o tip filmlerin sadece tüketim amaçlı yapıldığını bahsederken derinlikten uzak olduğunu da araya sıkıştırdı açıkçası. Durup sadece şunu düşündüm: Bal, dediği kategoriye girmiyor belki ama apaçık bir tüketim aracıdır da! Sorularıma cevap aramak istemedim elbette, aklımdan Şehnaz Tango’dan nice sahne geçerken. Biraz daha derinlik çabasında olduğunu söyledi yine, evet dedim, fark sadece derinlik: tüketim mekanizmalarımızda. İstediği günlük yaşantımızda onun filmlerini anmak ve ona yaklaşmakmış. Eh, sıkıcılık ve durağanlık konusuna gelince açıklaması az ve özdü: “Sinema da müzik gibi bir sanattır ve ham maddesi zamandır.” Aslında kompleks kısmı ise sinemada zaman maddesinin modern felsefede bile büyük yer tuttuğu ve bunun halka indirgenip nasıl anlatılacağıdır belki de. Kaplanoğlu, sinemasındaki çekim tekniğinden ve doğallığı konusundan da ödün vermediğini anlattı bu konuda. Gerçi bu konu paradoks bir şekilde filmle zaman imgesi ve insanların bu konudaki yakarışı uzun bir süre devam edecek gibi. En azından sistem içinde yaşadığımız için devam edebilir diye düşünüyorum. Mançevski’nin çok sevdiğim bir sözü var bu konuda:  “Bir araç olarak filmin beni büyüleyen yanı, zamanla oynama konusunda sunduğu olanaklar ve sinemacının zamanı uzaya dönüştürmesidir.



Bal filmi konusunda endişelendiğim ve beni üzen bir konu vardı ciddi ciddi: ağız farklılığı. Oyuncuların gayet güzel İstanbul Türkçesi ile Rize’nin yerli halkından olması konusu başlangıçta bana estetikten uzak gelmiştir. En son dayanamayan bir amca bu konuya da parmak bastı elbette ve “neden?” dedi samimi bir şekilde.  Sebebi ise gene soru işaretleri bıraktı: “Oyuncular yöre insanı olmadığı için, sonradan ağız değiştirmeleri bana oldukça yapay geliyor.” Başka bir bakış açısı ise yine oyuncular eğilimindeydi. Aktörlerini öncelikle amatörlerden seçtiğini ve ya çok fazla tanınmamış isimlerle çalışmayı istediğini söyledi. Ona göre herkeste oyunculuk yeteneği mevcutmuş zaten, her insan rol yapabilirmiş, ancak sadece bunu ifade edebilecek yönetmen bulmak gerekirmiş. Klasik soru geldi aklımıza: doğalı mı oynamalı, rol mü yapmalı? Aslında oyunculukta ne yatıyor ki? Elbette kaldı bu sorular havada.

·        Yusuf karakteri kısmı otobiyografikmiş. Örneğin kekemelik ve kısık sesle konuşma önerisi.
·        Filmde müziğin kullanılmadığı ve tamamen doğal seslerden faydalandığını belirtirken, dram, gerilim vs gibi filmlerde müziği kısıp izlememizi de önermiştir.
·        Filmin neden Rize’de çekildiği sorusuna ise: öncelikle Gürcistan sınırında bir yerde çekmek istediklerini ancak çocukla çalıştıkları ve mayınlardan doğan güvenlik açığı olduğu için tekrar Rize’ye döndüğünü söyledi. Burada da pek çok yer ismi geçti, oldukça gezgin ve doğa sever bir yönetmen kendisi, filmlerinden de fark etmemek ahmaklık olur sanırım.
·        Yine Tarkovski’yi saygıyla andı. Tekel işçilerinin direnişini de haklı buldu.
·        Yeni filmi ise İstanbul’da geçecek ve aşkı anlatacakmış.

Bir de son olarak: Radikal’de yayınlanan sinema yazıları derlenmiş ve İletişim yayınları tarafından kitap formuna girmiş, ilgililere.

Söyleşinin bazı kısımlarını aldığım, bazı kısımlarına giremediğimi de belirtirim. Birikimi ve doğa sevgisiyle gerçekten gurur duyduğumuz yönetmenlerden biri olan Kaplanoğlu o gece ağzımıza –yöresel deyimiyle- bal çalmıştı. Kendi adıma ve o küçük şehir adına teşekkür ediyorum.

Murat Uyurkulak Tol romanının baş cümlesinde “Devrim vaktiyle bir ihtimaldi ve çok güzeldi” der. O vakitler geride kaldı lakin devrim kelimesi her zaman güzelliğini korudu.Zaman içerisinde devrim kelimesini sırtında taşıyan nice insan oldu.İnsanlar peşlerinden gitti,isimlerini sayıkladı ve devrim kelimesi her keresinde anlamından çok daha fazlasını niteledi. Çünkü devrim değişim demektir. Varolan düzeni devirmek demektir ve değişim içinde umudu barındırır. Umut da bir kesim insanın yaşama tutunması işte.

Devrim hareketleri yandaşları tarafından değerlendirildiğinde çoğunun sadece bir dönemine tekabül eder. Yaş olsun,sınıfsal farklılıklar olsun değişimin taraftarı olanlar buna sadece belirli bir dönem inanırlar zira çoğunun nedeni alt sınıftan oldukları için sınıf düzenini yıkmaktır.Bir çoğu burjuva veya üst sınıf olarak nitelendirdiğimiz kesime dahil olsa devrim kelimesini anmayacaklarını düşünürümBu nedenle devrim kelimelerde varlığını sürdürüp halkın içinde zaman zaman eylemlerle harlanan bir ateştir ve en önemli nokta devrime hangi noktadan baktığımızdır.Devrim bir amaç mıdır yoksa bizler için sadece birer araç mı?

Devrimi birer amaç olarak gören insanları şimdilik es geçelim ve bu olguyu araç olarak kullanıp belirli kitleyi kendine hayran bırakan en önemli figür Carlos’a odaklanalım.Çakal olarak ünlenen ve eylemlerini devrim hareketi adıyla gerçekleştiren Carlos 70lerin ortalarından 80lerin sonuna kadar birçok terör saldırısı gerçekleştirmiştir.En ünlü eylemi 1975 yılında Viyana’da toplanan OPEC üyesi ülkelerin delegelerini rehin almaktır.Paul Assayas bu ünlü figürün Carlos olduğu andan yakalandığı döneme kadar olan yaşantısını mercek altına almış ve televizyona aktarmıştır.Zaten hakkında bir çok edebi eser olan ve öncesinde farklı yapımlarla eylemleri sinemaya aktarılan Carlos’a eylemlerinden ziyade kişiliğini,düşüncelerini,tutkularını da ekleyerek ortaya daha detaylı bir portre çıkarmıştır.

Tv filmi/dizisi olarak 3 bölümden oluşan yapım dönem dönem Carlos’un yakınında olan insanların aktardıklarından senaryolaştırılmış. İlk bölümüyle Carlos’un amaçlarına,adını duyurmasına vesile olan olayları konu alıyor. İkinci bölümünde Opec saldırısına fazlasıyla yer veren ve Carlos’un eylem süreci içinde değişimlerine odaklanan yapımın son bölümünde Carlos’un değişen dünya düzenine ayak uyduramayıp ringden çekilmesi konu ediliyor.

Her yokuşun çıkışı olduğu kadar inişi de vardır.Carlos’un hayatından aktarılanlar da buna uygun düşmektedir.Öncelikle aldığı göstermelik eğitim Avrupa’ya tutunmasına neden olur ve yükselmenin Avrupa’da olucağına kanaat getirir.Yapımın başlarında sevgilisiyle yaptığı bir konuşmada çok rahat bir şekilde Che’yi eleştirebilmektedir.Avrupa’da varlığını sürdürmek için de Filistin Kurtuluş Örgütünün saflarına katılır.Zira FKÖ’nün eğitimleri üst düzeydedir ve İsrail karşıtı bir çok devletten örgüte para akışı sağlanmaktadır.FKÖ’ye katılışı sonrası en önemli mevzu para ve şöhrettir.Terör eylemi gerçekleştiren örgütlerin ortak paydası eylemi gerçekleştirmektir.Bu nedenden dolayı öldürmek için ölmeyi göze alan binlerce eylemci vardır.Carlos ise oyunu stratejik oynamayı seven biridir.Hedefe kitlenmeden diğer seçenekleri de tartarak sonuca gider.FKÖ örgüt içinde başıbuyruk birini istemediğinden Carlos’u Opec saldırısı sonrası örgütten atar.Paranın Carlos’un yaşamındaki önemi Opec saldırısı sonrası daha çok dikkat çeker zira devrimci nidalarıyla ismi anılan Carlos Suriye’nin piyonu olmuştur.Dokunulmazlık hakkı ve para Carlos’un eylem gerçekleştirmesi için birincil ihtiyaç durumuna gelmiştir.Sonrasında değişen dünya düzeni ve dibe batış.Ülkeler arası barış en çok da eylemcileri vurur.Örneğin Türkiye Kürtlere gereken değeri verebilse Abdullah Öcalan’ı ismini bilemezdil veya dediğimiz gibi Filistin-İsrail arasındaki gerginlik olmasa Çakal Carlos’u satırlarımıza taşımazdık.Savaşlar çoğu zaman sahte kahramanlar yaratır ve Carlos da bunlardan biriydi işte.Hayatının en şaşalı dönemini örgüt içinde gerçekleştirebilen bunun dışında piyon olan biridir.

Dizi de en çok dikkat çeken konulardan biri de Carlos’u oynayan aktör Edgar Ramirez’in performansıdır.20 yıllık bir dönemi konu alan yapımda Ramirez,Carlos’un geçirdiği değişimlere ayak uyduran hem fiziksel hem de ruhsal olarak karaktere anlam katan bir performans ortaya koyuyor.Bir nevi metod oyunculuk örneği sergilemektedir.Ramirez’in bu performansı ona Golden Globe’da adaylık getirmiştir.Ayrıca yapım miniseri diziler kategorisinde de ödüle yakın durmaktadır.Yapım Fransız yapımı olmasına rağmen Assayas yapımı hiçbir tarafa çekmeden tarafsız bir gözle Carlos’u incelemektedir zira Carlos’dan en çok çeken ve onu yakalayan Fransızlardır.Her türlü övgüyü hak eden yapım geçtiğimiz yılın en iyilerindendi.

1) Ferzan Özpetek yeni filmi 'Sonra Ağlayacağım' da Cem Yılmaz'la beraber çalışacakmış. Cem Yılmaz yapım aşamasında destek oluyormuş Özpetek'e. Cem Yılmaz'ı gay görürseniz şaşırmayın.


2) Nuri Bilge Ceylan yeni filminde Yılmaz Erdoğan'la çalışıyormuş. Film direk Cannes film festivali için çekiliyormuş. İlk gösterimi Cannes'da yapılacakmış. Filmin Nuri Bilge'nin diğer filmlerinin aksine bol diyaloglu olduğu gelen haberler arasında.

3) Zeki Demirkubuz 'Yeraltından Notlar'a el atmış, filme çekecekmiş. hacitokankoli çok sinirlendi: Yazgı gibi bu kitabı da bok edeceği düşüncesinde.

Geçtiğimiz senenin sonunda Tarantino'ya göre 2009'un En İyileri'ni paylaşmıştık. Usta bu sene de bir liste çıkarmış. Bu kez 20 film var. Listenin tepesinde ise Toy Story 3...


Sanırım bu listeye ve sıralamaya dair eleştiriler olacaktır. Yine de Tarantino candır. Gönlümüzdeki yeri ayrıdır. Bir liste yüzünden ustayı silmeyelim.

İşte; The Quentin Tarantino Archives'te yer alan, "Tarantino'ya Göre 2010'un En İyileri"


1. Toy Story 3
2. The Social Network
3. Animal Kingdom
4. I Am Love
5. Tangled
6. True Grit
7. The Town
8. Greenberg
9. Cyrus
10. Enter The Void
11. Kick-Ass
12. Knight and Day
13. Get Him To The Greek
14. The Fighter
15. The King’s Speech
16. The Kids Are All Right
17. How To Train Your Dragon
18. Robin Hood
19. Amer
20. Jackass 3-D

görsel: C2C/Beth Wagner/PR Photos; Disney/Pixar

11 Eylül'ün paranoyasıyla şöyle bir Oryantalist film yapalım da Hollywood'daki dostlara "sizi yalnız bırakır mıyız" mesajı verelim diyen bir film olmuş Secret Defense. Fransızlar biz de bu işi becerebiliriz moduyla 2008'de bu filmi yapmışlar. Yönetmen koltuğunda Philippe Haim var. Oyuncu kadrosunda ise Gerard Lanvin ve Simon Akbarian isimleri dikkat çekmekte. Ve yine bu filmde ilk kez karşılaştığım Vahina Giocante.


Kısaca filmin konusuna değinmek gerekirse; Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın , Ortadoğu kaynaklı teröristlerin, ülke içinde gerçekleştirme ihtimali büyük terörist saldırı girişimlerini önlemeye yönelik çalışmalar üzerine gelişiyor film. Hikaye iki ana karakter üzerinden gitmekte. Biri, Vahina Giocante'nin canlandırdığı Lisa (Diane) karakteri, diğeri de Pierre (bu rolde de Nicolas Duvauchelle var). Film boyunca bazen Lisa'nın bazen de Pierre'in başına gelenleri izliyoruz. Olaylar başlarda hayli hızlı gelişiyor. Lakin daha sonra aynı tempoyu götürememe durumu baş göstermiş. Ve teröristli, bol ajanlı ve bol mesajlı bir film olarak hafızalardaki yerini alıyor. Ekstra ya da farklı bir şey sunma meselesi yok. Belki de böyle bir dertleri de yok. Hollywood nasıl ki hadiselere kendi penceresinden bakarak İslam'ı ve Müslümanları yorumluyorsa, Fransızlar da aynısını yapmış. Sinema böyle bir şey zaten. Bunu yadırgamak için söylemiyorum. Sadece filmi izleme niyetiniz olursa bunlara hazırlıklı olun.

Film süresince olaylara 11 Eylül sonrası ortalama bir Fransız gözüyle bakıyoruz. Her Arap'ın potansiyel terörist olduğu zannıyla yaşıyoruz. Yeri geliyor üniversitede Profesör olan bir Arap'ın bile cinsiyetçi aşağılamalarla kadınlarla dalga geçtiğine şahit oluyoruz falan. Filmde sürekli Arapları düşmanca görme durumu mevzubahis. Girizgahta da belirttiğim üzere, buram buram Oryantalizm kokan bir yapım. Bunun sebebi -muhtemelen- filmin yönetmeni Philippe Haim (sağcı bir sinemacı çünkü). Elbette bu tarz her film kendi mesajını verme gayretindedir, lakin onca mesajı verirken ana karakterleri yeterince tanıtamıyor. Bu da filmi sıradan filmler çizgisinden ileri taşıyamıyor. Oysa çok daha güzel işlenebilirdi. Parallellik çok daha güzel kurgulanabilirdi demek mümkün.

Amerikan filmleri klişeleri bu filmde de mevcut ama tek bir farkla; Fransızlar motifleri kendilerine göre değiştirmişler. Örneğin; kendi istihbarat teşkilatlarındaki vatansever ajanlar vurgusu (bir fahişe bile yeri gelir vatanını pislik teröristlere karşı korur mesajı), Fransız bayrağının görkemlice çekildiği sahne, filmin sonunda Fransız Dış İstihbarat Teşkilatı'nın başarılarını anlatan cümle vs.

Bütün bunları yaparken Fransa'daki Müslümanların gönlünü de hoş tutma çabaları da var tabii ufaktan. "Hepiniz terörist değilsiniz aslında. Bakın bizim istihbarat teşkilatında namazında niyazında bir Arap da çalışıyor. Sisteme falsosu da yok. Dinini siyasi amellere alet etmiyor. Onu örnek alın" diyerek bir karakter de ortaya çıkarmışlar. Bu kişi görev esnasında mola veriyor, namazını kılıyor. Namazı bittikten sonra tekrar görevinin başına dönüyor. Arapça bildiği için çok kilit bir konumda mesela. Bakın, bu da Müslüman bir Arap ama nasıl da vatanını seven biri, diyorlar yani.

Vahina Giocante kendine has güzelliğiyle sıradan olan bu filmde bir nebze olsun ilgi çekici. Müthiş bir oyunculuk gerçekleştirdiği söylenemez ama ilerisi için not edip takip edilesi bir isim. Bunu da belirtelim.

Her film yazısının sonunda bu filmi izleyin ya da izlemeyin türünden cümleler olur, adettendir. Biz de yazalım. İçinde bol bol Oryantalist göndermeler olan vasat bir Fransız aksiyon filmini izlemek sizin için zaman kaybı değilse, Secret Defense'i izleyin derim.



Kendini gerçekleştiren kehanetlere bayılırım. Olmaması gereken ama bağıra bağıra gelen kadere yani. – Çok egoistçe olacak ama kendimin başıma gelmemesi şartıyla tabiki. – 2009 Cannes Film festivalinde de en iyi kadın oyuncu ödülünü almış olan Lars Von Trier’in son filmi Antichrist’in (Hristiyan jargonuna göre Deccal ) konusu da, tam da buydu işte. Lars Von Trier’in filmini ünlü Rus yönetmen Tarkovsky'e adamış olması, filmi izlemek ve izledikten sonra hakkında yazı yazmak için gerekli sebebi oluşturuyordu. Bu filmi yorumlamak için öncelikle filmin iskeletini oluşturan açılış sahnesini – ki hayatımda izlediğim en etkileyici, en kült açılış sahnesiydi – anlatmak gerekir.

***
Açılış sahnesi;

Film; doktora yapmakta olan kadın ile psikolog olan kocasının ateşli sevişme sahneleri ile başlıyor. Arkadan gelen klasik müzik sesi ile pencereden görünen yağan kar silüeti ise sahneye adeta boyut değiştirtiyor. Sevişme – bu yönetmene göre ilk günahı temsil ediyor – devam ederken, arka odadaki beşikte oyuncak ayısıyla oynamakta olan çiftin küçük oğulları Nick bir şekilde beşikten iner. İçeride odadaki anne ve babasının yemekte olduğu naneye kapı arasından bir kaç saniye bakar. – ki bu bakış, seyircinin kalbine atılan ilk nifak tohumudur. Burada izleyicinin zihnine acaba çift, çocuklarını gördü mü? Gibi birçok soru takılıyor. – Daha sonra çocuk bir sandalye alıp pencereye çıkar. Pencerenin yanında olan 3 tane bibloyu ( küçük heykelcik ) devirir. – Filmin devamında bu 3 biblonunda farklı bir anlama geldiğini anlıyoruz. – Pencereyi açıp aşağıya atlar ve hayatını kaybeder.

***

Bu müthiş ve bir o kadar etkileyici açılış sahnesinden sonra ağır ağır ilerleyen, insanın damarlarından içine akıp giden etkileyici bir film izleyiciyi bekliyor. Çocuğunun trajik ölümünden sonra depresona giren bir kadın – Tam bir majör depresyon hali yani. Hayatımda gördüğüm en iyi depresif rolünü oynayan kadın oyuncu aldığı ödülünü haketmiş olduğu daha cenaze töreninde belli oluyor. – ile onu tedavi etmeye çalışan kocasının garip hikayelerini anlatan bu filmde yönetmen kadın ve erkek üzerinden sözde akıl ile sözde ahlakı sorguluyor.

Film sonunda ise aslında kadının sevişme anında çocuğu pencere kenarında gördüğünü ve fakat olayın hazzından kopmayıp çocuğa müdahale edemediğini anlıyoruz. – Yazının başında bahsettiğim kendini gerçekleştiren kehanet bu. İzleyicinin olmamasını istediği halde filmin başından beri beyninin en uç, en gizli, en mahrem yerinde olan şeyin gerçekleşmesi. Kehanetin hakikatle buluşması yani. –

***

Türkiye’de konuşulacağını sanmadığın bu film – konuşulsa dahi pornografik sahneleri ile konuşulur - kim hangi argümanlarla eleştirirse eleştirsin, sinema tarihindeki yerini çoktan aldı. Açılış sahnesiyle, sinematografisiyle, diliyle, tekniğiyle ve senaryosuyla; Çocuğun ölümüne yâda intiharına – O yaşta bir çocuk intihar eder mi. O da aslında filmdeki gizli sırlardan – kadar olan bölüme açılış sahnesi dersek, önce bu sahneyi yorumlayarak başlayalım ise; Şimdi efendim, bu tip filmler aslında zihin altından başka bir film daha anlatırlar.Bu tip filmler diyorum çünkü yönetmen Lars Von Trier’in, filmi ünlü Rus yönetmen Tarkovski’ye adadığını filmin sonunda akan jenerikten anlıyoruz. Tarkovsky’e adanan bir filmde görünenin arkasından – zahirden – bir şey anlatmaması mümkün mü? Tabiki hayır. Başlangıç sahnesinde, görünüründe anlatılan; sevişmeleri esnasında yaptıklağı ihmalin, çocuklarının ölümü sonuçlanan bir çiftin yaşadıkları, yani tam bir trajedi.

Başlangıç sahnesinin zahirinde anlatılan ise; Hz Âdem ile Hz Havva’nın şeytanın kandırmalarına uyup yasak meyvayı yiyip, cennetten dünyaya kovulmalarıdır. Buradaki baba Hz Âdem’i, anne Hz Havva’yı, çocuğun pencereden yere düşmesi cenneten dünyaya düşen bizi, anne ile babanın çocuklarının ölümü sırasında sevişmeleri ise Hz Âdem’le ile Hz Havva’nın cennetten kovulmasına neden olan yasak meyva yemesini temsil etmektedir. İşte Tarkovsky filmlerinin neredeyse tümünde olan simgelerle anlatılan yani zihin altında çevrilen ikinci filmi ve bu filmi çözme mutluluğu, bu olsa gerek. Siz zahirde analatılanı böyle mi anladınız bilemem ama bence anlatılmak istenen tam da buydu.

***

Filmin en temel önermesi ise; Şeytan – filme göre doğa – ile Tanrının savaşının kadının cinselliği üzerinden işlenmesinden başka bir şey değil elbette. Bu önermeyi filmdeki dialogların birinde geçen “Doğa şeytanın mabedi, Kadın ise şeytanın bedenidir” aforizmasıyla da anlayabiliyoruz. Filmin tek eksi tarafı, erotizmi dahi aşan pornografi sahneleri. Bu sahneler biraz daha yumuşatılıp – tamamen kaldırılsın demiyorum – film daha geniş kitlelere açılabilirdi. Tam bir anti feminist, hatta neredeyse kadın düşmanı olan ve bunu da filminin alt metninde geyet iyi aşılayan – insanoğlunun cennetten kovulma sebebini kadına yüklenmesi – yönetmen Lars Von Trier, bu aşılama için kadının cinselliğini kullanması hiç de şaşırtıcı olmadı aslında.

***

Filmin yönetmeni Lars Von Trier ile filmini adadığı dahi yönetmen Tarkovsky arasındaki farklara gelince; Tarkosvsky; Sessizdir. Tanrıyla bir kavga içerisindedir. Ve fakat tüm sanatçılar gibi bir derdi vardır. Bu dertten kaynaklanan acısının ise izleyen tarafından farkedilmisini ister. Lars Von Trier; Gayet gürültülüdür. Tanrı ile kavgayı bırakmış gibidir. Çünkü sorumluyu kafasında bulmuştur. Rahatlamıştır artık. Kavgadan geriye bünyede kalan sinirli, asabi hal kendinde mevcuttur. Tarkovsky’nin aksine seyirciye acısını göstermeyi ve hatta yaşatmayı sever. – Filminden sonra bir kaç gün etkisinde kalıp yazı yazmayı hissetmemde bundan olsa gerek.


KONUK YAZAR: Mustafa Ülgen

http://mustafaulgen.blogspot.com/



Bir yapımın hayatı beyazperdeye yansıdığı süreden daha fazlasına tekabül eder.Sinema perdesinde varlığını sonlandıran yapım düşünce ve duygularımızda serüvenine devam eder.Hissiyat mevzusu bu noktada mühimdir zira duygu ve düşüncelerimize hitap edebilmiş her film diğer filmlere göre farklı konumlandırılır.Bu yapımlarda barındırılan semboller,anlatım teknikleri her sahne üzerine konuşabilmemizi ve farklı kapıları açmamıza vesile olur.Bağlandıkça filmlere onları anlayabilmek ve yönetmen gibi düşünebilmek adına kişisel çözümlemeler yaparız.Film kritikleri insanlara yapımlarla ilgili çeşitli gerekli-gereksiz bir çok bilgi verebilir.Fakat yönetmenler üzerinden film çözümlemeleri yapabilmek farklı bir uğraş ve emek gerektirir.Bu çözümlemeler yapımlardan önce yönetmenleri anlayabilmekten geçer.

Dış ülkelerde sinema üzerine yapılan edebi eserlerde sıklıkla gördüğümüz yönetmen ve film çözümlemeleri mevzusuna Küre Yayınları Türk Sinemasının son dönemde en önemli yönetmenlerini mercek altına alarak ortak oluyor.2010 Ocak ayında başladıkları "Yönetmen Sineması" serisine Semih Kaplanoğlu ve Ahmet Uluçay isimlerine odaklanarak devam ediyorlar.Sinema adına daha fazla esere ulaşmak için öncelikle açılan kapıları aralamak lazım.Bunun için de binbir uğraşla çıkarılan eserlere gereken ilgiyi göstermeliyiz.Seride varolan kitaplarla ilgili arka kapak yazıları aşağıdadır.


Derviş Zaim


1990’lardaki Yeni Türk Sinemasının önemli isimlerinden Derviş Zaim’in filmografisi, fantastik olanla gerçekçiliğin, yoksunlukla sınıfsal farklılığın, tarihsel olanla bugünün, geleneksel sanatla sinema dilinin, estetikle estetik olmayanın gerilimine ve bağlantısına dayanan görsel bir bütün sunar. Benzerlerine göre kendini biraz daha üstü kapalı bir şekilde temsil eden yönetmen, ikinci filminden itibaren dış dünyanın entrika ve “insan insanın kurdudur” anlayışından doğan kıyasıya mücadeleci gerçeğini benimser. Öte yandan üslûba dair farklı bir yönsemeye de girer ve ebru, minyatür, hat gibi sanatlarımızla sinema dili arasında organik bir bağ kurma çabalarına girişir. Bu çabalar, bize dair bir sinema dilinin kurucu çalışmaları manasında hakikaten önemlidir.
Derviş Zaim’le söyleşi:
“Yapmaya çalıştığım sinemada değer üretm
e çabası var


Nuri Bilge Ceylan

Türk sinemasında 1990’larda başlayan dönüşümle beraber ortaya çıkan yeni kuşak yönetmenlerden biri de Nuri Bilge Ceylan’dır. Asıl olarak fotoğraf sanatı birikiminden gelen Ceylan, özellikle siyah-beyaz fotoğraf estetiğini içselleştirerek geliştirmiş,sinemasında da bu estetiği oldukça fazla kullanmıştır. Görüntülerin bir kısmında fotografik değer sinemasal olana üstün dahi gelir. Bir estetik kaygının sonucudur bu; kimi zaman renklerle bile oynanır ve duygu dünyasının titreşimleri imgenin tabiatını da belirler. Tematik olarak ise, üçlemede (Kasaba, Mayıs Sıkıntısı, Uzak) mevcut izlenimci ve durumcu bakış, sonrasında bir müdahaleyle varoluşsal olanın bıçak sırtına dönüşür ve bir yerde bir muamma olan insan doğasının peşine düşer.


Zeki Demirkubuz


Yeni nesil Türk sinemacılarından Zeki Demirkubuz’un sinematografisi, kesif bir acı, hınç, mağlubiyet, daha az kesiflikte de kayıtsızlık, nihilizm ve arabesk-kitsch karışımı bir görünüm sunar. Yılmaz Güney-sonrası bir çizginin şekillendirdiği bu hissiyat, yönetmeni adeta pasif hırçın bir psikolojinin içine sürükler, felsefi manada kötü’nün dünyasının tasviri ve temsili adına gerçek hayatta bir varoluş oluşturmanın bununla yüzleşmeden geçtiğinin altını çizer.
Sinemada varoluşçuluğu öne alarak ama buna Dostoyevskiyen-Marksist bir renk vermeyi deneyerek dramatize etme
ye girişen yönetmen, kişi ve toplum diyalektiği veya uyuşumunda insanın başına gelen adeta değişmez kader gibi olayların toplumu şekillendirdiğini ve her katmanda sömürü etiğinin cari olduğunu savunur.

Zeki Demirkubuz’la söyleşi:
“Dostoyevski olmasaydı, edebiyat olmasaydı sinemacı olmazdım”



Semih Kaplanoğlu

Yeni Türk sineması’nın önde gelen isimlerinden Semih Kaplanoğlu, ilk filminden itibaren yuva ve aile arayışını anlattı. Yusuf Üçlemesi’yle ilk iki filmin karanlık havasından kurtulup daha şiirsel ve minimal bir sinemaya yönelen Kaplanoğlu, üçlemeyle sadece yeni Türk sinemasında önemli bir yer kazanmadı; bu topraklara özgü estetik bir dilin sinemaya nasıl yansıtılması gerektiğine dair ipuçlarını da gösterdi.

Kitaptaki yazılar, Kaplanoğlu’nun işlediği izlekler üzerinden farklı okumalar sunuyor.Felsefeden psikanalize, sosyolojiden estetiğe kadar çeşitli disiplinlerden hareketle Kaplanoğlu’
nun sinema serüvenini ele alan yazılar, yönetmenin sinemasına giriş niteliğini taşıdığı gibi söz konusu giriş için farklı bakış açıları sunmayı amaçlıyor.



Ahmet Uluçay

Ahmet Uluçay, kısıtlı imkânlarla “nasıl film çekerim” sorusuna cevap ararken sinemayı yeniden keşfetti. Yönetmenin bu gayreti sadece mevcut sinemanın tekrarı anlamına gelmiyordu. Tam tersine, yaşadığı toprakların masal ve efsane diliyle sinemayı yeniden kuran yönetmen, bir filmin nasıl bir dile sahip olması gerektiğine dair teorik meselelere de sahici ve somut açıklamalar getirdi.

Kitap, Uluçay’ın tek uzun metrajlı filmiyle birlikte kısa filmlerini de farklı perspektiflerden değerlendiren yazılardan oluşuyor. Aynı zamanda, sanatın metaforik dilini kullanarak, estetik olandan hiç taviz vermeden, imkânsızlıklar içinde film çekmeye çalışan yönetmenin sinemanın çeperini nasıl genişlettiğini gösteriyor. "Yerli sinema" kavramının da irdelendiği kitapta, Uluçay’la ilgili kişisel tanıklıklar da yer buluyor.


Virgin Suicides'ı izlerken bir hüzün kaplamalı insanın içini. Filmi izleyen veya kitabı okuyan varsa aynı hüzünle ve acıyla dayanır kapıya muhakkak. Halbuki bizi içine alan bir konusu da yoktur: çok ilgili değilseniz ne 70’lerdeki liberal akım, ne katolik ailelerinin katılığı ne de yine o dönemin gençlerinin düşünceleri ile ilgilenirsiniz. Önce 70’lerde ne vardı diye sorgularız, belki birkaç küçük beyin fırtınasıyla uzaktan ilgilenmeye başlarız. Bir bakıma başta burun kıvırdığımız ve ya “banane”lediğimiz o zamanlar ironinin ailelere nasıl yansıdığının bir aynasıdır. Konu ilginçleşir elbette. Amerikan Rüyası’nın yaşanacağı, o özgürlük dolu ülkenin muntazaman nasıl katı ailelere ve din baskısının nüfuz ettiğini görürsünüz. Etraf yeşilliktir, çiçekler açmıştır ama içerde istavroz dolu günahlar işlenmektedir.

Bu kısmından sonra bol bol “bozucu” olacak.

Virgin Suicides tam tarih vermese de ortalama bu döneme işaret eder. 5 kız kardeşinin ölümünün ardındaki sır perdesini kaldırmak istenir ve burjuva aileleri de içine alan geniş bir alana yayılır sorun. İçine televiyon haberlerini de alarak “intahar yılı” ilan edilir ve Lizbon ailesi sürekli olarak rahatsız edilir. Muhtemel gerçekliği bu olayda, 13-14-15-16-17 yaşlarındaki Lizbon kızlarından 13 olanının ölümüyle başlar. O ölmeden önceki teşebbüsünün dikkat çekme olduğuna karar verildiğinde yeniden ölümün eşiğinde bulur kendini. Elinde Meryem Ana’nın kartı bu ölümde büyük bir rol oynar aslında. Doktorun neden kendini öldürmek istedin dediğinde, 13’ün “Doktor, siz hiç 13 yaşında bir kız olmamışsınız” sözü ile düşündürür film.

Karaağaçların sararan yapraklarının ardından kesilme kararı hızla yayılır banliyö evlerinin bahçelerinde. Kırmızı kağıtlar üzerine kesilme emri vardır ve sırayla kesilmektedir. Aslında sararan kızların güzelliği ve iç dünyalarının kararmasıdır belki de. Hikaye karşı evde oturan bir grup erkek çoğu tarafından sürdürülür. Onların dünyalarına, renklerine, düşüncelerine girmek isteyen ve onları anlamak isteyen ergenlik çağında dört erkek çocuğu. Aslında birinin konuşmaları ile onları algılamaya çalışırız fakat, Lizbon kızları hep karışık, hep güzel ama gariptir.

Gittikleri lisede dikkat çektikleri ve flört ettikleri zaman ise önce aile gözetimi, sonra da bir başı boşluklukla ilk deneyimler yaşanır. Belki dudakların teması ile bütünleşen vücutlar, belki daha da korkunç bir genç kızdaki karadelik belirir filmde. Solan kızların, özellikle 17 yaşında Kristen Dunst tarafından icra edilen o genç kız hep gözünüze sokulur yönetmen tarafından. Garip tutumları, masum ve ya vahşilik arasında gidip gelen bakışları ile.

Ardından gelen korkunç ayrılık ve aile baskısı kızları yaşamdan tek tek koparır. Baba figürünün gittikçe zayıfladığını ve akli dengesizlikler yaşarken, anne figürü sertleştikçe ddaha da zorba tutumlara götürür. Psikolojikman çöküntünün toplu olarak yaşandığı evde tek yaşam belirtisini belki çiçekler verir. Plaklar yakılır, dışarı yasaklanır ve kızlar artık okul yüzü göremez.
Ardından gelen toplu inteharları ise ardında bırakan insanların sürekli olarak konuşmasına, anlam karmaşasına ve elitist yaklaşımlarında son bulur. Kızlar ölür, aile taşınır, ardında kalanlarda derin pişmanlıklar bırakır ve gerisi… tabii ki unutur.
-
Sofia Coppola, meşhur Lost in Translation filminden tanıdığımız ve şaşkınlığa yenik düştüysem de bir dönem Spike Jones ile evli yönetmen. Lost in Translation kadar ses getirmediyse de Virgin Suicides bir grup insan için oldukça başarılı ve en yakın gözlemleri yansıttığı düşünülürken, filmin durağanlığı ve sıkıcılığından yakınan bir grup insan tarafından da çevirili. Hani derler ya, ya çok seversiniz ya da nefret edersiniz: bu o air melankoliyi içinize çekmeden izlenecek türden bir film olamaz sanırım.

Film, öte yandan başarılı soundtrackleri ile de tanınıyor, ki bu başarı muazzam Fransız grup Air’a aittir. Belki hatırlanır ki, Sofia Coppola Air’ın Playground Love videosunun yönetmenidir de. Dikkat çekici olması, sahnelerdeki melodileri ile hatırlanacaktır izleyiciler için.

Son olarak aslında The Virgin Suicides, Jeffrey Eugenides isimli Amerikalı bir adamın romanıdır ki, romandan bazı diyaloglar zaten bire bire alınsa da değiştirildiği düşünülen pek çok sahne de mevcuttur. Bize ağır veya anlaşılmaz gelen tarih bilgisi veya nedenselliğini de öne çıkarabileceğini düşündüğüm bu kitabın Solmaz Kamuran çevirisi ve Bakir İntiharlar ismi ile de ülkemizde de mevcut.



Dünyanın en önemli bağımsız filmler festivallerinden biri olan Sundance Film Festivali’ni düzenleyen kurum Sundance Institute ile !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali, 2011 yılında önemli bir işbirliğine imza atıyor.

ABD Başkanı Barack Obama’nın inisiyatifinde başlatılan ve dünya çapında kültürler arası diyaloğun geliştirilmesini hedefleyen Film Forward adlı programda ortak olmak üzere seçilen 10 şehirden biri İstanbul, işbirliği yapılacak festival ise !f İstanbul oldu.

Program kapsamında Sundance tarafından dünyanın farklı ülkelerinden 10 tane film seçildi. Bu filmler hem bu 10 şehirde gösterilecek, hem de yönetmenleri ve Sundance Film Festivali ekibi o sehirlerde tartışma ve söyleşilere katılacak. Program, 2010 yılının Aralık ayında New York’ta başlayacak ve 2011 yılının Eylül ayında Washington D.C.’de yapılacak toplu film gösterimi ile son bulacak.

ABD’deki gösterimlerden sonra programın ilk uluslararası ayağı Amerikan Büyükelçiliği’nin desteği ve işbirliğiyle, 17-27 Şubat tarihlerinde İstanbul’da, 10. !f Istanbul festivali sırasında gerçekleştirilecek.

1981 yılında Robert Redford tarafından kurulan Sundance Institute ile 2011 yılında 10. yaşını kutlayacak olan Türkiye’nin tek bağımsız filmler festivali !f İstanbul, bu işbirliği sayesinde Türkiye’li sinema tutkunları ile bağımsız hikaye tekniklerini farklı bakış açıları ile destekleyen önemli yönetmenleri bir araya getirerek sinema üzerinden kültürel bir köprü kurmayı umuyor.




Sinema dalında böylesine önemli ödülleri geride bıraktıkça zamanın geçiş hızı daha bir belirginleşiyor ve blog arşivine baktığımda geçen sene yaptığımız mini yarışmanın üzerinden çok geçmemiş gibi geliyor.Altın Küre ödüllerinde yarışacak adaylar da geçtiğimiz gün açıklandı.Açıkcası kendi adıma Hollywood sinemasına uzak kaldığım bir yıl oldu.Festivallere katılan ve büyük prodüksiyonlu yapımlar dışında Hollywood işi filmler izlemedim desem doğru olur.Bu nedenle ödül için seçilen adaylar hakkında fazla bilgiye sahip değilim.

Drama dalındaki filmlere göz atacak olursak,malum Inception ve The Social Network geride bırakacağımız yılın en fazla beklenen yapımlarıydı.Inception izlenilirliği yüksek olsa da bir yerden sonra baydığını düşündüğüm sonuyla da klişe olarak nitelendirilebilicek bir yapımdı.The Social Network ise Facebook'un isminin geçtiği her yerde bir heyecan dalgası yaratıldığı için daha fazla kişiye hitap ediyordu.Aslında ortaya çıkan sonuç ortalama seyirlik bir film idi.Lakin artık sinema dilinde klişe sayılabilicek üzere filmin yönetmenliğine David Fincher'ı getiriyorsanız insanlarda özel bir beklentiye yol açarsınız.Beklentilerin yüksek olması yapım açısından ters tepti.Diğer yandan bir başka deha Darren Aronofsky'nin Black Swan filmini henüz izleyemedim ve The King's Speech ise festivallerden aldığı olumlu not ve ödüllerle adından fazlasıyla söz ettirdi.Ödüllere de zaten The King's Speech 7 adaylıkla damga vurmuş durumda.Beklentilerin aksine süpriz çıkacağını ve Inception'ın ödül alamıyacağını düşünüyorum.


Sinema ve diziler söz konusu olduğunda sahip olduğum bilgiler genel anlamda drama dalında olduğu için Komedi ve Müzikal dalında yarışacak adaylarla ilgili fazla bilgi veremiyeceğim.Tv serilerinde yarışacak olan adaylara baktığımızda belirli adayların gene ödülü almaya yakın olduklarını görüyoruz.Mad Men geçtiğimiz senelerde drama dalında ödülleri kimseye bırakmamıştı.Bazı sinemaseverler yapımların üstüste kazandığı ödüllere aşırı tepki veriyor.Örneğin Mad Men sevildiği kadar nefret edilen bir yapımdır.Lakin bu onun efsane bir dizi olduğu gerçeğini değiştirmeyecektir.Ben Mad Men'in aldığı ödülleri sonuna kadar hakettiğini düşünenlerdenim zira Psikolojik Drama yapmak kurgunun çeşitli oyunlar oynadığı yapımlardan çok daha zordur.Mad Men yer yer sıkıcıdır ve izleyiciyi bunlatır lakin Draper'ın ruh halini anlayabilmek için bunun olağan olduğunu düşünüyorum o nedenle günümüz dizileri içinde Mad Men farklı bir yere sahiptir.İyi kurgulanmış diziler her zaman çıkar lakin Mad Men,Sopranos gibi diziler daha nadir ve daha değerlidir.Diğer adaylar arasında The Walking Dead ile Boardwalk Empire Mad Men'in saltanatını kırmaya en yakın adaylar olarak göze çarpıyor.Drama dalı ile ilgili tek temennim Steve Buscemi'nin En İyi Performans ödülünü almasıdır.

Belli başlı adaylıkların listesi hemen aşağıda.Eğer daha fazla bilgi almak isterseniz sizi Golden Globe'un resmi sitesine alalım.

Best Picture / Dram Dalında En İyi Film (Drama)
Black Swan
The Fighter
Inception
The King's Speech
The Social Network

Best Picture / Müzikalyada Komedi Dalında En İyi Film (Musical or Comedy)
Alice in Wonderland
Burlesque
The Kids Are All Right
Red
The Tourist

Best Director / En İyi Yönetmen
Darren Aronofsky (Black Swan)
David Fincher (The Social Network)
Tom Hooper (The King's Speech)
Christopher Nolan (Inception)
David O. Russell (The Fighter)

Best Screenplay / En İyi Senaryo
Danny Boyle, Simon Beaufoy (127 Hours)
Lisa Cholodenko, Stuart Blumberg (The Kids Are All Right)
Christopher Nolan (Inception)
David Seidler (The King's Speech)
Aaron Sorkin (The Social Network)

Best Animated Film / En İyi Animasyon
Despicable Me
How to Train Your Dragon
The Illusionist
Tangled
Toy Story 3

Best Foreign Film / En İyi Yabancı Film
Biutiful (Spain)
The Concert (France)
The Edge (Russia)
I Am Love (Italy)
In a Better World (Denmark)

Best TV Series, Drama / Drama Dalında En İyi TV Dizisi
Boardwalk Empire
Dexter
The Good Wife
Mad Men
The Walking Dead

Best TV Series, Comedy / Komedi Dalında En İyi TV Dizisi
30 Rock
The Big Bang Theory
The Big C
Glee
Modern Family
Nurse Jackie

Best Mini-Series or TV Movie / En İyi Mini-Dizi veya TV Filmi
Carlos
The Pacific
Pillars of the Earth
Temple Grandin
You Don't Know Jack

The Sopranos’un MadMen’den sonra ikinci çocuğu da doğdu; Boardwalk Empire.




Son yıllarda Amerikan dizi piyasasında zirvede tek başına oturan MadMen’ e bu sene rakip geliyor gibi. “gibi” diyorum, çünkü ilk sezonu henüz yeni tamamlandı, ama çekilen 12 bölümü göz önünde bulundurursak bu gerçekleşecek gibi.

Fazla geç olmadan siz de izlemeye başlayın derim ben.

"Herkes 1 dakikalığına da olsa bir gün yönetmen olacak"

'60 saniyelik' film çekecek yeni yönetmenler aranıyor!

Dünyanın en çok satan İrlanda Viskisi Jameson’ın Empire ortaklığıyla gerçekleştirdiği “60 Saniye Yarışması”, 2011 versiyonu ile geri dönüyor... Hem de ne geri dönüş!

Geçen sene kazanan '60 saniyelik' filmler 'Amelie' ve 'Matriks'in yaratıcıları Londra'da gerçekleşen Jameson Empire Awards Ödül Töreni'ne katılıp, dünyaca ünlü yönetmenlerle aynı masada oturdu. Bu sene de sıra sende!

Dünyaca ünlü yönetmenlerle Londra’da buluşma şansını yakalamak için tek yapman gereken, bilinen bir film seçip, bu filmi 60 saniyede yeniden çekmek. Espri yeteneğine, yaratıcılığına, oyuncularına ve senaryona güveniyorsan, bu senenin başyapıtı neden seninki olmasın?

Detayları www.hayatafarklibakanlar.com adresinde yazan yarışmaya katıl, 'paranın satın alamayacağı' ödülü kucaklamaya hazırlan.

25 Mart'ta Londra'da gerçekleşecek olan Jameson Empire Awards'ta filmle yer alma şansını yakalamak için izlenecek yol işte bu kadar basit:

- Dünyaca ünlü sevdiğin bir filmi seç.

- Filmi 60 saniyeye sığacak şekilde yeniden uyarla.

- Filmde oynayacak arkadaşlarının rızasını al.

- Filmini istediğin formatta çek.

- İstersen bilgisayar efektleriyle işi zenginleştir.

- Filmini yaparken 30 saniyeden uzun hiç bir telif haklı müzik kullanma.

- Bütün işler bittikten sonra başına 60 Saniye logosunu ekle.

- Filmi ingilizce hazırlamadıysan uygun bir altyazı yerleştir.

- www.hayatafarklibakanlar.com adresindeki başvuru formunu doldur ve filmini yükle!


Son Başvuru Tarihi: 14 Şubat 2011

Şimdi siz şu fotoğraflara bakıp da sanmayın ki ifistanbul ekibi paso eğleniyor, hasretimize son vermiyor. Ama bu giriş cümlemi okuyup da yine sanmayın ki bu adamlar hiç eğlenmiyor. ve bir de..



Siz seçin, hep birlikte izleyelim

!f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali'nin ilk gösteriminden bu yana 10 yıl geçti. Bu vesile ile Retrospekt!f adlı bölümümüzde, önceki yıllarda gösterdiğimiz ve kalbimizde yer eden 41 film arasından sizlerin oyları ile belirlenecek 5 filmi hep birlikte izleyeceğiz. Böylece Türkiye'de ilk defa bir film festivali izleyenlerinin seçtikleri filmleri gösterecek. Anketin son günü 3 Aralık 2010 Cuma, yani bugün. Sevdiğiniz filmleri bir kere daha izlemek için buradan oylamaya mutlaka katılın!
Ne kadar gerçek o kadar kurgu
Gerçek hayat hikayesi mi, drama mı? Belgesel mi, kurmaca mı? Bütün belgesellerde kurgu olduğu gibi bütün filmler çekildikleri zamanı yansıtan birer belgesel niteliğinde değil midir? Bizim zaten hiçbir zaman ısınamadığımız bu kategorik ayrımlar artık yavaş yavaş sinema dilinden de silinmeye başlıyor. İzlediklerimiz ne kadar otantik, ne kadar hileli artık bilmemize imkan yok ve aslında buna gerek de yok. Tam da böyle kafa karıştıracak filmlerden biri Casey Affleck'in yönettiği ve Joaquin Phoenix'in aktörlük kariyerini bırakıp rap yıldızı olmaya çalışmasını anlatan filmi I'm Still Here. Gerçek olan ve film icabı olayların birbirine girdiği filmlere ayrılan bu özel bölümü kaçırmayın!
!f2 : İstanbul'dan Canlı şehrinize gelebilir
Geçtiğimiz sene dünyada ilk defa gerçekleştirilen !f2 sayesinde Türkiye'den ve dünyadan 12 şanslı şehir festivalin en gözde 5 filmini İstanbul ile eşzamanlı izleme fırsatını yakalamıştı. Bu sene işi büyütüyor ve şehir sayısını arttırıyoruz. Adana ve Mardin de bu sene !f2 'ye katılıyor. Türkçe altyazı, yüksek ses ve görüntü kalitesi ile sizlere dijital olarak ulaştırılacak filmleri kendi şehrinizde görmek istiyorsanız bizimle iletişime geçin.
Keş!f Türkiyeli adayını bekliyor
Programımızı kapatmadık hala. En ilham veren filmin ödül aldığı uluslararası Keş!f yarışmamızın Türkiyeli adaylarını aramaya devam ediyoruz. Bu yıl ilk ya da ikinci uzun metrajınızı çektiyseniz, izlemeyi çok isteriz.

Henkel Art Award 2010 Ödülü’nü Polonyalı Maksymilian Cieslak kazandı.

Henkel Orta ve Doğu Avrupa'nın (Henkel CEE) dokuz yıldır aralıksız gerçekleştirdiği ve 7.000 euro ödüllü Henkel Art Award sanat yarışmasını bu yıl Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak kazandı. Avusturya Genç Sanatçı Ödülü'nü ise Susanna Flock alırken, Hırvatistanlı Sanatçı Nina Kurtela da CEE Genç Sanatçı Ödülü'ne layık görüldü. İki sanatçı, Stiftung Ludwig Viyana Modern Sanat Müzesi'nde takdim edilen bu prestijli ödülün yanı sıra, 2.000 euro’luk ikramiyenin de sahibi oldu.


Henkel CEE Başkanı Günter Thumser, Henkel'in bu yarışma ve ödülle Orta ve Doğu Avrupa bölgesinin Avrupa'ya entegrasyonu ve kültürel yakınlaşmanın gerçekleşmesine katkıda bulunmayı amaçladığını söylerken ve şunları ekledi: Bu ödül böylesine prestijli bir konuma geldiği için mutluyuz ve bundan da çok gurur duyuyoruz. Dokuz yıl önce yarışmamıza 180 çalışma ile katılım gerçekleşmişken bugün bu sayı 1.000 rakamının üzerine çıkmış durumda.


1.060 eser katıldı, ödülü Polonyalı sanatçı aldı...

Henkel Art Award uluslararası sanat yarışmasında bu yıl, rekor düzeyde bir katılım ile 1.060 birbirinden değerli eser genç sanatçılar tarafından jürinin değerlendirmesine sunuldu. Uzmanlardan oluşan jüri, finale kalan beş sanatçı arasından Tomaszow Lubelski doğumlu Polonyalı Sanatçı Maksymilian Cieslak'ı kazanan olarak duyurdu.

Ödülün ardından Viyana Modern Sanatlar Müzesi Müdürü ve Jüri Başkanı Karola Kraus genç sanatçıyı seçme nedenlerini şöyle açıkladı: Maksymilian Cieslak bu yılki Henkel Art Award’ı yeni nesil bir sunum ile kazandı. Dolayısıyla önümüzdeki yıl müzemizde sergilenecek olan Maksymilian Cieslak'ın çalışmalarından oluşan kişisel sergisini dört gözle bekliyorum.

Maksymilian Cieslak sanata sıra dışı bir yorum getiriyor.

Maksymilian Cieslak'ın sinematik çalışmalarında, yüksek düzeyde bir anlatı yoğunluğu ve orijinallik göze çarpıyor. Cieslak çalışmalarında, sessiz filmleri, YouTube üzerindeki estetik yönü olan amatör videolar gibi görüntü unsurlarını araç olarak kullanmayı tercih ediyor. Bu bağlamda sanatçı, filme tamamen dogmatik olmayan bir araç ve bazen de esprili bir biçimde yaklaşıyor.

Sanatçı, uzayda Yuri Gagarin'in uçuşu ya da Doors konseri gibi sinema ve medya tarihine ait efsaneleri oldukça sıra dışı bir sinema dili oluşturmada araç olarak kullanıyor.

Doctor Faustus or Cloud Nine gibi bazı çalışmaları, sanat sahnesinin son derece öfkeli bir hiciv örneği olarak biliniyor.

Henkel Art Award Teşvik Ödülleri de sahiplerini buldu...

Henkel Art Award çerçevesinde genç ve en iyi çıkış yapan sanatçılara verilen ödülü Susanna Flock kazandı. Diğer yandan, KulturKontokt Avusturya'nın Artists-in-Residence programı dahilinde verilen Henkel Genç Sanatçı CEE Ödülü'ne Hırvat Sanatçı Nina Kurtela layık görüldü.

Henkel Art Award 2010'da birinci olan eserin yanı sıra tüm mansiyon ve diğer ödül kazanan sanatçılar ile adayların eserleri, 26-28 Kasım 2010 tarihleri arasında Viyana Modern Sanat Müzesi'nde sergilendi.


Travis Bickle: I got some bad ideas in my head.


Tabi Travis Bickle gibi kötü fikirler içerisinde değildim blog oluşturmaya başladığımda. işin doğrusu iyi fikirlerim de yoktu. Ne izlendiyse o film afişe edilecek ve üzerinde bir de filmden replikler konulacaktı. Kişisel sinema-günlüğü tadında boş zaman öldürgeci olarak kullanılacaktı. Replikleri filmin cast tanıtımları takip etti. Onları da film üzerine birkaç anektod ve peşisıra film üzerine kişisel görüşler, haddimiz olmayacak eleştiriler. Sonra bloga bir-iki izleyici takıldı, 5-10 kişilik samimi okuyuculardı. Cem , Spicoli , Lepermessiah , Her Boku Bilen Adam , fakeangel ...

Sonra "blogta ben de yazayım bir şeyler" diyen bir-iki kişi daha çıktı. O cümlenin altında " ben de çok sıkılıyorum, yar bana bi meşgale" anlamı olduğunu kendimden biliyordum. Kim yazmak istediyse blogun kapısı ona açıldı. Yazarların yanında yazılar ve dolayısıyla farklı görüşler fazlalaştı. Ardından da izleyicler. 10lar 100ler ve hatta 1000. Güzeldi, ama samimi gelemedi bir türlü. Okuyucusunu tanımayan birileri yaptı bu bizi. . . . .

Paragrafım devam ediyordu ama oluşan isyan sonucu kendimi fazlasıyla duygusal bulduğumdan sildim. Pek yaramıyor bize duygusal olmak. Düz insanız, çıkarılabilecek en düz anlamı çıkarırız. Burdan da çıkarılacak sonuç; blog 2 yaşına girdi. Ama çocuğununun büyüme evresine pek tanık olmayan baba misali 1 yaşına girdiğinde terk ettiğim blogu şimdi sanırım bu yaşında da terk ediyorum.

Okuyucuları ile, yorumları ile, yazarları ile nice senelere diyorum Sigara Yanıkları.


bir zamanlar 1 yaşındaydık.