The Imaginarium of Doctor Parnassus, ölümsüz olan Dr Parnassus'un hikâyesini ve onun kumpanyasını anlatıyor. Şehir şehir dolaşıp, halkın içinden gönüllüler seçiyor ve bu kişileri bir ayna yardımıyla kendi hayal dünyalarına sokuyor. Bu sırada o kişi kendi hayal dünyasını yaşıyor. Ama bizim doktorun ufak ve karanlık bir sırrı var. Yıllar önce olan (filmden öğrenin) bir olayda çok ciddi bir iddiaya giriyor ve karşılığında ölümsüzlük alıyor. Kısacası aldığı bu ölümsüzlüğe karşılık; kızı 16 yaşına geldiği zaman, daha önce iddiaya girdiği Mr Nick the Devil kızının sahibi olacaktır. Yıllar geçtikten sonra kızının 16 yaşına gelmesine çok az bir zaman kalmıştır ama DR kızını vermemek için Mr Nick the Devil ile başka bir anlaşma yapmak zorunda kalır ve film işte tam burada başlar.


Kısaca bahsetmek gereği duyuyorum. Heath Ledger bu filmin neresine denk geliyor? Enter Tony; esrarengiz bir adam, bu kumpanyada çalışanlar tarafından köprüde asılı olarak bulunur. Daha sonraları kendisi de bu gruba dahil olur ve DR'a kızını tekrar kazanmasında yardımcı olmak ister. Ama bizim Tony'nin geçmişi biraz karışıktır. Zamanla mücadele başlar.

Terry Gilliam gayet güzel bir film ortaya çıkarmış. Farklı renklerin ahenginden yararlanarak, ortaya mantık çerçevesinde, hatırı sayılır bir hikâye koyarak ve bunu isimli oyuncularla birleştirerek gayet güzel bir eser yaratmış. Hazır filmden bahsetmişken devam etmek istiyorum. Filmdeki diyaloglar dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi. İnanılmaz akıcı diyaloglar halinde gidiyor film. Çok uzun konuşma sahneleri olmaması gereken bir film ve bu konuya gayet güzel çözüm bulmuşlar.

Film ufak oyunlarla anlatılmış. Direk anlatılmak isteneni yansıtmamaya çalışmışlar. İlk başlarda önce neyin ne olduğuna biraz açıklık getirmek istemişler. Tam burada şunu da eklemek istiyorum ki, filmi izlerken öyle bir havaya kapıldım ki; acaba Ledger ne zaman çıkacak diye beklerken filmin başlarında bazı yerleri kaçırdığımı fark ettim. Bu hava genel olarak bütün filme hakim zaten, ileride biraz daha geniş olarak değinmek istiyorum buna ama her Ledger gözüktüğünde alkış tutma isteği vardı sanki içimde. Filmden devam edecek olursak, gerçekte yaşanan bir film ama aynı zamanda fantastik bir dünya da yaratmışlar. Tamamı fantastik olmadığından dolayı film hiç sıkmıyor.120 dakikalık bir runtime içinde bir an olsun boşlukta kalmış havasını tatmıyorsunuz, sürekli filmin sonunu bekler bir havada ilerliyorsunuz. Yazarlar Terry Gilliam ve Charlers McKeown bu konuda takdiri fazlasıyla hak etmişler.


Filmde göze batan ya da insanı rahatsız eden birkaç unsur var. Ne yazık ki Ledger'ın bu filmi tamamlayamamış olması büyük bir eksik. Şuradan başlamak gerek, sakın posterde Depp,Law,Farrell gibi isimleri görüp, ah ne güzel bu isimlerde var mantalitesiyle yaklaşmayın.Görünme süreleri toplamda 20 dakikayı bile bulmuyor ne yazık ki.Burada yazmamda bir sakınca yok sanırsam, Ledger'ın sihirli ayna davasına girdiği anlar çekilememiş ve tabi ki filmin finali.Ayna içi sahneler sanal sahneler, ama gerçek sahnelere tekrar döndüğümüzde Ledger devam ediyor.Bir nevi aynaya girdiğinde Ledger'ın da farklı bir hayal dünyası var, ya da onun üstünde birkaç değişim olur mantığıyla farklı aktörlere yer vermişler ve mecburi bir kopukluk olmuş.Filmin yarısından sonra bu sahneler başlıyor ve her seferinde farklı bir oyuncuyu görmek ilginç geliyor insana.Çok belli olmuş Ledger'ın olmadığı.Hani, değişim hissiyatı oluşmadı bende, Ledger'ın olmadığı ve yokluğundan dolayı bu sahneleri başka oyuncuların çektiği biraz fazla belli olmuş, ama elde olan bir şey değil, çünkü normalde böyle sahnelerin çekilmesi akla-mantığa sığmayacağından bunu görmezden gelmek zorunda kalıyoruz.Bazı sahneleri Ledger'ın bitirmesi gerekiyormuş ve olmamış.Heralde en dramatik olan kısmıda sonu olurdu.Sonda film gerçekten kopuyor.

Genel havadan devam etmek gerekiyor. Film gerçekten Ledger'ın etkisi altında biraz fazla kalmış. Tarafsız olarak izlemeye gerçekten çok çalıştım. Çok farklı bir duyguydu benim adıma. Ama sürekli bir kıyaslama ve inceleme doğdu içimde. Önce mimiklerine dikkat ettim ve Joker rolüyle acaba neler farklıydı diye. Daha sonra Joker rolündeki meşhur dil hareketini zaman zaman (istemsiz) yaptığını fark ettim. Daha sonra mimiklerine, konuşma stiline dikkat etmek isterken filmin biraz kaçtığı havasına kapıldım, çok farklı bir duyguydu. Joker karakterinden sonra burada acaba neler yapacak diye bekliyor insan. Ledger konusu açılmışken filmde kendisinden çok fazla bir şey göremedim. Tabiî ki zaman ilerledikçe oyunculuğunun biraz daha geliştiğine şahit oluyorsunuz ama Joker karakteri öyle bir noktaya çıkardı ki beklentileri oynadığı her filmde oscar performansı bekler olduk yok öyle birşey.Brokeback Mountain ve Dark Knight filmlerinde farklı roller üstlenmişti.Birinde gay kovboy diğerinde joker karakterlerini canlandırmak için özel bir şeyler yapması gerekiyordu ama burada gayet yalın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ekstra bir şey yok ortada yani. Kısacası, bundan 2-3 önceki oynadığı karakterler bizde öyle bir hava bıraktı ki, acaba bu sefer neler yapacak merakıyla daldık filme ve bu hava ne yazık ki burada çok sıradan kalmış olmasına yol açtı, her ne kadar vasat bir performans olmasa bile.

Christopher Plummer’dan bahsetmek gerekiyor. Başlarda çok yorgun ve bitkin, sürekli alkolik bir karakteri canlandıracağını anladığımız Plummer gerçekten iyi iş çıkartmış. Bunların yanında birkaç tane flashback olarak izlediğimiz sahne de var filmde. DR'un gençliğini de gösteren sahneleri izleyerek Parnassus'un gençliğini de göstermiş oldular.

Verilmek istenen mesaj tarzında şeyler var. Aslında filmden sizin çıkarmanız beklenen noktalar da yok değil. Ben olsam şu şekilde özetlemek isterdim, bir baba var ve kızı üstüne geçmişte bir kumar oynamış ama hata yaptığının farkında. Kızını korumak istiyor. İyi ve kötü arasında sürekli gidip geliyor. İnsanlar seçimler yaparlar ve bu seçimleri doğrultusunda yaşarlar demeye geliyor. Filmin bazı kısımlarını gerçekten 2. kere izlenmeyi gerektiriyor %100 anlamını anlamak ve filmin devamını izleyebilmek için, biraz karışık sırada gidiyor. Eğer anlayabilirseniz ki bu benim adıma filmi bitirdikten sonra oldu, o zaman bu filmi seveceksiniz.

Söylenmesi gerekenler bu kadar. Depp,Law ve Farrell, Ledger'ın yarıda bırakmak zorunda kaldığı karakteri kendilerince yorumlayarak iyi bir işe imza atmışlar ve aldıkları parayı Ledger'ın geride kalanlarına vermeleri ise daha anlamlı bir hareket olmuş bence.Bunun dışında söylenmesi gereken her şeyi söyledik sanırım.Ledger'ı, Jokerden sonra yarım yamalak bile olsa bir kez daha izlemek güzeldi.Biraz hüzün, biraz buruk bir hava taşıyor film. Ledger öldükten sonra Gilliam'ın bu filmi asla toparlayamayacağını ve hatta elinde kalacağını söyleyen topluluk şunu izledikten sonra neler düşünür bilemiyorum ama ben beğendim. Not vermek istemiyorum, sinemada izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum; içinde birçok görsel efekt barındırıyor.

KONUK YAZAR: UnJusT/LuCiFeR
http://dvdmovieworld.blogspot.com/


Marcus:Okulda bir kız var.Ellie.Kız arkadaşım olmasını istiyorum galiba.Çok emin değilim.Sana sormayı düşünüyordum.Arkadaşın olan bir kızla,kız arkadaşın arasında ne fark vardır?

Will
:Hmm,bilmiyorum.Ona dokunmak istiyor musun?

Marcus
:Bu o kadar önemli mi?

Will
:Yani,seks diye birşey duymuşsundur.Çok önemli bir meseledir.

Marcus
:Biliyorum.Aptal değilim.Ama bence bundan fazlası olmalı.Yani onunla daha çok birlikte olmak istiyorum,sürekli onunla olmak istiyorum.Sana anneme söylemediğim şeyleri ona söylemek istiyorum.Başka bir erkek arkadaşı olsun istemiyorum.Bütün bunlar olsa ona dokunup dokunmamayı o kadar önemsemezdim.

Will
:Öğreniceksin Marcus.Sonsuza kadar böyle hissetmeyeceksin.


Nick Hornby
'nin aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış olan About A Boy'dan.


"Gelip geçici olanı ebedi gibi, bayağılığı büyüklük gibi gösteren ve aşk diye adlandırılan hileli oyuna kapılmaması gerektiğini biliyordu."

Milan Kundera - Yaşam Başka Yerde


Will bu hileli oyunun farkındaydı,Marcus'un ise öğrenmek ve tecrübe etmek adına önünde koca bir hayat vardı.

Dedikodular (!) gerçek oldu. Bob Dylan 31 Mayıs Pazartesi günü İstanbul'da konser veriyor.

24 Haziran 1989 daki konserinden tam 21 yıl sonra yeniden İstanbula geleceği söyleniyor. Söyleniyor dediğim de sadece bir twitter postuydu. Ama doğruymuş. Tarihi tutmasa da geleceği tuttu. 31 Mayıs günü Cemiz Topuzlu'da konser verecek.

Son konserlerindeki performanslara bakılırsa bir nevi kefen parası toplamaya geliyor da denebilir. Eski Bob Dylan videolarını izleyip de gaza gelmeyin, beklentiyi arttırıp hayal kırıklığına uğramayın derim. Ama ölüsü de yeter, gidilir... Gidiniz...


Habere biraz da sinema katalım. Konserden önce yapılması gerekenler


Hadi iyi seyirler film ve konser için




Travis :

Yaklaşık 170 gün olmuş, bazı düşüncelerimle burayı işgal etmeyeli. Sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay'ın vefatından dolayı yazdığım dışında, son yazımı 24 Eylül' de yazmışım. Bazı nedenlerden ötürü ara vereceğimi blog yazarlarına söylemiştim ama okuyuculara pek bir şey deme fırsatım olmamıştı, bunun için özür herkesten. "Bu süre zarfında anlatacağın çok şey birikmiştir" gibisinden bir darlama ile gelmeyin kapıma, sanırım hiçbir şey yok. En azından sinema adına bir şey yok. Arda kalan Ahmet Ulucay üzüntüsü ve Avatar filmi izlenimleri var sanırım sadece.

James Cameron :

Taa 11 aralık 2008 de yazmışım Avatar filmini merakla beklediğimi. James Cameron'un yine bir şeyler deneyeceğini, sinemaya yine farklı bir şeyler katacağını duyduğumda heyecanlanmıştım. Günler geçmekte, filmin dedikoduları artmaktaydı. Efektin denenmemişine uzanacak, bilgisayar ile insanı bir karede tutacak ve bunu üstün görüntüde sunacak üzerine de 3d efekt verecek, tüm bunları stüdyo çalışması içerisinde çekecekti. "Oha, ilah değil ya lan bu James Cameron" şeklinde karşılamıştım tüm bu dedikoduları. Günler yine geçmekte, bu sefer dedikodular yerini filmin tanıtım videolarına bırakmaktaydı. Dedikodulardan bazılarını görmüş ama tamamının gerçekleştiği bir kare görmemiştim henüz tanıtım videolarında. Ya onlar sadece birer dedikoduydu ya da James Cameron son vurgunu bize filmde yapmak istiyordu. Sony Cinealta kamerasına Canon lensleri yerleştirdi, işine koyuldu..

Ve film..

Film gelmeden bütçe raporları geldi kulaklara. 237 milyon dolarlık bir maliyeti ve bunun ekseriyetinin de reklam gideri olduğu söylenmişti. Stüdyo filminde stüdyo giderlerinden fazla reklam gideri yapamazsın, bu yüzden bütçe kısmı doğru olsa da reklam yüzdesi kısmının yanlışlıgını buradan çiziyorum.( merak edenler için: 237 milyon dolar harcandı dedik. peki geriye ne bıraktı? Sadece Amerika'dan 720 milyon dolar, İngiltereden 89 milyon pound, Rusyadan 86 milyon dolar kazandığını söyleyebilirm. Dünya genelinde ise yine kendi filmi olan Titanic'in 1,8 milyar dolarlık rekorunu kırdı ve 2,6 milyar dolar ile zirveye oturdu.).Ardından filmin kendisi geldi. Kimisi avatar adlı animasyonun sinema versiyonunu bekliyor, kimisi en pahalı film diye ultra atraksiyon bekliyordu. Kimisi ise popüler olmuş-olacak bu filmi izlemekten kendini cahil bırakmak istemediğinden almış biletini geçmiş sinemanın en ön saflarına farklı beklentiler içerisinde filmi bekliyordu. Kimisi ise sadece 3d gözlükler için iyi bir deneme olacağını düşünüyor, o gözlüklerle fotograflar çekip feybukuna yerleştirmeyi düşünüyordu. Filmin yapısını ve sunacaklarını bilenlerin sayısı ise az gibiydi. Nitekim bunlar filmi izlemeden filme hayran olmuş kitleydi. Sahnede ne olacaksa olsun çevrede bu filmin fanatikliğini üstlenecekti (Tüm bunlar filmin bilet kuyruğunda edinen izlenimlerdir.). Fanatiklik kısmı olmasa da kısmen ben de bu güruh içerisinden sayılabilirdim açıkcası. Film hakkında sağlam tüyolar edinmiş ve James Cameron'un istediğini yapabilecek bir yönetmen oldugu düşüncesini de kafama yerleştirmiş olduğumdan herhangi bir endişe duymamaktaydım. Beklentilerim sadece ekranda sizin de gördüklerinizdi. Fazlası değil. Beklediğim gibi de oldu. Her şeyiyle. Profili için fotoğraf çektirmeler dahi:)


Film için aldığım yorumlar arasında en garibime gideni "filmin görüntüsü ve efekti güzeldi. Ama onları çıkarınca geriye bir şey kalmıyor. Hem ben böyle bilimkurgu filmlerini sevmiyorum, daha çok avrupa sineması". Hani ne beklentisi için gittiğini de bilememiş. Belki filmin özmamulü konusundan öte o sunduğu görsel denemeydi? hani Nuri Bilge'nin o fotografik görüntüsüne hayrandın, burdan da çıkmaz mı bir şeyler? Ki tam anlamıyla görüntünün savunmasını yapmayacagım, bu içeriğindeki konusuna da haksızlık anlamına gelir. Dünyalıların uzaylılar ile savaşı tarzında benzeri sunuları olabilir ama burda bir de tabiat ana vurgusu vardır. Ki daha önce yeryüzünün gezen canlıları ile sabit canlıları arasında bağın olduğu vurgusunun Avatar'daki kadar güzel anlatımını görmedim, konu ve sosyal mesaj isteyenlere de bu yeter gibime geliyor. Bazı filmler türünden dolayı sevilemeyebilir, daha dogrusu her izleyici her tür filmi beğenmeyebilir. Ama bu o türdeki filmin kötü olduğu anlamına gelmez, gelmemeli. Kendini komediye adamış birine zikzen Nuri Bilge'yi beğendiremezsin. Filmin güzelliği bu yüzden görecelidir. Ama yönetmenin başarısı bu kadar da göreceli değil, matematiksel işlemlere dayanarak da hesaplanması neredeyse mümkün olan gerçeklikltedir. Güzel olan her filmin yönetmeni de iyidir anlamı çıkmaz bu yüzden. Senaryosu güzeldir, çekimi kolaydır, kadrosu iyidir, yönetmenin kendi becerisini ortaya koyacak bir tarzda değildir, ama film iyidir aynı zamanda. Bu mümkün. Lider Galatasaray'ın başındaki Rijkaard ile ona kafa tutan Bursa'nın başındaki Ertuğrul Sağlam ın uğraş ve çabasındaki fark gibi. (blogta spor yazarı ortega varken ne haddime benim bu konuda yorum yapmam:)

işte bu noktada James Cameron'u ayıran bir ekstrası vardır. O kişilerden ziyade hayal mahsülü bilgisayar efektleriyle çalışmıştır. Görmediği o sanal kodlamaları da yönetmiştir. Stüdyo içerisinde ve Hawaii yağmur ormanlarında çekimler yaparken oyuncularının yanında bir de uçan karakterler düşünerek çekmiştir. Olmadı, baştan çekelim gibi bir şansa da pek sahip olmamıştır bu yüzden olmamıştır. Karşına bir insan konulduğunda ona söyleceklerinin duygusu ile boş bir havzaya bakarak söylediklerin arasında bir fark olsa gerek. Çekimin zorluğunu kavramak için Avatar filminin stüdyo çekimi kamera arkasına bir göz atılsın istiyorum.

Avatar'ın yüceliğinden yahut güzelliğinden bahsetmedim ya da bahsetmek istemedim yazımda. James Cameron'un yönetmenliğindeki başarısıydı değinmek istediğim ve film öncesi beklentide bulunduğum nokta. Yukarda da dediğim gibi filmi beğenmemek gibi bir varsayımla girmedim sinemaya, çünkü benim izlemek istediğim film değil, James Cameron'du. Oscar ödüllerinde kendisini dinlemek pek nasip olmadı ama Bafta'da dedeği gibi "biz teknolojiyi filme yerleştirirken uzun zaman harcadık. Ama Avatar'dan sonra bu teknolojiyi denemek isteyenler için süre kısalacak çünkü öğrenim-öğretim aşamasında biz vardık". İyi bir de prodüktör ayrıca, 2 filmiyle 4,4 milyar dolar box office başka kim toplar bilinmez.

Oscar ödüllerinden önce "En iyi film" ödülünü alır mı bilemem ama "En iyi yönetmen" ödülünü kesin almalı düşüncemi de buradan açıklamış da oldum. olmuştur umarım ealtürk:)
Akademi'nin verdiği kararlar her zaman tartışılmıştır. Kararları tartışmak ya da görüş belirtmek istemiyorum bu yüzden. Ama şunu hepimiz biliyoruz ki, bu seneki adaylar arasından gelecek senelere kalan Avatar ve James Cameron olacaktır.

Ahmet Uluçay :

Ufak da olsa tekrardan yaad etmek istiyorum Ahmet Uluçay'ı. Çünkü o, tek uzun metrajlı filminde sadece kendinden değil bir çok sinemaseverden bahsetmiştir. Eski bir dondurmam kaymak hikayesidir onunki. Sinemayı paranın değil yüreğin çektiğini düşündüren bir yapı ile donatmıştır tüm hedeflerini ki nitekim öyle oldugunu gün geçtikçe görüyoruz. Artık fikirleri beyan etmek, yapıların reklamını yapmak eskisi kadar zor ve külfetli değil. Yeter ki ürün kendini gösterebilsin.

Bir önceki yazıda ealturk'un de bahsettiği gibi yüksek maliyetli hollywood filmlerine itiraz olarak doğmuş olan Fransız yeni dalga akımını sevdiğini söyleyen bizler, neden Türkiye'deki bu dalga girişimine sahip çıkmazlar? Neden henüz kendi sinemamızın benimsemektense "ben fransız godart'ın, ispanyol pons'un hayranıyım" sözlerinden kurtulamıyoruz. Oturup size milliyetçi saçma söylemlerde bulunmayacağım, ama dışlanan geçmişe tekrardan bir bakılsın.(Dvd'leri çıktığı gibi dış ülkelerce sipariş edilen Altın Çocuk serisine de bakılabilir örnek olarak).

Üst tarafta dünyanın en büyük bütçeli filminden bahsedip aşağıda sinema para değil yürek işi dememin tezatlık doğuracağını düşünenler yanıldıklarını da düşünsünler. Her iki tür yapı için harcanan paradan bağımsız kaldığımdan bir tezat oluşacağını düşünmemekteyim. Zira harcanan -az yada çok olan- paradan ziyade çıkan esere bakılması taraftarıyım.

2.Dünya savaşı sonrası faşizmin izlerini silmeye çalışan İtalya'da 'yeni gerçekcilik' hareketleri bu savaşın etkilerinden fazlasıyla yararlanmıştır.İtalyan sinemasının öncülüğünü yaptığı sinemada farklılık anlayışından feyzalan bir diğer akımda savaş sonrası Hollywood sinemasının esiri olmuş olan fransız yapımlarına karşıt hareket olan Fransız yeni dalga akımıdır.1951 yılında Andre Barzin tarafından yayımlanmaya başlamış olan 'Le Cahiers du' isimli sinema dergisi genç yönetmenleri etrafında toplamıştır.Bu dergide sinemanın sorunları ve bu sorunlara çözümler bulmak amacıyla makaleler yayımlayan Jean Luc Godard, Jacques Rivette,François Trruffaut,Claude Chabrol gibi isimler zaman içinde Fransa ve Avrupa sinemasına yön veren isimler olmuşlardır.Peki nedir bu yeni dalga akımı?

Fransız sinemasının içinde bulunduğu karmaşadan da destek alarak dönemin büyük bütçeli akademik yapımlara tepki olarak doğmuştur.Yeni dalga hareketinde daha hızlı film çekimleri,daha hafif kamera kullanımı,özenli sahne ışıklandırmalarından kaçınma ve sinema için önemli olan dış çekimlere yönelme akımın görüntünün yakalanması ve sunulması adına getirdiği yeniliklerdendi.Çekim teknikleri dışında senaristler tarafından titizlikle yazılan diyaloglardan,ünlü aktörlerin mimikleriye hayat bulan sahnelerden arındırılmış bunun yerine sahnede rastlantıların kabul edildiği,çekimlerde doğaçlamaya yer verilen,amatör oyuncuların doğal tepkilerine yer veren yapımlar ortaya çıkmıştır.Bu yapımlar ucuz düşük bütçeli olarak kabul edilebilicek,seyircinin alışılagelmiş olarak kabul ettiği klişelere başvurmayan eserlerdir.Bunların dışında yeni dalga akımının belli başlı bir kuramı veyahut bir sloganı yoktur.Sinemada reddettikleri ve savundukları bazı ilkeler vardır.Yeni akım hareketinin Fransa'da tutmuş olmasının en önemli etkenlerinden biri de dönem yönetmenlerinin genç,yeni bir nesil olması ve bu yönetmenlere en önemli sinema yorumcularından Andre Barzin'in destek vermiş olmasıdır.Birer klasik haline gelmiş filmlerin çıktığı bu dönemde Francois Truffaut ve yeni dalga akımının en önemli eserlerinden olan Les Quatre Cents Coups (Les 400 Coups)'dan biraz bahsetmek gerek.


Francois Truffaut sinemayı izleyerek öğrenen,ailesiyle ilgili problemleri olan 1948 yılında tanıştığı Andre Barzin'in manevi oğlu olan ve bildiği herşeyi Barzin'e borçlu olduğunu söyleyen ve söylemle kalmayıp 27 yaşında yönetmenliğini yaptığı ilk uzun filmi Les Quatre Cents Coups'u ona adayan yenilikçi,hümanizm görüşünden hiç bir yapımında ödün vermeyen bir yönetmendi.Jean-Pierre Leaud karakter oyuncusu olarak Les Quatre Cents Coups dahil olmak üzere beş ayrı filminde Antoine Doniel karakterini canlandırmıştır.La Amour a 20 Ans (1962),Baisers Voles (1968), Domicile Conjugal (1970),L’amour En Fuite (1970).Antoine Doniel karakteri yönetmen için önemlidir.Çünkü F.Truffaut Les Quatre Cents Coups'ta bir nevi kendi hayatından kesitler sunmuştur.Bu dönemle ilgili de "hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz" demiştir.Yönetmenin bir diğer önemli eseri de blogda daha önce bahsi geçmiş olan Fahrenheit 451'dir.Ray Bradbury'nin romanından sinemaya aktarılmış olan yapım yönetmenin en bilindik eseridir.

Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Les Quatre Cents Coups'da 1Olu yaşlarındaki Doniel'in öncelikle okul yaşantısına sonrasında ise aile ile ilişkisine ve ev yaşantısına göz atıyoruz.Filmin ilk sahnelerinden itibaren hissettiğimiz birşey var o da Doniel için işlerin iyi gitmediğidir.Hayatında belli aksaklıkların olduğu yadsınamaz bir hale geliceğini okul ve aile kurumlarının Doniel için nasıl işlediğinden anlıyoruz.Okul kurumu öncelikle pek yabancısı olmadığımız bir şekilde seyrediyor.Öğretmenin herşeyden üstün tutulduğu,bilginin öğrencinin istekleriyle değil sadece kurumun ve öğretmenin verdikleriyle sınırlı olduğu,geleneksel bir yapıya sahip olan,şiddetin öğrenmenin esas tetikleyici olduğuna inanılan ve bu bilince sahip görevini layıkıyla yerine getiren bir öğretmen.Birazda bu yüzdendir öğretmenin göremiyeceği anlarda elden geldiğince ortaya konan haşarı çocuk davranışlarının nedeni.Bireyi en başından tutsak etmeye mahkum ederseniz kontrolünüzde olmadığı an elden uçup gitmesi kaçınılmazdır.Hele ki aile içinde işler iyi gitmiyorsa ve okul artık öğrencinin yuvası olmuşsa yetişen neslin sorunlu olması yönetimsel yanlışların sonucudur.Daha da önemlisi yaftalanmış bir öğrencinin başarıya gittikçe uzaklaştırılmasıdır.Bu okulda bizimde gördüğümüz öğretmenin başarısız olan öğrenciye bakışının sabit olduğudur.Hayata tutunmaya çalışan Doniel'in de okulda kaybedilmesinin esas nedeni de budur.Evde işlerin iyi gitmeye başladığı anda okuma hevesi,Balzac sevgisi onun güzel bir kompozisyon yazmasına vesile oluyor lakin takdir edileceği yerde kopya çektiğini söyleyen bir öğretmen varsa okulda nasıl bir gelecek için uğraş verebilir ki?

Doniel:Doğruyu söylesem de bana inanmıyorlar, bu yüzden yalan söylemek kolayıma gidiyor.

Okul kurumu dışında Doniel'in içinde bulunduğu hayattan kaçmasını tetikleyen bir diğer etkende ailedir.Öncelikle bir bireyin hayata atılmaya hazır olduğu esas kurum ailedir.Doniel'in evdeki konumu ise okuldakinden beterdir.Sorumluluk almayan bir üvey baba,Doniel'i sahiplenmeyen ve her daim onu azarlayan bir annenin olduğu ailede çocuktan nasıl bir gelişim beklenebilir ki?Küçük çocuğa verilen okul harçlığının bile surata vurulduğu,en küçük hatada sorgusuz sualsiz cezanın devreye girdiği,tehditlerin bininin bir para olduğu sorumsuz bir aile yapısı.Yapılan hataların nedeni yoktur ebeveynler sadece sonuca kitlenmiş durumdadır.Dinleyen olmadığı için,derdiğini dile getiremediği için de okuldan kaçmak,sinemaya gitmek Doniel'in sorunlardan kaçış şeklidir.Rastlantı üzerine annesini sokakta başka bir adamla yakın bir halde görmeside süreci hızlandıran bir olay olmuştur.Varlığının rahatsız ettiği,sevgi adı verilen duygusundan zerre nasibini almamış bir aile içinde durmanın mantıksızlığını kavradığında henüz bir çocuktur.Olgunların dünyasına atılmak isteyen bir çocuk.Doniel okumak yerine para kazanmak isteyen,ailesiyle yaşamak yerine denizlere açılıp gemici olmak isteyen bir çocuk olmuştur.Bu çocuğun hayatı içinde bulunduğu düzenden kaçmak üzerinedir.

Truffaut'un kişisel otobiyogrofisinden kaleme alıp yönettiği Les Quatre Cents Coups döneminin sinema diline yerinde eleştiriler yapmakla birlikte,sinemada yeni bir dönem açmasıyla büyük bir önem taşır.


Dizilerimiz televizyon ekranlarımızın vazgeçilmezi. E onlarca kanal rekabet halinde olunca piyasada, ömürleri kısıtlı olan dizilerimin çeşitliliğine de gün doğuyor. Gün doğuyor da, birbirinin benzeri diziler, kalitesizlik, kötü oyuncu performansları, komplo teorileri, ideolojik tutumların ve mesaj kaygılarının müdahelesi ile beraber bir kirlilik başgösteriyor.

Şimdi size Kurtlar Vadisi 6 sezondur devam ediyor, baydı be değil mi, yahut Aşk-ı Memnu'dan Behlül, Ezel'den Ezel bi araya gelse ne sikici bi takım olur yahut geniş ailede Ulvi ne komik değil mi şeklinde sunumlar yapmayacağım. İrdelemeye çalışacağım konu dizilerin konularının insanlara dürtü halinde yansıdığı fiillerden birkaçı.

Başlıktaki cümle gerçek bir insan tarafından kurulmuş bir cümle. Herkesin Türk edebiyatı ile ilgili bilgisi olması gerekmez, en bilindik romanlardan birisini okumamış yahut hasbelkader duymamış olması o kişi üzerinde mutlak negatif bir sonuç doğurmaz. Hepimizin dünya klasikleriden okumadığı raf raf kitap çıkar. Okuma alışkanlıklarımızı kötü yönde etkilemeye başladığı noktada dizi yapımcılarının para kaygılarını bir yana bırakıp, toplum bunu istiyor yalancı bahanesinin arkasına sığınmaktan vazgeçip kitapların büyülü ortamlarını en fasih ve galiz bir biçimde suistimal etmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Bu örneğin başka bir dışavurumu, yapımına başlanan ve yapılması planlanan diğer diziler.

Şimdi tek tek kitaplara ve dizilere girmek istemesem de benim kalemimde ayrı bir yeri olan, "Kürk Mantolu Madonna" kitabına ayrı bir parantez açmam gerek. Bu kitap harikasının filmini yapmayı planlayan yapımcılar ve sayesinde haberleri oluyor da okuyorlar diyen güruha karşı dizisi çıkmadan okuyun, dizisini ne kadar seveceğinize beraber bakalım diyorum peşinen. Kürk Mantolu Madonna ile ilgili görüşlerimin devamına buradan bakabilirsiniz.

Şu anda kitaplar sinemaya dökülmesin gibi manyaklık olarak değerlendirilebilecek bir hezeyanda zannediliyor olabilirim. Öyle değil:) Uzatmak için saçma sapan eklenti ve eksiltmelerle, günümüz yaşantısına uysun diye çekilen ayarlarla, rating kaygısını ön planda olduğu ve posta gazetesi okuyucusu, magazin programı izleyicisi kitleye kalitesizliği kucak kucak taşımaya devam edecek şekillerde dizileştirilmesine karşıyım bu güzide eserlerin. Yoksa en beğendiğim birçok film kitaplardan alınan senaryolarla oluşturulmuş filmlerdi, kitabını okuduktan sonra filmini izlediğimde işte bu dediğim filmler oldu, şu anda aklıma gelen örnek Yüzüklerin Efendisi serisi. Bizi kalitesizliğe ve kofluğa alıştırdılar. En azından yabancı diziler var:)

3-18 Nisan tarihleri arasında yapılacak olan 29.Uluslararası İstanbul Film Festivali'nin programı açıklandı.Bu sene 57 ülkeden 243 yönetmenin 200'ün üzerinde filmin gösterimi yapılacak.Festival biletleri ise 20 Mart Cumartesi akşamı satışa çıkıcak.Festival kitapçıkları ise 13 Mart'tan itibaren festival sinemalarından (Atlas, Yeni Rüya, Sinepop, Beyoğlu, Kadıköy) temin edilebilir.Özel ve tematik bölümlerin yanı sıra, canlandırma sineması ve belgesellerin yer aldığı 22 farklı temada gösterilicek olan filmlerle ilgili daha geniş bilgiyi festival yaklaştıkca sizlerle paylaşıcağız.

Geçtiğimiz yıllarda başlayan indirimli bilet uygulaması da bu festivalde devam ediyor.Hafta içi gündüz seansları (11.00, 13.30 ve 16.00) bu yıl da 3,50 TL.Ayrıca Türk Sineması bölümünde yer alan filmler için bilet fiyatı tüm seanslarda yine 3,50 TL.




Tam İndirimli (öğrenci ve 65 yaş üstü) Lale Kart Tam Lale Kart İndirimli
Hafta içi (11.00, 13.30, 16.00) 3,50 TL 3,50 TL 3,50 TL 3,50 TL
Diğer 10 TL 7 TL 8 TL 5,50 TL
Gala 15 TL 15 TL 12 TL 12 TL
Türk Filmleri 3,50 TL 3,50 TL 3,50 TL 3,50 TL

Festivalde gösterimi yapılacak olan filmlerle ulaşmak için buraya , festival çizelgesi içinde buraya tıklarsanız daha fazla bilgi edinebilirsiniz.


Yazara kalem yeter; ressam fırça kullanır; film yönetmenine ise bir ordu lazımdır.

Orson Welles (1915-1985)

Dün gece sabaha karşı Los Angeles'taki Kodak Tiyatrosu'nda gerçekleştirilen 82. Oscar ödül töreninin açık ara kazananı The Hurt Locker filmi ve tabii filmin yönetmeni Kathryn Bigelow oldu. 'En iyi film' ödülü The Hurt Locker'a giderken, Kathryn Bigelow da tarihe geçerek Oscar ödülünü kazanan ilk kadın yönetmen oldu.

'The Hurt Locker' toplam 6 dalda Oscar kazanırken, gecenin favorileri arasında gösterilen 'Avatar' ise sadece Görüntü Yönetmeni, Sanat Yönetmeni ve Görsel Efekt dallarında ödüle ulaştı.


Sandra Bullock, Jeff Bridges, Mo'Nique ve Christoph Waltz beklendiği gibi ödüllerine kavuştular.
Aşağıda tüm liste yer almakta. Ödüllere dair görüşlerinizi yorumlarda okumaya hazırız tabii ki.

En iyi film: The Hurt Locker
En iyi yönetmen: Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
En iyi kadın oyuncu: Sandra Bullock (The Blind Side)
En iyi erkek oyuncu: Jeff Bridges (Crazy Heart)
En iyi yardımcı kadın oyuncu: Mo'Nique (Precious)
En iyi yardımcı erkek oyuncu: Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En iyi özgün senaryo: Mark Boal (The Hurt Locker)
En iyi uyarlama senaryo: Geoffrey Fletcher (Precious)
En iyi animasyon: Up
En iyi yabancı film: The Secret in Their Eyes (Arjantin)
En iyi belgesel: The Cove (Louise Psihoyos ve Fisher Stevens)
En iyi kurgu: The Hurt Locker (Bob Murawski ve Chris Innis)
En iyi sanat yönetmenliği: Rick Carter, Robert Stromberg ve Kim Sinclair (Set dekorasyonu) (Avatar)
En iyi görüntü yönetmenliği: Mauro Fiore (Avatar)
En iyi görsel efekt: Joe Letteri, Stephen Rosenbaum, Richard Baneham ve Andrew Jones (Avatar)
En iyi ses kurgusu: Paul Ottosson (The Hurt Locker)
En iyi ses miksajı: Paul Ottosson ve Ray Beckett (The Hurt Locker)
En iyi film müziği: Michael Giacchino (Up)
En iyi orijinal şarkı: The Weary Kind (Crazy Heart)
En iyi kostüm tasarımı: Sandy Powell (The Young victoria)
En iyi makyaj: Star Trek
En iyi kısa metrajlı film: The New Tenants
En iyi kısa animasyon: Logorama
En iyi kısa metrajlı Belgesel: Rabbit a la Berlin


Geçtiğimiz sene akademi 2010 için en iyi film kategorisinde 10 tane aday belirleneceğini açıkladığında yapımlar ortada yok iken böyle bir bildirinin yapılması açıkcası bana çok ilginç gelmişti.Böyle bir karar yapımlar ortada iken verilmiş olsa daha sağlıklı olabilirdi.Çünkü henüz filmler vizyona girmemiş ve yapımların beklentileri karşılayıp karşılamayacağı soru işaretiydi.Bir yandan10 aday olması seçeneklerin çoğalması adına tabi ki iyi olarak gözükebilir.Sonuçta 2009 yılında aday olarak görülmesi beklenen The Dark Knight en iyi filme adaylık dahi koyamamıştı.10 adaylı bir liste oluşturmanın kötü yanı ise adaylara göz atınca anlaşılıyor.Listede bulunan filmlerin bir kısmı bırakın ödülü,adaylığı haketmiyecek kalitede.Sinemanın en prestijli ödülü için Hollywood'un kısmen kalitesiz yapımlar çıkardığı bir sezonda 10 tane filmi aday göstermek mantıksızca gibi duruyor.Sırf her film türünden aday bulunsun diye zorlamanın manası yok.

İki bilimkurgu,bir tane de animasyona yer veren akademi sanırım aday olan film türlerinin zenginleşmesini istiyor.Geçtiğimiz yıl Wall-E en iyi filme aday gösterilebilirdi fakat Up en iyi film olabilicek düzeyde değil,adaylığı biraz göstermelik gibi duruyor.Up zaten en iyi animasyonu kazanacaktır.Bu yüzden en iyi filmi alamıyacağını düşünüyorum.Hem eğer animasyonları da en iyi film kategorisine katıcaksak ayrıca animasyonlar için ödül vermeye gerek var mıdır?Sonuçta aday olan filmler türlerinin en başarılı yapımları olarak aday oluyorlar yani ayrıca en iyi drama veya bilimkurgu filmi seçilmiyor haliyle diğer film türlerinde böyle bir ayrım yoksa akademinin en iyi animasyon kategorisini de kaldırması gerekirdi.Eğer en iyi film kategorisine 10 aday konmaya devam ediceklerse gelecek senelerde bu ödül kaldırılabilir.Aday olmaktan öteye gidemiyecek diğer filmler ise The Blind Side,An Education,Up In The Air olucaktır.The Blind Side oldukça sıradan bir film ki sene içinde benzerlerine çokca rastlıyoruz.An Education ise iddiasız bir film ayrıca hasılat olarak da henüz ciddi rakamlara ulaşmış değil,diğer yandan Up In The Air ise farklı bir yapım olmuş lakin bu kadar öne çıkan yapımlar arasında en iyi film ödülünü değilde en iyi senaryoyu kazanması daha olası gibi.Yönetmen Jason Rietman'ın iki sene öncede Juno ile en iyi senaryoyu kazandığını hatırlatalım.En iyi film dediğimiz sıradan filmler olarak kalıcak olan bu filmler dışında District 9,A Serious Man,Precious:Based on the Novel Push by Sapphire gibi bir derece adaylıkları anlaşılır olan ödülü hakedebilicek yapımlar var.Distirct 9 ben dahil sanırım birçok kişinin ödülü kazanmasını istediği yapımların başında geliyor.Filmin fikir çekiciliği üst düzeydeydi anlatımda zaman zaman klişeye kaçmış olsa bile karakterlerle izleyici arasında bağ kurması onu senenin en iyi filmlerinden yapmıştır.A Serious Man'in dezavantajı da Coen kardeşlerin iki sene önce ödülü kazanmış olmaları ki A Serious Man'de kara mizah türünde aile,inanç ve talih konularının üzerinde durarak güzel bir anlatım sağlamışlar.Ödüle aday olan ve kazanması muhtemel adaylar ise Avatar,The Hurt Locker ve Inglourious Basterds.Bunların içinde The Hurt Locker'ı öne çıkaran bir artı da Avatar'ın gelmiş geçmiş en çok izlenen film olması ve James Cameron'ın yönetmenliğindeki bir filmin Titanic'i batırmış olması.Hatırlıyacak olursanız Titanic 11 ödül alarak döneme damga vurmuştu.Sağladığı hasılat ile 12 yıl önceyi bizlere yeniden yaşatan James Cameron'a krallığını ilan ettirmemek için akademi Avatar'ı es geçebilir ki Avatar ne kadar sıradışı,fantezi ürünü ise The Hurt Locker'da o derece gerçekci.Inglourious Basterds'ın ise dezavantajı yönetmeni Quentin Tarantino'nun sinema anlayışının akademiye pek hitap etmemesi ki yönetmenin diğer yapımlarına göre Inglourious Basterds oldukça şiddet içeriyor.Tarihinde ilk kez 10 filmi aday gösteren akademi eğer bu yılı tamamen unutulmaz kılmak istiyorsa beklenen filmlerin aksine diğer adaylardan birine bu ödülü vermelidir.Gönlümüzden geçen ise District 9'un bu prestijli ödülü kazanması.Önemli olduğunu düşündüğüm diğer kategorilerde ise ödül almasını istediklerim hakkında sadece fikir beyan ediyorum.Dileyen yorumlarda kendi favorilerini paylaşabilir.


En İyi Film :
District 9
En iyi Yabancı Dilde Film : Das Weisse Band
En İyi Yönetmen : James Cameron
En İyi Animasyon Film : Up
En İyi Belgesel : Which Way Home
En İyi Erkek Oyuncu : Colin Firth (A Single Man)
En İyi Kadın Oyuncu : Gabourey Sidibe (Precious)
En İyi Yar. Kadın Oyuncu : Mo'Nique (Precious)
En İyi Yar. Erkek Oyuncu : Christoph Waltz (Inglourious Basterds)
En İyi Orjinal Senaryo : Inglourious Basterds
En İyi Uyarlama Senaryo : District 9


Quentin Tarantino filmlerinde dönen geyik birçok başarısız senarist ve yönetmene mezar olmuştur. Taklidini iyi yapamayacağı şeye girmenin engele takılan sperm gibi çöp olacağını geç olmadan öğrenemeyenlerin eserlerine her gün "maruz kalıyoruz."

Recaizade Mahmut Ekrem günümüz şartlarında başarısız bir romancı olurdu. Hakeza, Pelé'nin de günümüz futbolunda ikinci sınıf bir futbolcu olacağını iddia edenler var.

Hoşlanılan kızın orospu çıkma sahnesi: İşlendi.
Şizofreni Epigrafları: İşlendi.
Okul Öncesi Dönemdeki Dahi Çocuk Hezeyanları: İşlendi.
....

Ben size evlenme tekliflerinde dönen ambiyansın olayın ciddiyetine vakıf olmamış birisinin gözünden nasıl anlatılabileceğinin sırrını veremem. Ama öyle bir olmamış derim ki siz eğer bunu anlatmaya çalışmış da başaramamışsanız, ortaokulda burnunuzu karıştırırken gören hocanın sizi rezil etmesi gibi aklınıza çakılır. Mıh gibi.

82.Oscar ödül törenleri yaklaştıkca filmlerle ilgili daha detaylı bilgilere yer vermeye çalışıyoruz.Oscar töreninin benim için en önemli kısmı yabancı dilde filmler arasında kimin ödülü alacağıdır.Sinemanın sadece Hollywood demek olmadığını kanıtlarcasına birbirinden güzel filmlerin yarıştığı kategoride bu senede festivallerde ses getirmiş,ödüller kazanmış iddaalı yapımlar yer alıyor.Adaylar arasında yer alan M.Haneke'nin Das Weisse Band'ini ve Jacques Audiard'ın yönettiği Un Prophete hakkında daha önce bilgi vermeye çalıştık.Adaylar arasında kalan diğer filmlerede bir göz atmakta yarar var.


El Secreto De Sus Ojos

1999 yılında hayatını savcı yardımcısı olarak geçirmiş olan Benjamin Esposito görevinden emekli olmuş ve yeni düzenine uyum sağlamaya çalışmaktadır.Yaşamında bir takım uğraşlar olsun isteyen Esposito roman yazmaya karar verir ve devletteki görevi boyunca onun en çok üzerine düştüğü 1974 yılında ülkenin karanlık dönemlerinde meydana gelen bir cinayetin açığa çıkarılmasını yazmaya karar verir.Bu nedenle eski savcı dostu Irene Mendez'i ziyaret eder ve ondan romanla ilgili yardım ister.

Tutku'nun başrolü oynadığı yan rollerde aşkın ve intikamın sahne aldığı El Secreto De Sus Ojos 1974 ile 1999 arasında mekik dokuyarak aradaki farkı kapatıyor ve iki dönem aralığını kapsayan bir aşkı ve intikam arzusunu bizlere sunuyor. Benjamin'in Irene'e olan sevgisi,karısının tecavüz edilerek öldürülmesine alışamayan ve içinde her daim intikam ateşi yanan Morales ve saplantı haline gelmiş bir aşkın sahibi, tutkularına söz geçiremeyen bir katil olan Gomez.Birde unutmadan Esposito'nun en yakın arkadaşı Pablo.Filmin tamamına tesir eden karakterler bunlar.Aralarındaki ilişki ise karmaşıklık filmin hikayesinin geçtiği dönemler gibi çözülemez halde.Güney Amerika'da siyasal anlamda bir çok olayın olduğu dönemdir 70-80 arası.1968 sonrası esasında tüm dünyada baş gösteren siyasal olayların varlığı yadsınamaz.Bu dönem içinde Arjantinde de kontrgerilla-devlet ilişkisinin arttığı,devletin kendi eliyle adam öldürdüğü,adaleti sağlayanları susturduğu karmaşık derin devlet işleri.Görevini yapmaya çalışırken yaşamdan olmamak içinde uğraşan savcıların çektikleri sorunlara da hafifçe değiniliyor.

Filmde kullanılan müzikler,senaryonun kurgulanmasında dram filmi olmasına rağmen acıtasyona bağlamaması ve sahne çekimlerindeki ustalık yapımın değerini arttırıyor.Özellikle efsane olabilicek olan stadyum kovalamacasının çekimi oldukça muazzam.Arjantinde en seçkin sinema ödüllerinde de 12 ödül kazanan film yapılan tüm övgülere layık.


La Teta Asustada

El Secreto De Sus Ojos'ta 70-80li yıllarda G.Amerika'da ki siyasal sorunların çokluğundan dem vurmuştuk.1980 ile 1992 yılları arasında Peru'da yaşan iç savaş döneminde esir alınan,güvenlik güçleri tarafından tecavüze uğrayan kadınların dramı üzerine yoğunlaşıyor.Tecavüze uğrayan onca kadından birinin kızı Fausta ve annesinden kaptığı 'keder sütü' denilen hastalığın pençesinde olan onlarca genç kızdan biridir.Annesinin ölümü Fausta için herşeyin daha çok zorlaşması demektir.Fausta bu hastalıktan dolayı öleceğini zanneder ve bu yüzden herşeyden korkmaktadır.Annesinden kaptığı hastalık ise Peru'da ki terör olayları yüzünden devlet kontrolünde olan bir yerde ortaya çıktığı için halının altına süpürülmesi gereken sorunlardandır ve bu hastalık kendisi dışında kimsenin umurunda değildir.

Gerçeğe dayalı hikayeler dram öğesi taşıdığında ve sorunu göz önüne çıkarmaya çalışan bir yönetmenin elindeyse izleyiciler için iç burkucu bir hal alabilir.Yaşadığımız dünyada kişisel,çözümü olabilicek olan sorunlarla çevrilmişizdir ve bu bize yetiyordur lakin kaderin ellerinde kendi kaderlerini çizme şansı olmayan insanların dramına ekrandan da olsa şahit olmak halet-i ruhiye'yi perte çıkarır.Yönetmen Claudia Llosa yapımda dönem eleştirisi yaparak filminin üzerinde durduğu mevzuyu "çözümlenmemiş, vahşi, kişisel ve toplumsal hafıza hakkında" diyerek tanımlıyor.Sembol kullanımını üst düzeyde,film sorunun uzağında olan bizler içinse yabancı bir konu olduğu için herkese hitap etmeyebilir.Yapım ayrıca Altın ayı ödülünü kazanaran ilk Peru filmi olmuştur.


Ajami


Yabancı film dalında aday olan diğer film ise İsrail yapımı olan Ajami.Lakin filmi izlemediğim için pek fazla bilgi sahibi değilim ama konusuna bakıcak olursak Yafa şehrinde Ajami adlı mahalleden ismini alan yapım bu mahallede yaşayan müslüman araplar,hristiyan araplar,yahudiler arasındaki ilişkileri konu alan popüler bir anlatım.Özellikle son 3 yılda İsrailden 3 ayrı filmin Yabancı dilde Oscar adaylığını kazanması ve bu adaya layık olan filmlerin konusuna göz atıcak olursakta ülkenin konumu itibariyel savaşın hep varolduğunu benimseten yapımlar.2.Dünya savaşı konusundan sonra Yahudiler için coğrafyalarındaki etnik kökenlerin çeşitliliği yeni bir kapı gibi duruyor.Geçen sene Oscar'a aday olan Waltz With Bashir ile Ajami arasında da bu yüzden benzerlikler bulmak mümkün.İsrail lobisi mi etkilidir bu adaylıklarda yoksa filmleri seçen heyet Ortadoğu sorunlarını görünce basıyor mu adaylığı bilinmez tabi.



Filmlere şöyle bir göz attıktan sonra geriye kişisel tahmin kalıyor.Ajami'nin ve La Teta Asustada'nın ödülü kazanmasına ihtimal vermediğim gecede jüri eğer yanıltmazsa Haneke'nin Das Weisse Band'ini en iyi film seçecektir.Altın Küre'de ödül alan,2009 Cannes film festivalinde de Altın Palmiye'yi kazanan film sanatsal yapısıyla birlikte konunun işlenirliği açısından oldukça sağlamdı.Un Prophete ile El Secreto De Sus Ojos senenin süpriz filmleri olarak çok başarılı olsalar da (Un Prophete Bafta ödüllerinde en iyi yabancı film ödülünde aday gösterilen Das Weisse Band'i geçerek ödülü almıştır) jüri büyük yönetmenin bu filmini ödüle layık görecektir.


Saygı gördükçe büyüyen,saygı görmek içinde verilen işleri kusursuzca yerine getiren Magripli Malik'in hayatı bölümlere ayrılabilir.Toyluğun yitirilmesi,maşa olarak kullanılmak,arabuluculuk işlerine karışılması ve şehirler arası esrar sevkiyatlarını iyi yönetmesi sonucu yeraltı krallığına yükseliş.

Korsikalıların pis işlerini yapan araplarla da iyi geçinen bir magriplinin hayat hikayesi Un prophéte.Sıfırdan başlayan 'başarı' hikayelerinden biri diyebiliriz.Scarface filminde Tony Montana sıfırdan başlayarak kralı öldürüp krallığını ilan ediyordu.Bu nedenle esrar ticareti ile dışarda kral olmuşluğun içerdeki anlatımı da diyebiliriz.Lakin bir fark vardır.Un Prophete'te kralı öldürmeden kralın gözü önünde yükselişe geçip onu çaresiz bırakmak vardır.

19 yaşında hapishaneye düşmüş geçmişi ıslahevi olan hayatın yaşama kısmını henüz bilmeyen bir çocuk.Ecnebi diyarlarda hapishaneden sağ çıkmak istiyorsan gruplara katılman gerektiği gerçeğini OZ dizisinden iyi biliriz.Çünkü her türlü milletten insanın barındığı bu çatı altında söz sahibi olmak ve sözünün geçmesi önemlidir.Korunma vaadiyle de yeni gelenler maşa olarak kullanılır.Korsikalılar ve Araplar olmak üzere 2 farklı grubun olduğu hapishanede Korsikalıların tehditlerine boyun eğmek zorunda kalan Malik Arap liderini öldürmek zorunda kalmıştır.6 yıllık bir hüküm ve korunma olmadan mahkumiyetinin sonunun gelmiyceğini bildiği için bu infaz kararını uygulamaya razı olmuştur.Öldürmek sadece bir başlangıçtır ve pis işler Malik'in boynunun borcudur.6 sene vardır hapishaneden çıkmak için ve içerde olduğu dönemde Malik için gelişim önemlidir.Gelişim içinde farklılık varsa önemlidir.Arkasını sağlama almadan yükselmek çabuk düşmek demektir.Şans eseri değil planlı bir şekilde en tepeye çıkılmalıdır.Malik hapishanede ne iç hesaplamalarla, muhbirlerle uğraşan Korsikalılar'a bulaşır,ne de 'taşaklarıyla' düşünen Arap milletine benzemektedir.Zira Arap kelimesi paranın tersten yazılışıdır ve çok kez duyduğum bir laftır arapların para sevgisi.Malik'te kimi nasıl satın alıcağını bilen biridir.



"Her şey bir rüzgara bakıyor abi
bakma esrar çekip mayıştıklarına
bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar
bir gün yakacaklar Paris'i"

Hakan Albayrak


Filmde salt bir şekilde bir mahkumun yeraltında yükselişinden çok kimlerin yeraltı hayatını yaşadığı önplandadır.Yerüstünde Fransa'nın esas sahipleri ikamet ederken yerin altı ülkenin öteki çocuklarına emanettir.Göçmenlerle ilgili politikaları sebebiyle birçok kez eleştirilen Fransa'nın banliyölerinde 2005te yaşananlar halen hatıralarımızdadır.Bu nedenle göçmen sorunlarının Fransız sinemasında çok önemli bir yeri vardır.Dönem dönem La Haine gibi çok iyi yapımlara vesile olan bu sorunu Un Prophete filminde de görüyoruz.Fransız mahkumların tutulmadığı sadece göçmenlerin varolduğu bir hapishane.Keza gene hapishane dışında İtalyanlar ve Magripliler arasında esrar kaçakcılığı önplana çıkartılıyor.Şehir bir fransız şehri lakin konunun içinde gardiyanlar haricinde fransız bulmak oldukça zor.

Yönetmenliğini Jacques Audiard 'ın yaptığı,Malik rolünde Tahar Rahim 'in oynadığı Un Prophéte Bafta'da en iyi yabancı film ödülünü aldı.Oscar ödül törenlerinde Haneke'nin Das Weisse Band filmi ile en iyi yabancı dilde film ödülü için kapışıcak olan yapım zaman zaman durağan bir hal alsada senenin hiç kuşkusuz en iyi yapımlarından.


2009 yılında Woody Allen külliyatı ile dolu bir haftam vardı. Böylesi haftalar güzel olur, adamı tepeden tırnağa tartabilirsiniz. Kitaplarının kısa olmasından ve okunabilirliğinin yüksek olmasından dolayı rahat ve zevkli bir hafta geçirdim. Filmleri çok iş yapmıyor diye sanatçı olarak adlandırıldığını, her ikisinin de iftira olduğunu söyleyen bir adam. Deha diyenler var, ama bir deha için fazla kof bana sorarsanız.

Ölümsüzlüğe ulaşmayı eserleriyle değil, gerçekten ölmeyerek istiyordu bu yaşlıca yahudi. Filmlerinden çok fazla bahsetmeyeceğim, sonuç olarak bu sigarayanikları sadece paketteki sigaraların yanan oksijenle birleşmesi değil sadece, tarladan yapışkan tütünü toplayan ellerin gelişimine, o elin geçtiği yollara da bakmak lazım.

Deconstructing Harry adlı filmde kendi hayatını tiyatral yeteneklerinin son damlasına kadar kullanarak beyaz perdeye aktaran bu en zeki 3. yahudi lakaplı adam (1. Einstein, 2. Marx) bu filmi gerçekten izlenilebilir kılıyor farklı tarzıyla. Filmin zeka kokması kadar normal bir şey yok bana sorarsanız, onun tarzıyla eleştirmek gerekirse gerizekalılık veya banellik mi kokması gerekiyordu?

Kıyıda köşede kalmış toplumsal tespitleri kişisel bazda yapıp bize hakikaten öyle dedirten, farklı betimleme ve benzetme teknikleriyle oha dedirten bu adamın ABD'de hala en seksi erkekler arasında yer aldığını belirtmeden edemeyeceğim.

Bitirişi seks üzerine dediği en beğendiğim lafıyla yapmak istiyorum. Yaşlılığından dolayı seks hayatıyla dalga geçilmesi sık rastlanan bir durum zaten, bu da olayı kanıksamış durumda. En son ne zaman bir kadınla birlikte oldunuz sorusuna verdiği cevap:
En son bir kadının içerisindeyken, özgürlük anıtını dolaşıyordum.

M.Haneke'nin yönetmenliğini yaptığı filmlerde göze çarpan ilk unsur:Çıplak gerçekçiliktir.İnsanların yaşamından kendine konular çıkaran filmlerinin belirli bir sonu yoktur.Çünkü anlatmaya çalıştığı insan yaşamının bir evresidir ve iyi,kötü bir yere bağlamaya çalışılması gerekmez.Şehir hayatının düzensizliği,bu düzensizliğe alışmış insanın dayatılana ayak uydurması ve süregelen döngüde insanın çıkışı araması yönetmenin çoğu filminde üzerinde durduğu gerçeklerdir.İnsanın modern toplumda kendisine ve çevresine yabancılaşmasını durağan filmlerle anlattığı için ortalama sinema seyircisinin ilgisini çekmemesi onun döneminin en önemli yönetmenlerinden olduğu gerçeğini değiştirmez.Zira ortalama amerikan izleyicisine ulaşmak,anlatmaya çalıştıklarını net bir biçimde aktarabilmek adına popüler Hollywood oyuncularıyla yaptığı Funny Games'in remake çekimi de aynı başarıyı sağlamıştır.

Şiddeti sorgulayan ve sorgulanmasının gerekliliğini yapımlarında önplanda tutan Haneke şiddetin varolduğu sahnelerde onu salt bir şekilde bize sunmuyor.Şiddeti bizim içimizde var etmemizi ve onu sorgulamamızı istiyor.Yapımlarını hollywood filmlerinden ayıran en önemli özelliklerinden birisi budur.Ortalama gerilimli bir sinema filminde seri katilin işlediği cinayetlerde rahatsız olmayız çünkü o sahneleri yaşamımızın bir anına konumlandıramayız oysaki örneğin Funny Games filminde şiddeti uygulayan gençler ve aileyi daha sıradan buluyoruz ve kendi yaşamımızın değerini farklı yönlerden değerlendiriyoruz.Çünkü artık bizim gözümüzde şiddet meşrulaşmıştır.Bu nedenle yönetmenin "sizlere huzursuz seyirler dilerim" özdeyişi bu yönüyle anlam kazanmıştır.Kendisiyle yapılan bir röportajda sarfettiği "Kitaplar her zaman sinemadan daha etkilidir.Çünkü okuyucuya bi sey göstermez,hikayeyi kendi hayal gücüyle sekillendirmesine izin verir.Sinemada da bunu yapmak mümkün aslinda.Sinemada, o anki kare ille de gösterdigi seyi anlatmak zorunda degildir.Bazi yönetmenler halen bundan bihaber.Ne anlatiyorlarsa onu gösteriyorlar ve ne gösteriyorlarsa onu demek istiyorlar.Bu sanat değildir." cümleleriye Hollywood sinemasının bizlere sunduğu sinema anlayışına güzel bir gönderme yapmıştır.Sunduğu gerçekçiliği en çokta toplumsal düzensizlik,aile içi sorunlar ve adalet sistemindeki bozuklukları baz alarak çocuklar üzerinden anlatır.Son filmi Das Weisse Band'de çocuklara sunulan masumiyet gerçekliğini bizlere bir bütün olarak sunuyor.


Yönetmenin filmleri genel olarak şehir hayatı üzerinden bize ulaşmıştır.Masumiyeti sorguladığı Das Weisse Band ise köy hayatının içinden bizlere ulaşıyor.1.Dünya savaşı öncesi bir Alman köyünde yaşanılanlar filmin konusunu oluşturuyor.Köyün rahibinden herhangi bir evdeki hizmetçiye kadar herkesin belirli bir statüsü var ve insanları ayıran temel etken kim oldukları değil hangi statüde olduklarıdır.Çıkar ilişkileriyle örülmüş köyün duvarları baskıcı bir zihniyetle çocuklara saldırmaktadır.Çocuklara öğretilmeye çalışılan ise masumiyettir ve bunu hatırlatmak için kola takılan beyaz bir kurdelenin işe yarayacağından emindirler.Çocukların dini,ailevi baskılar ve toplumsal baskılar nedeniyle çocuk olmalarına izin verilmeden olgunluğa ulaşılması ve bu olgunluğa yaraşır şekilde hareket etmeleri beklenmektedir.Fakat köyde varolan sistemin çürümüşlüğü ve çıkar ilişkileri bu masumiyeti köyden götüreli çok olmuştur.Babası tarafından tecavüze uğrayan kızı düşünelim örneğin.Her seferinde babasının cinsel arzularına boyun eğmek zorunda kalan ve diğer yandan kardeşine annelik yaparken ona hangi masumiyeti öğretebilirsiniz veya neyin masumiyetini?Masum olmaları istenen çocukların büyüklerine yaşattkları şiddet ise şiddetin şiddeti doğurmasından kaynaklanmaktdır.En nihayetinde çocuklara masum olmayı öğretmeye çalışan fakat kendi gerçeklerini paspas altı yapan insanlar hangi masumiyetten bahsedebilir?Çocukları istismar eden yetişkinler bir bakıma bu çocukların önlerine konan hayatta kendileri gibi olmaya sevk etmektedir.İktidarda olanın küçük olanı ezmesi,suçu ona yüklemesi aile içinde dahi oluyorsa dünya düzeninde masumiyetten veya oluşturulabilicek dengelerden bahsedebilir miyiz?


Kola takılan beyaz kurdele anlamını yitirdikten sonra bu sisteme ayak uydurmaya başlayan çocukların köyde yarattığı şiddetin etkisini en çok halktaki tedirginlikten farkediyoruz.Baskıcı rejimin isyana süreklediği çocuklar gizliden gizliye uyguladıkları şiddetle en çok darbeyi iktidara vuruyordur.Kendi gerçeklerinden kaçan yetişkinleri tedirgin eden tek şey bilinmeyen şiddettir.Kendi içlerinde başlattıkları şiddetin kendilerini bulmalarından korkuyorlardır.Varolan düzenin uygulayıcıları olarak şiddetin sadece iktidara has birşey olmadığını farkederler.Beyaz kurdele ise masumiyetin imgesi olması dışında pek birşey ifade etmez.

Şiddetin,baskıcı sistemin toplumun alt kademe insanlarını isyana daha çabuk sürüklediği bir gerçek.Sorınları çözmek adına varolan yaraları eğer göz önüne çıkarmazsak ve bu yarayı kapatmak için çözüm üretmek yerine,yaranın üzerini kapıyorsak sorunlara çözüm üretmiş olmayız.Gerçekciliğe bağlı olarak Haneke'nin Das Weisse Band'de anlatmaya çalıştığı budur.Yönetmenin bir röportajında "Bana göre burjuva normlarından ayrılan her şey müstehcendir. İster cinsellik, ister şiddetle ya da başka bir tabuyla alakalı olsun, normu bozan her şey müstehcendir.Pornorgrafi ise tam tersidir, müstehcen olan her şeyi satılabilir bir mal haline çevirir, alışılmadık şeyleri tüketilen eşyalara dönüştürür.Bence günümüzde yarayı, toplumsal ve psikolojik yaralarımızı sarmaya yönelik her türlü çağdaş sanat pratiği pornografiktir. Bana kalırsa pornografi hayatın korkutucu, yalın, asi özelliklerini tüketilebilir nesneler konumuna indirgeyen propaganda filmlerinden ya da savaş filmlerinden farklı değildir. Propaganda, seks yapan iki insanı gösteren ev yapımı bir videoya kıyasla çok daha fazla pornografiktir." demiştir.Haneke toplumsal şiddetin kökenine inmeden bu şiddeti sonlandırılamayacağını bilir.1914 yılında kollarına beyaz kurdele bağlanan çocukların aynı şiddeti çok sonraları çocukluklarında yaşadıkları travmalar nedeniyle başka ırktan insanlara taktıkları simgesel bantlara etkisinin olmadığını söyleyebilir miyiz?Hayata karşı varolan öfkelerinin nedeninin çocukluklarından kalma olduğunu ve çocuk olmadan olgunlaşmalarının kendilerini hayata karşı yabancılaştırdığını inkar edemeyiz.Şiddetin kökeninde aile her zaman önemli bir yer tutar ve şiddeti çözmek için en baştan başlamak gerekiyor.Haneke Das Weisse Band filminde masumiyeti önplana çıkararak toplumsal bir yarayı üzerini örtmeden çözmemiz gerektiğini vurguluyor.

Invictus, 1990 yılında yaşanmış bir hikâyenin beyaz perdeye uygulaması olarak karşımıza çıkıyor. Film, Nelson Mandela’yı ve ülkesi için yaptıklarını konu alıyor. Yıllarca ırkçılığın hüküm sürdüğü Güney Afrika Cumhuriyeti’nde, siyasi tarihi baştan aşağı değiştiren bir liderin, bunları nasıl başardığını farklı bir açıdan anlatıyor. Normalde ülkeler lider değiştirdikleri zaman yasaları, kanunları, kuralları, açlığı, ekonomiyi falan değiştirmelerini beklersiniz ama Mandela bu konuya tamamen farklı bir perspektiften yanaşıyor. Önce hafızalardaki tabuları yıkmanın gerektiğini daha sonrada halkın spor ve sporcular üstündeki önyargılarını kırmaya çalışıyor. Normal olarak etrafındaki herkes bunu başlarda çok yadırgıyor, hatta kendi kariyerini tehlikeye attığını söylüyorlar ama o kendi gerçekleri doğrultusunda devam etmekte kararlıdır.

Dünya kupası öncesinde, Güney Afrika ile alakalı bir film izlemiş olmak gerçekten güzeldi. Sonuçta yıllar geçiyor, düzen değişiyor ama oradaki insanların içindeki spor sevgisini göstermesi, vurgulaması gerçekten güzeldi.

Film başladıktan sonra hikâyeye direk olarak girmiş bulunuyoruz. Mandela'nın hapisten çıkması, bakanlığa gelmesi, başlamasıyla film resmen başlamış oluyor.Daha sonra birtakım değişiklikler ve yeniliklerde bulunmaya başlayan Mandela'yı en fazla etkileyen olay Rugby takımının durumu.Yukarıda bahsettiğim gibi daha önceleri takımın üstüne yapışmış bir etiket var ve herşeyden önce bunun değiştirilmesi gerekmektedir.Kendisinin de daha önceleri bu takıma nefretle baktığından bahsediliyor ama daha sonra kendinden başlayarak herkesin bakışını bir anda değiştirmeye çalışıyor.134 dakikalık filmi eğer 2 ye bölmemiz gerekirse, ilk kısmının biraz daha hızlı hareket ettiğini görebiliriz.Olaylar bir anda gelişiyor, bir anda yenilikler yapılıyor ve 2. yarısına doğru asıl işlenilmek istenen hikayeye başlıyoruz.

2. yarıda bol bol rugby izleme imkânı sunmuş yönetmen C.Eastwood. Çekimler konusunda çok iyi düşüncelerim yok ne yazık ki. Aynı açılar biraz fazla kullanılmış gibi duruyor, ama sonuçta bütün olarak bakıldığı zaman, stadyum efektleri, seyircilerin çoşkusu ve rugby maçının inandırıcılığı üst seviyede tutulmuş.


Final maçı geldi, artık herkes başarıların en büyüğünü bekliyor... Tam burada kişisel olarak bir anlam yükleyemediğim ve gerçekliğini bile sorguladığım bir olay oldu. Stadyuma doğru bir jumbo-jet uçağı yaklaşır. Herkes bunun bir dalış olduğunu düşünmektedir. Aslında çok basit, bir destekden daha fazlası olamaz çünkü filmin bitmesi anlamında gelirdi. Biraz gereksiz kaçmış.

Bunun dışında bu takımın koçu nerede diye kendinize sorabilirsiniz. Filmin başlarında antrenmanlarda ve baya fark yedikleri maçlardan sonra ortaya çıkar gibi oluyor ama daha sonra en önemli maçlarda kendisi kayıp. Takımı, takımın kaptanı yönetiyor resmen. Tabi durum böyle olunca duygusal ve ateşli konusmalar Matt Damon'a kalmış ve ekmeğine yağ sürülmüş. Taktikleri, gereken duygusal motivasyonu hepsini kendi başına hallediyor ve daha etkin bir rol almış.

Filmin genelinden bahsetmeye devam edelim. Eastwood daha önce çektiği Million Dollar Baby, Mystic River ve Letters from Iwo Jima filmlerindeki bütün deneyimlerini toplamış ve buraya aktarmış. Olayları iteklemek yerine yavaş yavaş işlemiş ve ayrıntılara biraz fazlaca yer vermiş. Bunun dışında çok kuvvetli bir konu seçmiş. İşleniş sırası olarak da insanları rahat rahat etkileyebilecek bir film. Zaten ''en iyi yönetmen'' dalında oscar adayı olcağını söylememize gerek yok.

M.Freeman'dan bahsetmemek olmaz. Birçok yerde okumuştum, Freeman ölmeden önce mutlaka Mandela'yı canlandırmak istediğini heryerde söylüyordu. Kendisi mimikler, surat ifadesi ve vücut dengesi olarak Mandelaya fazlaca benziyor. Bunun yanına aksanı da eklediğimiz zaman inanılmaz bir iş çıkardığını görebiliyoruz. Okuduğum üzere bu rol için çok uzun zaman çalışmış, birçok kaset izlemiş, hareketleri tek tek analiz ederek kendine uyumlu hale getirmiş. Kısacası rol yapmak yerine, direk kendisi olmak istemiş. Kendisi verdiği bir demeçte bu konu hakkında şunları belirtmiş;

"I wanted to avoid acting like him; I needed to BE him, and that was the biggest challenge. When you meet Mandela, you know you are in the presence of greatness, but it is something that just emanates from him. He moves people for the better; that is his calling in life. Some call it the Madiba magic. I'm not sure that magic can be explained."

Sadece Freeman için izlenmesi gereken bir film diyebilirim.''en iyi erkek oyuncu'' dalında sadece aday olmakla kalmayıp, en güçlü adaylardan biri olacağı konusunda şüphem yok. Normalde bu tarz lider rolünü oynayan oyuncular oscarda bana hep şanslı gelmiştir. Mesela aklıma en güçlü örnek ''The Last King of Scotland'' filminden Forest Whitaker geliyor.

Zayıf halka Matt Damon'a gelelim. Çok yapmacık kalmış. Çok güzel bir senaryoya, süper anlatıma ve Freeman'ın yanına bile yaklaşamayan bir performans izledim kendisinden. Role adapte olamamış ve ne yapacağını bilemeyen bir karakter görünümünde. Aslında buna yol açan belki de Freeman'ın inanılmaz performansının etkiside olabilir ama Damon baya bir sönük kalmış. Kimilerine göre ''en iyi yardımcı oyuncu'' oscarının en büyük adaylarından biri, ama bence bu ödüle ancak layık olabilir. Tabi bunlar daha hiçbir şey görmeden, bütün adayları izlemeden yapılmış olan öngörü konusmaları ama gene de fikir sağlaması açısından önemli.

Ana temamız sporun insanları nasıl etkileyeceğini ve bakış açılarını nasıl değiştirebileceği üstüne. Konu süper bir şekilde işlenmiş ve inanılmaz mesajlar gönderilmiş film sırasında. Sporun insanları nasıl birleştirdiğini ve tabuları yıktığını süper anlatmışlar. Bunun dışında intikam duygusuna süper gönderme yapmışlar. İntikam almanın normalde ne kadar basit olduğunu herkes bilir, ama işi intikam almadan çözme yoluna gitmek bu filmde öyle güzel anlatılmış ki, başta buna karşı çıkan, isyan edenlerin bile bir bir fikirlerinin görüştüğünü görebiliyorsunuz. Duygusal bakış açısının değişmesi de diyebiliriz buna.

Kaç dalda oscar adayı olacağını tam olarak kestirmek zor, diğer filmleri izledikten sonra, biraz daha net yorum yapma şansımız olacaktır.

Bir ilave bilgi daha ekleyerek yazıyı bitirelim.'invictus': Latince bir kelimedir. Malup edilemeyen, yenilmez anlamındadır... İngilizceye de ' invincible ' olarak geçmiştir...

KONUK YAZAR: UnjustLucifer
http://dvdmovieworld.blogspot.com/

Birer proje haline gelmiş yaşamların günümüz insanını kalabalıklaşan şehirlerde kişiyi kendi yalnızlığına itmesi ve kapitalist düzenin çarklarına uyum sağlayan insanın sisteme karşı gelememesi ve kaderine boyun eğen bir yaşam sürmesi günümüz toplumunun en büyük sorunlarındandır.Bu farkındalığı anladıktan sonra teoride elden birşeyin gelmemesi ise insanın sisteme karşı öfke duymasına yol açar.


Günümüz erkeğinin futbola gönül vermiş olan kısmının (hepsi değil tabi) bu öfkeyle başa çıkma tarzına bir göz atmak gerek.Chuck Palahniuk'un nadide eseri Fight Club'ta bizlere sunduğu Tyler Durden ve çevresindeki müritleri sisteme karşı olan insanların isyanlarını başka bedene şiddet uygulayarak çözümler ürettiğine veya anarşik hareketlerle sistemli olarak yakıp yıkmanın içlerindeki öfkeyi dindirdiğine,hayat düzleminde olamadıkları,elde edemedikler değerlerden uzaklaşmak için sisteme uymayarak sistemle savaşmanın en temel görevleri olduğuna kendilerini inandırmışlardı.Konunun esas kısmına gelirsek bu ideolojinin benzer taraflarını futbol taraftarları arasında da görüyoruz.Salt takım sevgisiyle açıklanamayacak olan aynı şehrin insanları arasındaki gerginliklerde esas nokta hayat kavgasının insanı çaresiz bırakması ve bu düzenle baş edemediğinde hıncını çıkaracağı birşeyler arayan insanın fitili ateşlemesidir.Futbolun içindeki en önemli husus olan taraftarın genel olarak Britanya'da adına holiganizm denilen şiddet olaylarına karışmaları;sosyal hayatın çökmesi,yalnız kalan insanın aynı değerlere sıkı sıkı sarılan ama o değerlerin bu birliktelik için sadece araç görevini gördüğü gruplara girmeleri ve en önemli nokta sistemin zorladığı birey olmanın önüne geçmeye çalışmak.Çünkü çoğu kişinin yaşadığı hayata karşı bir sitemi vardır.Sosyal statü olarak iyi yerde olmak çare değildir.Çünkü sosyal statü olarak ortalama üstü yaşayan insanlarında sisteme uyarak bu noktaya geldikleri ve içlerinde olmak istediklerine karşı bir özlem ve onu bu hale getiren hayata karşı bir kin beslemişlerdir.Sanayi Devriminden itibaren kapitalizmin içimize işlediği yaşamların birer plan olması,1950'li yıllardan sonra daha fazla önem kazanmış olan kariyer planları günümüz erkeğini bu hale getirmiştir.

Futbolda ki şiddetin bizlere beyazperde de ki tezahürü ise çoğu futbolseverin bildiği üzere Green Street Hoolingans'tır.Harvard'dan suçu olmadığı halde sistemin patronları zarar görmesin diye atılan ve sistemin çarklarına yenilmiş biri olarak içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmak adına soluğu İngiltere'de ablasının yanında alan 'football'a 'soccer' diyen Matt Buckner'ın tribün gruplarıyla tanışması ve onlarla olmanın verdiği özgüven ile hayata karşı öfkesini farklı tribün gruplarının bireylerine saldırarak çıkardığını anlatan bir filmdir.Hayatının 20-25 yılı boyunca Milwall-West Ham düşmanlığından habersiz olarak yaşayan birisinin bu gruplar arasındaki kavgalara salt futbol sevgisi yüzünden katılmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz.Sonuçta Matt'in kendini ispat etme düşüncesi savurduğu tekme ve yumrukların karşısındaki insana değil sisteme atılmış birer darbe olarak görmesini sağlıyor olabilir.Çoğu kişinin son sahnelerinde ölüm olduğu için holiganizmi kötülemeyi amaçlayan eğitici bir film olduğunu düşünsede benim bu yapımdan çıkardığım sonuç futbol içindeki şiddetin nedenleridir.Çünkü dediğim gibi aynı şehrin havasını soluyan sadece farklı renklere gönül veren insanların futbol dışı etkiler nedeniyle şiddete başvurdukları çok açıktır.Sonuçta futbol taraftarlığı bir din gibidir.Çevresel faktörlerin etkisinde renklere gönül verilir.Nedeni ve niçini olmayan bir tutkudur.


Aynı şekilde GSH öncesi çekilen fakat beklenen etkiyi yapamamış olan The Football Factory'de benzer konular üzerinden futbol içindeki şiddet,taraftarların birlikteliği ve seyirci profilini anlamamız adına es geçilmemesi gereken yapımdır.İnsan hayatının seyrinin çekilen kuralar sonucunda değişebiliceğine örnektir.Filmden bir replikle alıntılayacak olursak;


''Cumartesi günü başka ne yapacaksın?Koltuğunda oturup pop idollere mi attıracaksın?Sonra karının bakışlarından kaçınmaya mı çalışacaksın sekssiz evliliğinde mücadele verirken?Sonra paranı kebap, meyve makinesi ve bozukluklara mı dönüştüreceksin?Gülmek için bunu siktir ederim.Onun yerine ne yapacağımı biliyorum.Tottenham deplasmanı.Bayılırım.''


Beklentilerin uzağında kalan 70li yıllarda gençler arasında sivrilmek adına taraftar gruplarına üye olmak ve deplasman yolculuklarını anlatan punk ve futbolun içiçe geçtiği 2009 yapımı Awaydays filmi de mevcuttur.Fakat anlatmak istediklerini belli bir düzleme yerleştirememesi ve havada kalan bir senaryoyla holiganizmin çıkış noktalarını anlatabilicek bir film heba olmuştur.

Mevzu ile ilgili tüm yapımların futbolun beşiğinde taraftarlığın bireyselden öte gruplar halinde yaşandığı bir yerden çıkmış olması elbetteki rastlantı değildir.Anlatılmak istenen ile anlaşılan genel itibarı ile aynı olmasa da futbolu stad dışında yaşayanları anlatmak için yararlı yapımlardır.Şiddetin nedenini sorgulamaya çalışarak bunun meşrulaştırılması çabalarında olan biri olduğum düşünülmesin.Benim üzerinde durduğum sadece 'neden' kısmı.Söylemeye çalıştıklarımın çoğu,futbola gönül verenlerin farkında olduğu konulardır.Esasında sözüm futbolu 22 kişinin bir topun peşinden koşması ve taraftarlığı deli işi olarak gören kesimedir yani "futbolun hayata fena halde benzediğini" göremeyenleredir.


82. Oscar ödülleri adayları bugün düzenlenen bir basın toplantısıyla Anne Hathaway ve Akademi Başkanı Tom Sherak tarafından açıklandı. Uzun yıllardır 5 filmin yarıştığı En İyi Film dalında bu sene sürpriz bir şekilde 10 aday yarışıyor. İşte bu senenin adayları:

En İyi film

The Hurt Locker/Ölümcül Tuzak
Avatar
An Education
District 9/ Yasak Bölge 9
The Blind Side
Inglourious Basterds/ Soysuzlar Çetesi
A Serious Man
Up/ Yukarı Bak
Up in the Air/ Aklı Havada
Precious: Based on the Novel Push by Sapphire

En İyi Yönetmen

James Cameron (Avatar)
Kathryn Bigelow (The Hurt Locker)
Quentin Tarantino (Inglourious Basterds)
Lee Daniels (Preciosus)
Jason Reitman (Up in the Air)

En İyi Erkek Oyuncu

Jeff Bridges (Crazy Heart)
George Clooney (Up in the Air)
Colin Firth (A Single Man)
Morgan Freeman (Invictus)
Jeremy Renner (The Hurt Locker)

En İyi Kadın Oyuncu

Sandra Bullock (The Blind Side)
Helen Mirren (The Last Station)
Carey Mulligan (An Education)
Gabourey Sidibe (Precious)
Meryl Streep (Julia & Julia)

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Matt Damon (Invitus)
Woody Harrelson (The Messenger)
Christopher Plummer (The Last Station)
Stanley Tucci (The Lovely Bones)
Christopher Waltz (Inglourious Basterds)

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Penelope Cruz (Nine)
Vera Farmiga (Up in the Air)
Maggie Gyllenhaal (Crazy Heart)
Anna Kendrick (Up in the Air)
Mo'Nique (Precious)

En İyi Animasyon

Coraline (Henry Selick)
Fantastic Mr. Fox (Wes Anderson)
The Princess and the Fog (John Musker and Ron Clements)
The Secret of Kelles (Tomm Moore)
Up (Pete Docter)

En İyi Orijinal Senaryo

The Hurt Locker (Mark Boal)
Inglourious Basterds (Quentin Tarantino)
The Messenger (Alessandro Camon ve Oren Moverman)
A Serious Man (Joel Coen ve Ethan Coen)
Up (Bob Petersan, Pete Docter)

En İyi Uyarlama Senaryo

District 9 (Neil Blomkamp and Teri Tatchell)
An Education (Nick Hornby)
In the Loop (Jesse Armstrong, Simon Blackwell)
Precious (Geoffrey Flesher)
Up in the Air (Jason Reitman, Sheldon Turner)

En İyi Yabancı Film

Ajami (İsrail)
El Secreto de sus Ojos (Arjantin)
The Milk of Sorrow (Peru)
Un Prophete (Fransa)
The White Ribbon (Almanya)

En İyi Görüntü Yönetmeni

Avatar
Harry Potter and the Half-Blood Prince
The Hurt Locker
Inglourious Basterds
The White Ribbon

En İyi Sanat Yönetmeni

Avatar
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
Sherlock Holmes
The Young Victoria

En İyi Kostüm

Bright Star
Coco Before Chanel
The Imaginarium Of Doctor Parnasus
Nine
The Young Victoria

En İyi Belgesel

Burma VJ (Anders Østergaard)
The Cove (Louie Psihoyos)
Food Inc. (Robert Kenner and Elise Pearlstein)
The Most Dangerous Man in America: Danniel Ellsberg and the Pentagon Papers (Judith Ehrlich and Rick Goldsmith)
Which Way Home (Rebecca Cammisa)

***

Bu yıl 82.'si düzenlenecek ve Alec Baldwin ile Steve Martin’in sunacağı Oscar Ödül Töreni, 7 Mart Pazar gecesi (Pazartesi sabahı) NTV ve CNBC-e’den canlı yayınlanacak. Tahminlerimizi ödül törenine yakın bir tarihte yazarız artık. Dileyen tabii şimdiden tahminde bulunabilir.


Zaten SİYAD'ın sitesinde verilen yıldızlara bakıldığında görülen durum, ödüllerede yansımış. (Hayat Var 3.48, Vavien 3.00) Reha Erdem'in 'Hayat Var'ı en iyi film ve en iyi yönetmen dahil 4 ödül kazandı. Diğer dallarda da genel olarak beklenen isimler kazandı ödülleri. Kişisel olarak beklenenler olmayabilir ama kazandığı için şaşırılacak isimler değil hiçbiri. Vavien benim gözümde her şeyi güzel olan ama bir türlü çok sevemediğim, en iyi olamayan filmlerden birisiydi. Ödüllerden SİYAD üyelerinin de benim gibi düşünmüş olduklarını söyleyebilirim. Ödül tahminlerimden de altı tanesini de bilmişim. Ödüllerin tamamı şöyle:

42. SİYAD ÖDÜLLERİ
EN İYİ FİLM
HAYAT VAR (Yapımcı: Ömer ATAY)
EN İYİ YÖNETİM
Reha ERDEM (Hayat VAR)
CAHİDE SONKU EN İYİ KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Binnur KAYA (Vavien)
EN İYİ ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Nadir SARIBACAK (Uzak İhtimal)
EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU PERFORMANSI
Büşra PEKİN (Neşeli Hayat)
EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU PERFORMANSI
Settar Tanrıöğen (Vavien)
MAHMUT TALİ ÖNGÖREN EN İYİ SENARYO
Engin GÜNAYDIN (Vavien)
EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETİMİ
Florent HERRY (Hayat Var)
EN İYİ MÜZİK
Atilla ÖZDEMİROĞLU (Vavien)
EN İYİ KURGU
Reha ERDEM (Hayat Var)
EN İYİ SANAT YÖNETİMİ
Elif TAŞÇIOĞLU (Vavien)
EN İYİ BELGESEL
5 NO’LU CEZAEVİ (Yönetmen: Çayan DEMİREL)
EN İYİ KISA FİLM
CENNETTE DE ÖLÜM VAR (Yönetmen: Savaş BAYKAL)
AHMET ULUÇAY UMUT ÖDÜLÜ
Melih SELÇUK
ONUR ÖDÜLLERİ
Sezer SEZİN
Süleyman TURAN
Vedat TÜRKALİ
TUNCAN OKAN EMEK ÖDÜLÜ
Atilla DORSAY
EN İYİ YABANCI FİLM
AÇLIK-HUNGER (Yönetmen: Steve McQUEEN; İthalatçı: KUZEY FİLM)