
Siyah - beyaz görüntülerle başlıyor film. Başrollerimizden birinin -Roy- neden Los Angeles'taki o hastanede olduğunu gösteriyor bize. Roy dublörlük yapan ama son filminde köprüden atına atlarken düşen ve sakatlanan bir adam. Diğer başrolümüz ise portakal toplarken düşüp kolunu kıran tatlı mı tatlı Alexandria. Birgün, Roy'a göre manasızca, Alexandria'ya göre ingilizce yazılmış not, hemşire Evelyn'e gitmesi gerekirken , Roy'un kucağına düşer. Aleandria'nın notunu aramaya çıkmasıyla birlikte tanışmış olur bu ikili. Roy'un Alexandria'ya isminin nerden geldiği hakkında bir masal anlatmaya koyulmasıyla başlıyor aslında her şey. Bir sonraki buluşmalarında ise daha geniş bir masal anlatmaya başlıyor Roy, epik bir masal. Anlatmasının tek nedeni Alexandira'yı sevmesi değil sadece, onun ayaklarından yararlanmak istiyor ayrıca. Anlattığı masalla bu ikilinin hayatları iç içe geçmeye başlıor tabiki. Buz taşıyıcı, hintli adam, tek bacaklı adam... hepsi masalın birer kahramanı oluyor. Bu ikilinin sevdikleri iyi adam, sevmedikleri/ korktukları kötü adam oluyor. Anlatıcı Roy olunca onun ruh haline göre seyri değişiyor masalın ama Alexanria her şeyi yapıyor (mutlu sonla) bitmesi için masalın, gerekirse yalan söylüyor, gerekirse hırsızlık yapıyor ve amacına ulaşıyor.

Biraz klişe olacak ama tam anlamıyla bir görsel şölen sunmuş bize Tarsem. Mükemmeliyetçilik bu olsa gerek. Çekim yapılan mekanları bize sunma tarzı, geçiş sahneleri büyük bir yaratıcılık eseri. Her bir saniyesi fotoğraf niteliğinde. Görselliğe sırtını dayayıp, diğer şeyleri unutmamış yönetmen. Senaryo, müzikler... her şeyiyle tam bir film olmuş. İki ayrı dünya anlatmaya başlayıp yavaş yavaş bu ikisini bir yapmak zor ve tehlikeli bir iş ama doğru yapılıncada tadından yenmiyor örnekte görüldüğü gibi. Her şeyin bu kadar kusursuz olduğu bir dünyada oyuncularda hiç sorun çıkarmamaış Tarsem'e. Lee Pace (Roy) ve özellikle Catinca Untaru (Alexandria) inanılmaz doğal oynamışlar. Yarım yamalak ingilizcesi, aksanı, tombiş yanakları ve o güzelim gülüşünün onu sevmemize yeteceği aşikar ama duruşuyla, bakışıyla kısacası her şeyiyle onu oyuncu olarakta sevmemek elde değil. Zaten güzel olan filmi bambaşka bir seviyeye çıkarmış. Lee Pace'inde hakkını yememek lazım tabi, sonuçta karşısındaki küçüçük bir kız ve onu bu kadar rahat ettirmese onunda bu kadar başarılı olacağını sanmıyorum. Kameralar yokmuş gibi sohbet ettikleri sahneler, filmin unutulmazları arasına girdi bence. Filmler vardır canın sıkıldıkça açar izlersin, birisi film önermeni istediğinde ilk olarak onları söylersin ve birisi o filmi beğenince, dünyalar senin olur, işte 'The Fall' benim için o filmlerden birisi.

KONUK YAZAR: ÖzbeÖz
http://ozbeoz.blogspot.com/
# Diğer Konuk Yazarlar #




























