12. si düzenlenmesine rağmen, benim ilk kez katıldığım bir organizasyondu Sinema - Tarih Buluşması. Daha önce hiç filmini izlemediğim ülkelerden film izleme şansını vermesi ve biletlerin 4 Tl olması 11-17 Aralık tarihlerinde Alkazar sinemasında olmama sebep oldu. Darbaraye Elly / About Elly, El Secreto De Sus Ojos / The Secret in Their Eyes, Original, De Laatste Dagen Van Emma Blank / The Last Days Of Emma Blank, Daniel & Ana gibi bazı istediğim filmleri izleyemedim ama yinede güzel geçti benim için.


Francis Ford Coppola'nın son filmi olan Tetro, festivalin en beklenen filmlerinden biriydi herhalde. Benim girmem gereken bir dersimin iptal olması sonucu, kendimi filme girerken buldum. Açılışındaki ışık oyunları ile iyi bir film olduğuna dair sinyalleri veriyor ve oluyorda. Küçük kardeş Bennie 'nin uzun zamandır görmediği abisini aramaya gitmesi ve tekrar bir aile olma çabasını anlatıyor film. Vincent Gallo, Maribel Verdu ve Alden Ehrenreich başrolleri oluşturuyorlar. Vincent Gallo haricinde oyunculuklar harika diyebilirim ama Vincent Gallo karaktere tam uymamış gibi geldi bana. Her türlü duyguyu içinde barındırıyor film ve teker teker yaşatıyor size bu duyguları. Gölgeler ve aynalarla yapılan oyunlarda filme ayrı bir renk katmış. Siyah-Beyazın yakıştığı nadir filmlerden biri benim için.

Phantomschmerz / Phantom Pain konusu, yönetmeni veya oyuncuları açısından benim için pek bir önem ifade etmiyordu ama Alman filmi olması, benim gibi almanca öğrenen biri için filmi kesin gidilecekler listesine ekleyiverdi. Phantomschmerz, bacak kesilmesi gibi durumlarda, hastanın ameliyattan sonra rüyalarında bacağı kesilir gibi duyduğu acılar için kullanılan bir terim. Türkçeye Acının Hayaleti olarak çevrilmiş. Til Schweiger, Jana Pallaske, Stipe Erceg gibi oyuncuları barındıran film, Matthias Emcke'nin ilk uzun metraj denemesi. Hayatı zaten yeterince dağınık olan bisikletçi Mark'ın, uğradığı bir vur-kaç yüzünden sol bacağını kaybetmesinin ardından tekrar hayata tutunmaya çalışmasını anlatıyor film. Aşırı derecede dağınık ilerliyor film. Senaryo sanki defalarca farklı şekilde yazılıp sonradan her birinin iyi yanları alınmış gibi duruyor. Sıra sıra dizilmiş olayları izliyoruz sadece. Oyunculuklar diğer unsurlara göre gayet başarılı ama olağanüstü denilecek bir tarafları yok malesef. Filmin en büyük artısı ise açılışı Sia - Breathe Me ile yapması. Kısacası benim açımdan eğitici ama hafif sıkıcı bir deneyim oldu.

Robert Glinski'nin yönetmenliğini yaptığı Swinki / Piggies, festivalin en iyilerinden biriydi bana kalırsa. Polonya'nın Almanya sınırındaki bir kasabasındaki gençlerin komşularının özendikleri hayatlarını yaşamak için aradıkları çıkış yolları ve bu arayışta düştükleri durumları anlatıyor film. Başrol oyuncusu Filip Garbacz'ın olağanüstü performansı sayesinde film bir üst seviyeye çıkıyor. Klasik bir küçük kasabadan kurtulmaya çalışan gençlerin hikayesi olmuyor film, senaryo ve yönetmeninde başarısıyla. Her ne kadar güzel olsa da, bahsettiği konularda biraz daha derine inmeyi başarsa çok daha etkileyici olmayı başarabilecek aslında. Sahne devamlılığı konusunda ise biraz sorunu varmış gibi geldi ama çekilen sahnelerin zorluğu ve başrolünün yaşı göz önüne alınınca, olur o kadar denilebilir. Sonuçta izlenmeyi hak eden bir yapım çıkarmış ortaya yönetmen. Başrolü Filip garbacz ise hem Karlovy Vary'den hem de Polonya F. F.'den ödül almış.


Beğendiğim filmlerden bir diğeride Demain dès l'aube / Tomorrow at Dawn oldu. Yönetmeni Denis Dercourt'un bir önceki filmini de izlemiş, beğenmiştim. İkisi arasında tarz olarak pek bi' farklılık yok ama güzel bir film ortaya koymuş yine. Kendisinin de müzisyen olmasından kaynaklı olsa gerek izlediğim her iki filminde de piyanist olan bir ana karakter vardı. Filmin konusunu ilk okuduğumda hayalimde canlandırdığım film bambaşkaydı. Bu kadar teferruatlı bir film beklemiyorum açıkçası. Piyanist Mathieu, annesinin rahatsızlığı nedeniyle hastaneye yattığı süre boyunca kardesi Paul'e göz kulak olmak için, eski evlerine taşınır. Paul de bir süredir devam ettiği Napolyon Dönemindeki savaşları canladırma işini takıntı haline getirmiştir. Onunla aynı kafadan yüzlerce insan, haftasonları buluşup, savaşları yeniden canlandırmaktadırlar. Paul'ün ısrarı üzerine, bu toplantılardan birine Mathieu da katılır ama bilmiyodur ki bu oyundan istediği zaman çıkamayacaktır. Gerilimi sonuna kadar size hissettiren bir film olmuş. Bunda senaryonun başarısından çok iki başrol Vincent Perez ve Jeremie Renier'ın çok çok iyi performanslarının payı var. Yönetmenin müzsiyen olması, müziklere yansımış tabiki. Düellolar ve müziği çok iyi harmanlayıp sunmuş önümüze, izlerken etkilenmemek, havaya girmemek elde değil. Kısacası "Ne insanlar var yahu" düşünceleri eşliğinde izlenen, başarılı bir film olmuş.

İzlediğim ilk Macaristan yapımı film olan Utolsó idök / Lost Times'ı pek beğendiğim söylenemez ama Macar sinemasını merak ettirme açısından başarılı oldu sayılır. Yönetmenin aynı zamanda senarist yani Áron Mátyássy'in sammiyetine bir türlü inanamadım film boyunca. Birkaç filmi bir araya getirmiş gibi geldi bana. Taşrada geçen, ana karakterlerden birinin otistik olduğu, diğerinin ' o kahrolası küçük kasabadan' çıkış yolları aradığı, içinde tecavüz olan ... filmlerin tuttuğunu görüp yapılmış bir film gibi geldi bana her saniyesi. İçinden gelen yerine, tutması mümkün olan bir film yapmak istemiş bence. Filmin müziklerinin çoğunluğunun ( belkide sadece onlar aklımda kaldı, tam bilemiyorum) ingilizce olması filme hiç yakışmamış bence, özelliklede filmin adının verildiği şarkının. Bunların dışında otistik karakteri canlandıran kız biraz aşırıya kaçıyor gibiydi ama diğer oyuncular genç olmalarına rağmen, iyi oynamışlar. Birde ufak bir ayrıntı vericek olursam, filmde kullanılan yolcu otobüsü, şu anda İstanbul'da kullanılan 2 tür kırmızı belediye otobüslerinden biriymiş. Koltuklu haliyle ben pek benzetemedim ama arkadaşım kendinden çok emin konuştu.

İlk uzun metraj filmiyle tanıştığım bir diğer isim Mona Achace oldu. "L'Elégance du Hérrison" adlı kitaptan uyarlanmış Le hérisson / Hedgehog. Kitabını bilemeyeceğim ama filmi çok güzel olmuş. Senaryo üzerinde çok uğraşılmamış ama kötüde olmamış. Karakterler üzerinden giden bir film "Le hérisson". Yönetmenin karakterleri oluşturmadaki ve bir o kadar önemli olan doğru oyuncu seçimindeki başarısı filme çok şey katmış. 12. yaş gününde intihar etmeyi düşünen, büyük akıllı, küçük bedenli Paloma Josse, apartman görevlisi Renée Michel ve apartmanın yeni ev sahibi Kakuro Ozu'nun evdeki yaşamlarını ve birbirleriyle olan ilişkilerini anlatıyor film. Çok sade ve içten karakterler oluşturulmuş. Onları sevmek ve empati kurmak hiç zor olmuyor, böyle olunca filmden alınan zevk kat kat artıyor. Küçük oyuncu Garance Le Guillermic'i ağzınız açık bir şekilde izlememek imkansız. Büyümüşte küçülmüş dediğimiz çocuklardan birini değil (zaten hiç sevmem öyle çocukları) harbiden yetişkin birinin görüşlerine sahip ve o kadar olgun bir karakteri çok başarılı bir şekilde canlandırmış. Diğer performanslarda çok iyi ama Garance Le Guillermic'in gölgesinde kalmaktan kurtulamıyorlar malesef. Kaire Film Festivalinde almadık ödül bırakmamış. Zaten bırakmasın da.


İzlediğim yedi film arasından en beğendiğim ise Flickan / The Girl oldu. Yine ilk filmini çeken bir yönetmen (Fredrik Edfeldt) ve yine çok başarılı. Bu sene ilk filmlerin yılı oldu neredeyse. Aliesi bir yardım programıyla Afrika'ya gidip, 10 yaşından küçük olduğu gerekçesiyle küçük kızı evde halasıyla bırakır. Halasının tanıştığı bir adamla çekip gitmesinin ardından, küçük kız kendi başının çaresine bakar. Bu arada komşuları ve edindiği arkadaşlar sayesinde yetişkinlerin hayatlarını tecrübe eder. Bütün bir filmin yükünü başroldeki kız çok başarılı bir şekilde taşıyor. Bütün olayları onun penceresinden izliyoruz. Bu yaşta bu kadar ağır bir rolün altından çok iyi kalkmış. Film oldukça sade ama bir o kadarda etkileyici. Senaryoda çok iyi yerlere temas edilmiş ve çok güzel ayrıntılar oluşturulmuş. Bu kadar güze film ödülsüzde kalmamış tabiki. Berlin ve Atina'dan ödüllerle dönmüş. Kuzey taraflarının filmlerini sevenler için güzel bir öneri olur.


-Sonra o ne öyle prensler,prensesler,şatolar,matolar.Gençleri zenginliğe özendiriyorlar ondan sonra gelsin hortumculuk,gelsin hırsızlık.

-Ama abi böyle masum masallar filanda vardı.Günahlarını almayalım.

-Dünyayı bok götürüyor be oğlum.Masallar mı masum olucak Selim?


Beyazperdede siyaset,sınıf ayrımcılığı gibi konularını işleyen insanlık dramlarına sıkça rastlarız özellikle de bunu çocukların gözünden anlatan yapımlar konuyu daha etkin bir anlatım sanatına dönüştürürler.Machuca'da bu insanlık dramının Şili ayağını bizlere aktarıyor.Şili'de 11 Eylül 1973 yılında gerçekleşen ordunun kontolü ele almasına doğru giden yol ve etkilerini burjuva çocuğu Gonzalo ile fakir ailenin çocuğu Machuca'nın etrafında akseden olaylarla anlatıyor.Filmle ilgili bilgi vermeden önce konuyu anlamak açısından Şili'de dönemin şartlarını bilmek gerek.

Salvador Allende 1970 yılında Şili'de ki seçimlerde halkın %36.3'lük oyunu alarak iktidara gelir.Sosyalist bir partinin dünyada ilk kez seçimlerle devlet yönetimine gelmesi açısından çok önemlidir.Endüstrinin devletleştirilmesi (bakır ihracatı özellikle) ve toprakların yeniden dağıtılması Şili'de reformların başlangıcıdır.Ekonomik reformlar ilk yıl başarılı olmuştur ve Şili ekonomisi %8.6 oranında büyümüştür fakat 1972'de büyüme devam etmemiş ve enflasyon %140 çıkmıştır.Bununla birlikte karaborsa ve yiyecek kıtlığı Şili'de baş göstermiştir.Buna rağmen 1973 seçimlerinde Allende seçimlerde oyunu %43e kadar çıkarmış ve halkın desteğini bir kez daha almıştır.Yalnız durumdan hoşnut olmayan muhafazakarlar, milliyetçiler ve Hristiyan demokratlar birleşerek Demokratik Koalisyon'u kurdular.Şili meclisinde Allande aleyhine
propagandalar yapıp anayasayı delmekle suçlamış ve ülkede
diktatörlük kurmakla suçlamışlardır.Çözüm önerileri ise ordunun yönetime el koyması ve demokrasinin yeniden sağlanması idi.11 eylül 1973 tarihinde ABD'nin de desteğini alarak ordu yönetime el koymuştur.Darbe sonrası ABD dışişleri bakanı Henry Kissinger'ın söyledikleri de son derece manidardır. "Ülkesinin insanlarının sorumsuzluğu yüzünden bir ülkenin komünist olmasına seyirci kalamayız. Meseleler, Şilili seçmenlerin kararına bırakılamayacak kadar önemlidir." Kaderin cilvesi bir başka 11 Eylül Abd'de farklı bir olaya tarih olmuştur.


Konuyu kısa bir özetle idrak ettiğimize göre filme geçmek gerek.Sınıf ayrımcılığını işliyor dedik en başta.Sosyalist bir hükümetin ilk olarak onaracağı durumlardan biridir sınıf ayrımcılığı ki Gonzalo ile Machuca'nın arkadaşlığını başlatan da kendi içinde bu sınıf ayrımını bitirmek için fakir öğrencileri de bünyesine katan Şili'nin en iyi okullarından biridir.Peder McEnroe sosyal hayattaki sınıfların öğrenciler arasında baş göstermemesi adına yoğun çaba sarfediyor fakat her okulun olmazsa olmazı başı bozuk zengin çocuğu her daim ortamı gerer.Zengin öğrencilerin fakirlere ihtiyatlı yaklaşması ve onları aralarına almaması bireylerin sınıfsal reflekslerinin kişilikleri oturmadan şekillendiğini gösteren bir durum.Buna rağmen Gonzalo ve Machuca ilk etapta iyi bir arkadaşlığın başlangıcını yapmışlardır.İlk cinsellik keşifleri,burjuva dünyasının kokuşmuş yaşama biçimi ve Gonzalo'nun sosyalist yanlıların gösterilerinde Machuca ile birlikte henüz birşeyleri bilmesede yaşadığı coşku ilk etapta filmin bize sunduklarından.

-Çocuklar ve sarhoşlar yalan söylemez

Fakat sınıf ayrımı çocukları aynı bina altına sokunca ortadan kaldırılan birşey değil.Onlardan arkadaş olmaları istense bile bu arkadaşlığı sürdürmek çok zor olucaktır.Değişen Şili,baskılar,her geçen gün kıtlığın baş göstermesi ve çocukların çocuk olmasını engelleyen bireyler.Okul çatısı olmadığında tekrardan seyrine devam eden hayatlar olucaktır çünkü çocuk bile olsalar hayatları ayrı yönde ilerlemektedir.Machuca'nın sarhoş amcası durumu yeğenine gayet iyi özetliyor.


-Bu kim?
-Arkadaş.
-Senin şu arkadaşların...5 sene içinde arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun? Üniversiteye başlayacaklar ve sende tuvaletleri temizliyor olucaksın.10 yıl sonra arkadaşlarının nerede olucağını biliyor musun?Babalarının şirketlerinde çalışıyor olucaklar ve sen hala tuvalet temizliyor olucaksın.15 yıl sonra arkadaşların babalarının şirketlerinin sahibi olucaklar ve sen tahmin et ne yapıcaksın?...hala tuvalet temizliyor olucaksın.Arkadaşlar o zaman adını bile hatırlamayacaklar.



Yönetmen Andres Wood siyasi olayları sadece belirli noktalarda gösterilerle,fakir evlere asılan posterlerle veya darbe döneminde askeri rejimin okulda eğitimi ele alışından dem vurarak anlatıyor fazla karamsarlık etkisi yaratmadan olaylar genel hatlarıyla ele alınıyor.Bizlere çocukların dünyasını sunuyor,iki ayrı dünyanın çocuğunun farklı dramlarını anlatıyor.Gonzalo'nun dramı Machuca'nın dramına göre pasif kalıcaktır elbette.Sonuçta sindirilmeye çalışılan fakir,izbe evlerde tuvaleti bile olmayan barakalarda yaşayan gün gelecekte kötü talih ters dönücek diye bekleyen bir halkın üyesi Machuca.

Okulda şiddet azalmaz,darbe yaklaştıkça Şili'nin genel durumunu bir okul üzerinden genelleyebiliriz.Burjuva'nın kendini diğer insanlardan üstün görme çabaları,fakir ailelerin ufak beklentilerini bile sonuçsuz bırakıyor.Sınıf farklılığı olduğu için aynı çocukları elma ve armut olarak iki ayrı kategoriye ayıranlar bile çıkıyor.Peder McEnroe herşeye rağmen Allande gibi burjuvanın isteklerine,ataklarına göğüs geriyor.Burada yönetmen Şilinin yaşadıklarını okul çatısı altında dramatize etmeden sembolize bir şekilde bizlere sunuyor.Sonrasında Allande gibi McEnroe'da okulda eğitimi komutanlara bırakmak zorunda kalıyor.Kendi deyimiyle orası artık Tanrı'nın evi olmaktan çıkmıştır.Bu bağlamda en anlamlı sözler Machuca'nın annesinden bizlere ulaşıyor.
-Herşey aslında biz fakirlerin suçudur,sebep gözetmeksizin.Nasıl olduğunu görmek lazım.Değişmediğiniz için sizi kimse suçlamıyor.Bazen kendime sorarım her şey ne zaman değişecek?Ne zaman farklı şeyler yapmak için cesaretimiz olacak?

Farklı birşey olması söz konusu dahi olmuyor ve devrim olucağı beklenen sosyalist hükümet;iç güçlerin emperyalist güçlerden yardım almasıyla darbe ile son bulur.Şilide burjuva için darbe iyi birşeydir çünkü pencereden baktıklarında gördükleri fakirliği perdeyi çekince artık görmüyorlardır ve son dönemde fakirliği istemeseler bile görmek zorunda kalıyorlardı.Diğer yandan fakirler için bu darbe izbe evlerinde postal darbeli sindirilme veya başkaldırdığında tek kurşunluk ölüm demektir.




Sandro Cenoura: Have you lost your mind? You are just a kid!

Delivery Boy:Listen man, i smoke, i snort.I've begging on the street since i was just a baby. I've cleaned windshields at stop lights.I've polished shoes,i've robbed, i've killed.I ain't no kid, no way. I'm a real man.


Tanrıkent*'te öldürmek veya öldürülmek rutin bir olay.Üzerinde çokca durulucak bir konu değil öldürmek. Yaşamak için öldürmelisin ki sıra sana daha geç gelsin.Fakat herkes genç ölür Tanrıkent'te.Sırayı ne kadar savarsan sav genç ölürsün.Tanrıkent'te dibe vurmak da en tepeye çıkmak da anlık olaylardır.Herşey hızlı yaşanır ve tüketilir.Devlet,polis yönetmez Tanrıkenti tamamen çetelerin kontrolündedir.Sao Paulo'nun içinde adında Tanrı geçen fakat herkese uzak kimselerin yanaşamadığı bir varoş mahallesi.Eli kalem tutanların değil silah tutanların kentidir.Ve Tanrıkent'te en tepede olduğunda ilk yapıcağın şey düşman listesi oluşturmaktır. Okuma,yazma bilmek bunun için önemlidir Tanrıkent'te.

dipnot:Tanrıkent Cida de Deus filminin dilimize çevrilmiş adıdır.

"Sahip olduğum eşyalar, zamanla bana sahip oluyorlar. Ne zaman bi nesneyi sevsem, onu hemen bi başkasına veririm. Cömertlik değil bu.Nesnelerin kölesi olmak istemiyorum."

Jean Paul Sartre


Tyler Durden
:Reklamlar insanları gerek duymadıkları arabaların ve kıyafetlerin peşinden koşturuyor. Kaç kuşaktır insanlar nefret ettikleri işlerde çalışıyorlar, neden? Gerçekte ihtiyaç duymadıkları şeyleri satın alabilmek için...Sahip olduğun herşey, en sonunda gün gelir sana sahip olur.Ancak, herşeyini kaybettikten sonra, herşeyi yapmakta özgürsün. Umudunu kaybetmen özgürlüğündür.


Sahip oldukların zamanla sana sahip olur geyiği yapacak değilim zaten Fight Club'ın mevzusu her açıldığında fazlasıyla yapılıyordur.J.P. Sartre'nin sözünü not almışım,geçenlerde de bir arkadaşımın evinde gereksiz onca yığılma yüzünden evde hareket alanı bulamamasından şikayetçi olmasına tanık oldum.Bir nevi ev eşyalara ait idi.Blogumuzunda ismini feyzaldığı kişi bellidir,bazen hatırlamak da fayda var.Travis'e de selam olsun.

90lı yıllarda doğu illerinde yaşamanın farklı bir zorluğu olmuştur.Devletin projeler dışında somut bir adım atmaması,bu sebeple gelişimin olmaması büyük şehirlere göçün çare olarak görülmesinin başlıca nedenlerindendir bildiğiniz gibi.Eğer halk kendi işini kurabilecek kadar zengin değilse göç veya sınır ticareti arasında seçim yapmak zorunda kalmıştır.Pazar'da hikayemiz sınır ticaretini seçen bir adamın yaşadıkları.

Doğuştan satışa yatkın bir insandır Mihram.Kendi işinin patronu olmayı isteyen bir çok insan gibi fazlasıyla fikre sahiptir ama bu fikirleri hayata geçirmek için lazım olan araç onda yoktur:Para.Kazandığı para sadece yaşadığı günün,haftanın ihtiyaçlarını karşılar.Para Mihram'ın uzun vadeli düşünmesine hep engel olmuştur.Karaborsacılığın meslek olarak kasabalarda uyanıklıkla birlikte para kazandırdığı yıllar tabi.Mihram da bir o kadar uyanıktır.Küçük kasabada küçük şöhret.Kapitalist düzenin bizlere sunduğu lüks tüketim mallarını Mihram bizler için bulur.Gününün çoğunu karaborsa malların pazarlığını yapmakla geçiren bir insanın şu hayatta yırtmak için fırsatları es geçmemesi gerekiyor.Cep telefonların piyasaya yeni yeni yer edindiği bir dönemde sermaye eksikliği önünde engeldir Mihram'ın.Her şeyi bulan Mihram'dan kasaba doktoru ricada bulunur.Fakt para kazanmanın zorluğu ona merhameti,iyiliği biraz da insan olmayı unutturmuştur.Kararsızlıklar içinde kalmıştır.Bir yandan dini vecibelerini yerine getirmek ister ama içkiyi,kumarı bırakamaz,doğru yollardan para kazanmak ister ama sistem onu kötü olmaya zorlar,yardım etmek ister ama kendini de düşünmek zorundadır vesaire vesaire.Kafası hep karışır çünkü önünde duran cep telefonu dükkanı açma fırsatı,bunu başarmak için de lazım olan para ve diğer yandan zamanın aleyhine işlediği bir düzlemde sadece iyilik yapmış olmak.Sınır ticareti gerçeği ile başbaşa kalıyoruz filmin bundan sonrasıyla.Sahi nedir sınır ticareti?Sınır kasabalarının ortak kaderi midir veya yaşamını devam ettirmek adına insanların önündeki sayılı fırsatlardan biri mi? 90lı yıllarda kaçak yolla sınırın öte tarafından satılabilecek olan herşey ülkeye sokulmuştur.Ülkeye en çok da petrol ile çay sızdırılmıştır ki filmin bir sahnesinde karaborsa petrol satışını görüyoruz.Kaçak sınır ticareti ülke ekonomisine zarar vermiştir ama sorun buna zorunlu kılınmak.Önlerine sunulan yollar göç veya sınır ticaretini zorunlu kılıyorsa kaçakçılığı yadırgıyamazsınız.Bu nedenle Mihram'ın kararlarını yargılama yoluna gitmemek gerek çünkü sistem onu buna zorlamıştır.Eğer bu da tutmasa önündeki tek yol göç olucaktır.İyi veya kötü sistemin bir parçasıdır Mihram.


Yapım 45.Altın Portakal Film Festivalinde en iyi film dahil 4 ödül kazanmıştır.Yönetmenliğini Ben Hopkins'in yaptığı filmde Mihram karakterini Tayanç Ayaydın canlandırmıştır.Yardımcı oyuncu olarak da Mihram'ın amcası Fazıl rolünde Genco Erkal'ı izliyoruz.Diğer oyuncular genelde anlık performanslarla yapıma dahil oluyor.Filmde hafif bir Emir Kusturica havası mevcut.Hikayenin anlatımı,içinde barındırdığı kara mizah,ilk başlardaki hafif oryantalizm...Filmin müziklerine de sirayet eden bir güzelliği var.Rojin'in Mihram'ın koruyucu meleği rolüne bürünmesi ve söylediği türkü en az film kadar güzel.

Ayrıca İngiliz yönetmenin ülkemizin doğu illerinde yaşanan bir hikayeyi anlatım biçimi hayranlık uyandırıcı.Doğu ile ilgili anlatılan hikayelerin terör ve töre başlıklarıyla anlatıldığı ülkemizde esas sorunlardan biri olan kapitalist düzenin bireye etkisini belirli kalıplar dahilinde kalmayarak bize bizi anlatması çok etkileyici çünkü bunu başarabilmenin sadece doğu kültüründen etkilenmekle sınırlı olmadığı kanaatindeyim.Bir nevi bize bizi pazarlıyor bu filmle Ben Hopkins.Ülkemizde üretilen hammaddenin Azerbaycan'da işlenip Finlandiya'da telefon yapımında kullanılıp bize satılması gibi.


Blogu takip eden beni bilir diycem ama pek bildiğinizi sanmıyorum. Zira ayda 1 yazıyı zar zor yazan ben bi kıvılcım beklerim. O kıvılcımı alır...
Dedim madem bu blogda ben de varım benim acilen bi yazı yazmam şart.

Düşündü ve taşındı bu bünye... Bu sıralarda çıkacak olan ve beni sabırla imtihan eden Vavien filmi var. Bunun hakkında kesin yazmalıyım dedim. Daha doğrusu reklamını yapmam lazım dedim. Lan dedim ne duruyosun o vakit yaz dedim...

Engin Günaydın'ı tanımayanınız yoktur heralde. Varsa da o sizin ayıbınız. Yıllarca Avrupa Yakası'nı tek başına izlettirmiş bir karakteri ortaya koyan kişi. Avrupa Yakasında o olmasa muhtemelen şu an Yaprak Dökümü'nün daha bi sıkı izleyicisi olurdum. Nejla ile Leyla'nın nezdinde Ali Rıza Bey'in sonunun ne olacağını düşünerek kafayı yiyebilir, cık cık cık edebilirdim... İşte dostlarım Engin Günaydın beni bundan kurtardı. Şimdi bu adamı tanıtmayıp da kimi tanıtayım ben!

Engin Günaydın... Bilmem kaç yılında Tokat Erbaa da doğmuş. Aradan yıllar geçmiş İstanbul'a gelmiş falan filan derken kendisini ilk olarak Bir Demet Tiyatro'da Zabıta İrfan olarak izlemeye muktedir olduk. Ardından Zaga ile Okan Bayülgen şemsiyesi altında Zaga'yı daha bi şukela hale getirmiştir kendisi. Sonrasında Avrupa Yakası ile televizyonun tek komik komedyeni oldu benim için. Gerçi arada bi dizide daha oynamıştı ama adı pek de önemli değil. Reklamlar falan derken şimdi sırada onu bi filmde, başrolde izlemenin keyfi bambaşka olacak. Yazgı'yı ve Yazı-Tura'yı izleyenler az da olsa Günaydın'ın engin tadına varmışlardır. Yazgı'daki o naif küfür sahnesini hatırlamayanınız-izleyemeyeniniz varsa buraya tıklasın lütfen.

'Zihin bazen gider, bazen gelir. Bazen akıllı olursun bazen gerizekalı.'

Vavien, elektrikçisel bi kelime olmakla birlikte 'gidip-gelme' manasını taşımaktadır. Engin Günaydın'da bu kelimeyi insan beyninin gidip-gelmesi şeklinde metaforize etmiş. Güzel de etmiş. Filmin senaryosu Engin Günaydın'a ait. Bu tür senaryo yazıp başrolde olma durumlarında genelde yönetmenliği de bu üstün kişi yapar bizde. Ama kendisi, herkesin kendi işini yapması gerektiği fikrinde.

Başrollerde Engin Günaydın ve kankası Binnur Kaya(Şahika), yanlarında İlker Aksum, Settar Tanrıöğen ve Serra Yılmaz var. Komedi filmi için kadro değerlendirmesi yapmam gerekirse, hepsi birbirinden başarılı komedi oyuncuları bir arada. İlker Aksum bambaşka bi oyuncu zaten. Bu adam komedi ve korku filminde oynasın diye yaratılmış resmen. Karınca Yuvası'nı hatırlayanınız varsa, Settar Tanrıöğen'in performansını hatırlayanınız var demektir. Binnur Kaya'yı anltmaya gerek yok diycem ama anlatmak şart. Yabancı Damat'ın komedi tarafını üslenmişti kendisi. Yine Babam ve Oğlum'dan da kendisini hatırlamak mümkündür. Kendisini hatırlamanın en mümkün olduğu yer şüphesiz 'Avrupa Yakası'dır. Serra Yılmaz'ı İtalyan'lar bizden daha iyi tanıyolarmış. Kendisini 9 'Dokuz' filminden hatırlamanız mümkündür.

Hatırlama faslını geçtikten sonra filmin konusunu henüz filmi izlemediğim için resmi internet sitesinden okuyup aktarıyorum sizlere:
-Celal, karısı ve çocuğuyla mutsuz bir hayat geçirmektedir. Abisi Cemal'le olan elektrikçi dükkanı ortaklığı da pek iyi gitmemektedir. İşler kesat ve bir çok yere borçları vardır. Bu Cemal ve Celal'in tek eğlencesi Samsun'da bir pavyona gitmektir. Kendileri bir kasabada hayat sürmekteler. Bu Celal pavyon kızı Sibel'e aşık olur. Başına dert alır. Bu arada Celal'in karısı Sevilay da babasının almanya'dan gönderdiği paraları biriktirir. Ancak Sevilay'ın bu biriken paradan Celal'in haberi olmadığını sanmakta, gaflet ve dalalet içindedir. Borç içindeki Celal'de bu paranın tek kurtuluşu olduğunu düşünür, plan yapar. Ve olaylar gelişir...

Son olarak filmin yönetmenlerine değinelim. Yönetmen koltuğunda Taylan Biraderler var.
Taylan Biraderler iki kişilik birader grubudur. Yağmur ve Durul Taylan...
Kendileri her ne kadar Türkiye'nin biraderleri olsa da henüz bi sağlam filmleri yoktur dünyadaki Biraderler'e oranla. Zaten henüz 3 film yönetmişler. Okul, Küçük Kıyamet ve şimdi Vavien.
Vavien filmiyle bu işi başarmışlardır diyerek son sözlerimi yazıyorum.



Roy - O ne?
Alexandria - Yiyecek.
Roy - Nereden buldun?
Alexandria - Kiliseden.
Roy - Sana bağırdım, özür dilerim.Sinirliydim.
Alexandria - Önemli Değil.
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun?
Alexandria - Hımm
Roy - Ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Beni anlıyor musun?
Alexandria - Ne?
Roy - Ne demek istediğimi anladın mı?
Alexandria - Ne dedin?
Roy - Dedim ki, ruhumu kurtarmaya mı çalışıyorsun? Şunu veriyorsun ya.
Alexandria - Şu dediğin ne?
Roy - Evharist. Bu...
Alexandria - Ne?
Roy - Evharist.Bana verdiğin şey. Bir tür... Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Sana verdiğim şey, ne?
Roy - Az önce bana verdiğin küçük ekmek parçası.Ruhunu kurtarıyor.
Alexandria - Ne? Ne? Ne?
Roy - Benim için endişeleniyor musun? Ruhunu kurtarır.
Alexandria - Ne?
Roy - "Ruh" ne demek, biliyor musun?
Alexandria - Hayır.
Roy - Güç gibi bir şey.

Başlık için Fırat'a teşekkürler.


Bu sene en merak ettiğim filmlerden birisiydi 'My Sister's Keeper'. Abigail Breslin'i izleyecek olmanın yanında, Cameron Diaz'ın düzgün oynamış olma olasılığı ve konusu beni meraklandıran unsurlardandı. Jodi Picoult'un aynı adlı romanından uyarlanmış film. 'The Notebook'un yönetmeni Nick Cassavetes'in bence başarısız bir deneme olan 'Alpha Dog'tan sonraki ilk filmi. Cameron Diaz ve Abigail Breslin' e ek olarak Jason Patric, Sofia Vassilieva ve Alec Baldwin gibi oyuncular bulunuyor filmde.


Sara ve Brian'ın iki çocukları vardır, Kate ve Jesse. Kate'in küçük yaşta lösemi olduğu anlaşılır ve anne- babası bu konuda ona yardım edememektedirler çünkü uyuşmazlık gösterirler. Doktorlarının bir önerisi üzerine, tam anlamıyla ablası Kate'in donörü olması için Anna'nın yapılması planlanır ve yapılırda. Çok küçük yaşlardan itibaren, çeşitli sebeplerle Anna'nın istediği dışında vucüdu kullanılır, ta ki Anna buna dur diyene kadar. Anna'dan bir böbreğini ablası için vermesi istenir ama Anna bunu kabul etmez. Buna bulunacak sebep çoktur, içki içemeyecek, spor yapamayacak yani yarım olarak kalacaktır eğer böbreğini verirse ama diğer yandan, böbreğini vermezse ablası ölecektir. Anna her şeyi düşünmüş, kararını vermiştir ve bu konuda daha da ileri giderek bir avukatla anlaşır ve tıbbi bağımsızlık için ailesine karşı dava açar.


Filmin daha doğrusu kitabın konusu bana çok ilginç gelmişti. Eğer böbreğini verirsen, bundan böyle istediğin her şeyi yapamayacaksın ama diğer yandan vermezsen kardeşin ölecek. Gerçekten içinden çıkılması zor bir durum. Filmin bu konu üzerine yoğunlaşmış olduğunu düşünerek başladım izlemeye ama ne yazık ki film kendini bu konulardan olabildiğince uzak tutmaya çalışıyor, elini kire bulaştırmadan kurtulmaya çalışıyor. Hasta kızın yaşadıkları öne çıkıyor ve daha ağlak bir hal almaya çalışıyor. Filmin bize hazırladığı son ise çok sıradan. Sonradan birkaç yorum okuyunca, filmdeki sonla, kitaptakinin aynı olmadığını öğrendim ve büyük farkla kitaptaki sonu daha fazla beğendim. Filmin iyi taraflarıda var tabiki. Oyunculuklar açısından başarılı sayılabilir. Abigail Breslin yine çok samimi oynamış, diğer oyuncularda gayet iyiler. Filmde performansını en çok merak ettiğim Cameron Diaz ise geçmişteki performanslarına kıyasla çok iyi oynamış, aralarda yine aşırılıklara kaçmıyor değil ama genelinde başarılı. Müzik kullanımı açısından da gayet başarılı film ama senaryonun eksikiği ve kolaya kaçması yüzünden benim açımdan sıradan bir film olmaktan öteye gidemedi.

-Gümrük Muhafaza nedir? Adı üstünde benim izah etmeme gerek var mı!
-Vardır, varrdırr...
-Demek var! Şimdi Gümrük Muhafaza gümrüğü muhafaza eder. Gümrük Muhafaza olmasaydı mazallah gümrüğü kim muhafaza edecekti.
Peki gümrük nedir? Gümrük muhafaza edildiğine göre önemli bi şeydir. Dikenli tel vatanın kenar süsüdür. Kenar süs deyip geçmeyin. Kenar süs neye yarıyor? Haritada böyle bakınca ülkeni memleketini hemen görüveriyorsun. Sevgili Hisli Hisarlılar, hem hisli hem zekisiniz. Ve söylediklerimi anlıyorsunuz değil mi?...


Kim bilebilirdi ki Kemal Sunal'ı son kez Propaganda'da izleyeceğimizi! Daha çekeceği filmler vardı. Onu Şener Şen gibi olgun döneminde olgun filmlerde de görecektik. Ama nasip değilmiş.

Günümüz açılım tartışmaları için de anlamlı bi filmdir. Ortada yıllarını beraber geçirmiş bi halk vardır. İnsansınızdır siz devlet gibi düşünmezsiniz, düşünemezsiniz. Devlet(ler) aranıza bi çizgi çekmeye karar verir. Sizden de buna uymanız istenir. O çizginin neresinde kaldığınıza göre devletten muamele görürsünüz.. Veya en kötüsü muamele bile görmessiniz... Unutulup gidersiniz.











Üç aydır beni sinemasal anlamda hiçbir şey heyecanlandırmıyor ya da ilgimi çekmiyordu. Ufak miktarda bir yıldır merakla vizyonunu beklediğim James Cameron’ın Avatar filmi belki de. Ama 30 kasım günü öğrendiğim bu haber beni tekrar “sinema nedir?” sorusunun cevabını aramaya itti : Ahmet Uluçay gözlerini hayata yumdu !

Ahmet Uluçay, gözlerini 30 kasımda yummamıştı aslında. Sinema merakının kendisinde oluştuğu o çocuk yaşlarda ailesinin “sinema zengin işidir” sözünü duyduğunda yummuştu. Kısa metrajdan oluşan filmler yapmaya başladığında kendisine “deli” dendiğinde dış dünyaya önce kulağını tıkamış sonra da gözlerini yummuştu. Bir gün uzun metraja da yönelmek istediğinde “kısa film gibi değildir uzun metraj” dediklerinde gözlerini yummuştu. Kendi çocukluğunu anlattığı Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak filmini çekmeye başladığında “bu bütçeyle, bu ekiple, bu kamerayla film çekemezsin” dediklerinde de gözlerini yummuştu.

 "Karpuz kabuğundan gemi değil, Titanic bile yaparsın. Para değil, yürek meselesi" sözünün ne denli arkasında olduğunu, gerek kısalarıyla gerek uzunuyla hepimize gösterdi. Gerçekten onun için önemli olan “yürek ve samimiyet”ti.

Çekilecek olan filmlere göre usta yönetmen ve oyuncu tercihleri yapılır. Mesela yukarda ismi geçen James Cameron tarzı film için iyi bir görsel efekt uzmanına ve yönetmene ihtiyaç vardır. Wood Allen, filmlerinde iyi bir senaryo, diyalog ve oyuncu üçlemesi kurarak iyi bir yönetmene ihtiyaç olmadığını göstermiştir. Ahmet Uluçay ise bu ikisinden de farklıydı. Her şeyin iyisinden, profesyonelliğinden kaçındı. Mekan için köyünü, oyuncu için köydeki çocukları ve halkı, kamera için ise dijital bir makineyi seçti. Profesyonellik anlamında kattığı tek şey, az önce de dediğim gibi, “yürek ve samimiyet”ti.

Ahmet Uluçay’ın
da bu yazdıklarımı okuduğunu düşünmek istiyorum. Seninle aynı hayali paylaştık. Aynı anda aynı şeyi diledik. Aynı kişilere bağlandık aynı kişilerden medet umduk. Aynı heyecana büründük, aynı korkuları yaşadık. Kalp atışımızı aynı doğrultuda hızlandırdık, aynı şeyi umursadık. Evet, tüm bunları yaparken yan yana değildik belki de; ama bunları ikimiz de yaptık ve buna böyle inandık. Hem ne fark ederdi ki tüm bunları yaparken farklı yerlerde oluşumuz, bir gün aynı yerde kavuşacağımızı da biliyoruz ya, bu avuntu yeter. Tüm bunların ardından o yine gözlerini yumdu. Tek bir farkla, bu sefer açmayacaktı.

Huzur içinde yat hocam...


 (uzunca aradan sonra bu yazımı çok melankolik bulanlarınız olacaktır, ama onu ve beni tanıyanlar bana hak vereceklerdir. Bu da bir dipnottur.)


Hasan:Sana hiç yalan söyledim mi?
Emir:Nereden bileyim!
Hasan:Pislik yemeyi tercih ederim.
Emir:Gerçekten öyle mi?
Hasan:Ne öyle mi?
Emir:Yalanını söylersem yer misin?
Hasan:İstersen yerim.Ama gerçekten böyle bir şey yapmamı isteyecek misin?
Emir:Deli misin? İstemeyeceğimi biliyorsun
Hasan:Biliyorum.

Aynı isimli romandan uyarlanan The Kite Runner filminden.

Sorun istemek veya istememek değildir.Çoğumuz buna benzer cümleleri kullanırız.Gerçek veya abartı.Esasında olay karşındaki insan için herşeyi yapabilicek kadar sevgiye sahip iken,sevdiğinin de senden bunu istemiyeceğini bilmektir.Bir nevi dostluktur,kardeşliktir.Yeri geldiğinde fedakarlıkta yapılır,yapmıştır Hasan.Uçurtmayı Emir'e götürmek uğruna tecavüze de uğramıştır.İşte sorun bunun bir hiç uğruna,değmeyen biri uğruna olmasıdır.

12.istanbul Uluslararası Sinema Tarih Buluşması bu sene "Avrupa Kültürleri İstanbul Buluşması" temasıyla 11-17 Aralık tarihleri arasında düzenlenecek. Dünyanın dört bir yanından gerek bol ödüllü gerekse festival filmi kalıbının dışında özgün, yenilikçi tarzda filmlere merak duyanlarla Beyoğlu Fransız Kültür Merkezi ve Alkazar sinemasında gayet makul ücretlerle (öğrenci 4tl tam 5tl, Fransız Kültür Merkezindeki gösterimler ise ücretsiz) meraklısıyla buluşcak.Ayrıca "İmparatorluklar Başkenti İstanbul'un Avrupa Kültürleri Üzerindeki Çok Yönlü Etkisi" konulu bir panel de 12 Aralık saat 14:00'te Fransız Kültür Merkezinde ücretsiz olarak gerçekleştirilecek.











Festival, Atlantik'i tek başına geçen ilk kadın pilot ve Pasifik'i yalnız geçen ilk insan unvanlarını kazanan ve dünyanın çevresini ekvatoru izleyerek uçarak dolaşma girişimi sırasında Güney Pasifik üzerinde 1937'de gizemli bir şekilde kaybolan Amelia Earhart'ın yaşam öyküsünü anlatan Amelia ile açılacak.Francis Ford Coppolla'nın otobiyografik öğeler taşıyan Tetro'su, insan hakları ve çevre hareketi gibi konularla ilgili çekilen belgesel tarzındaki bol ödüllü Crude, My Neighbour My Killer ve Mrs. Goundo's Daughter, kara mizah sevenler için The Last Days of Emma Blank, Bertoloccu'nin Dreamers'ı tadındaki The Big Dream ise dikkat çeken filmlerden. Bunların dışında Zeki Demirkubuz'u hala izlememe şansızlığını yaşayanlar ya da bir kez daha beyaz perdede seyretmek isteyenler için bile büyük bir fırsat Sinema-Tarih Buluşması.












Festival programı ise şöyle;


ALKAZAR SİNEMASI
FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ
12:00 EMMA BLANK'İN SON GÜNLERİ
THE LAST DAYS OF EMMA BLANK
90'

14:00 ELİ HAKKINDA
ABOUT ELLY
119'
16:30 ACININ HAYALETİ
PHANTOM PAIN
92'
19:00 BÜYÜK DÜŞLER
THE BIG DREAM
101'
21:00 GÖZLERİNDEKİ GİZ
THE SECRET IN THEIR EYES
129'

12:00 ORİJİNAL
ORIGINAL
100'

14:00 KİRPİ
HEDGEHOG
100'
16:30 TETRO
127'
19:00 ŞAFAKTA DÜELLO
TOMORROW AT DAWN
96'
MAVİ SAKAL
BLUEBEARD
80'
21:00 AMELIA
111'


12:00 ŞAFAKTA DÜELLO
TOMORROW AT DAWN
96'
HAM
CRUDE
104'
14:00 BURUK HASAT
FATHER'S ACRE
80'
ARACI: AJMAL NAQSHBANDI'NİN KAÇIRILIŞI
FIXER: THE TAKING OF AJMAL NAQSHBANDI
84'
16:30 GENÇ VICTORIA
THE YOUNG VICTORIA
104'
DANIEL & ANA
90'
19:00 GÖZLERİNDEKİ GİZ
THE SECRET IN THEIR EYES
129'
MAVİ SAKAL
BLUEBEARD
80'
21:00 TETRO
127'


12:00 KAYIP GEÇMİŞ
LOST TIMES
90'
EVDEN UZAKTA
WHICH WAY HOME
90'
14:00 DOMUZCUKLAR
PIGGIES
94'
ÖLMEDEN ÖNCE
BEFORE THE BURIAL
104'
16:30 KİRPİ
HEDGEHOG
100'
MASUMİYET
INNOCENCE
105'
19:00 BÜYÜK DÜŞLER
THE BIG DREAM
101'
DÖRT NALA
IN FULL GALLOP
107'
21:00 ORİJİNAL
ORIGINAL
100'


12:00 EMMA BLANK'İN SON GÜNLERİ
THE LAST DAYS OF EMMA BLANK
90'
BAYAN GOUNDO'NUN KIZI
MRS. GOUNDO'S DAUGHTER
60'
14:00 KAYIP GEÇMİŞ
LOST TIMES
90'
CENNETE 300 MİL
300 MILES TO HEAVEN
90'
16:30 GÖZLERİNDEKİ GİZ
THE SECRET IN THEIR EYES
129'
HAM
CRUDE
104'
19:00 ORİJİNAL
ORIGINAL
100'
KADER
DESTINY
103'
21:00 ŞAFAKTA DÜELLO
TOMORROW AT DAWN
96'


12:00 BURUK HASAT
FATHER'S ACRE
80'
EVLİLİK ŞARKISI
THE WEDDING SONG
100'
14:00 TETRO
127'
ARACI: AJMAL NAQSHBANDI'NİN KAÇIRILIŞI
FIXER: THE TAKING OF AJMAL NAQSHBANDI
84'
16:30 DOMUZCUKLAR
PIGGIES
94'
MASUMİYET
INNOCENCE
105'
19:00 BİR KIZ
THE GIRL
KARTAL TAÇLI YÜZÜK
THE RING WITH THE CROWNED EAGLE
104'
21:00 GENÇ VICTORIA
THE YOUNG VICTORIA
104'


12:00 ACININ HAYALETİ
PHANTOM PAIN
92'
DANIEL & ANA
90'
14:00 ELİ HAKKINDA
ABOUT ELLY
119'
KOMŞUM, KATİLİM
MY NEIGHBOR MY KILLER
80'
16:30 BİR KIZ
THE GIRL
KADER
DESTINY
103'
19:00 GENÇ VICTORIA
THE YOUNG VICTORIA
104'
AİLEM, HERŞEYİM
ALL THAT REALLY MATTERS
98'
21:00 BÜYÜK DÜŞLER
THE BIG DREAM
101'


Kıtlık,enerji kaynaklarının yanlış tüketimi,iklim değişiklikleri...İnsanın çıkışı gezegen dışında aramasına sebep olan bir sürü sorun.Gelecek yıllarda hiç kuşkusuz sorunlar daha da büyüyecek,arayışlar sıklaşıcak ve kimbilir belki çıkış yolu bulunacak.Ama biz bunun yerine şimdilik bilimkurgu ile yetinicez.O yüzden Moon filmine göz atmakta fayda var.


Yeryüzünün Helium-3 adı verilen enerjiye ihtiyacı vardır ve bu enerji sadece ayın yüzeyinden elde edilmektedir.Birilerinin bu enerjiyi temin etmesi gerekmektedir.Lunar Industries bu görevi üstlenir,Sam de bu görev adına uygun kişidir.Ay üssünde yapay zeka sahibi makina Gerty ile 3 yıl yaşayarak,rutin olan görevleri uygulamak kontratında yazan şeyler.Ay'a gitmek fikri cazip gelebilir ama yalnızlığın hüküm süreceği bir yerde 3 yıl yaşamak ne kadar cezbedicidir?Film işte bu 3 yılın son 2 haftasında başlıyor.Bu 2 hafta bize yalnızlık,insani duygular,umut adına Sam olarak tanıdığımız kişinin hissetiklerini sunuyor.

Yönetmen filmin açılışında Sam'in ay üssündeki yaşama şeklini,günlük rutin görevlerini,Sam'in ailesine duyduğu özlemi,yalnızlığını ve bu yalnızlığa ailesinin yanına döneceği günü umut ederek göğüs germesini izleyiciye aktarıyor.Herşey Sam'in halüsinasyon görüp kaza geçirdiği döneme kadar normaldir.Kaza sonrası güçsüzleşen Sam birşeyleri bulma çabasında yaşadıklarının sahteliğini anlamaya başlıyor ve bir yandan ümidini kaybederken diğer yandan yaşadıklarına anlam kazandırmaya çalışıyor.Teknolojinin gelişimi,tekelcilik ve kapitalist sistemin getirilerinin 'insan olmak' deyimini yerle bir edişini ve büyük şirketlerin karı maksimize etmek adına giriştikleri şirket politikaları.İnsancıl olan kısmı ise bir yandan yaşamın sonunun geldiğini bilmek,diğer yandan elinde olan tek fırsatı kullanmak,Sam olmanın veyahut olamamanın zorluğu.Gerisinde bize bunları vaat ediyor Moon.

Yönetmenliğini Duncan Jones'un yaptığı Moon filminde tek oyuncumuz Sam Rockwell. Gerty'i ise Kevin Spacey seslendiriyor.Sam Rockwell karakterin durağanlığını,yalınlığını bizlere başarılı bir şekilde aktarıyor ki bu da filmin devamlılığına çok büyük katkı sağlıyor.Bu performansıyla Oscar'a en iyi erkek oyuncu dalında en azından aday olacağını düşünüyorum.

Bu yılın en önemli yapımları bir çoğumuza göre District 9 ile Moon.Ve her iki filminde bilimkurgu ağırlıklı olması türün 2009 yılında iyi işler kazandığını belgeliyor.Genel olarak bilimkurgu klişelerinde esas olan dünya dışı varlıkların veya robotların düşman olduğudur.Bir nevi 'insanın insandan başka dostu yoktur' sendromu.District 9da ki Van de Merwe ile uzaylıların işbirliği ve Moon filminde yapay zeka sahibi Gerty'nin Sam'e yardım etme çabaları ( keşke bir de msn ifadeleri gibi mimiklere sahip olmayaydın be Gerty) klişeyi yıkmak adına ve türün yeniden sevilmesi,ilgi görmesi adına hoş yenilikler.

Teknolojinin gelişimi, savaşların meydan
muharebelerinden çıkıp stratejik hamleler eşliğinde hava saldırılarına dönüşmesinden mütevellit yaşanan her savaş halkların dramı olmuştur.Ve devletlerin ideolojik olarak savaşı körüklemeleri,ortak deyim olan 'barış için savaş' nidaları halkların arkalarında bıraktıkları savaş yüklü trajedilerin önemsiz nedenleridir.Hotaru no haka insani değerler açısından savaşı anlatan yada daha yalın haliyle savaştaki insan dramını anlatan bir anime.

Hotaru no haka;Akiyuki Nosaka adlı japon vatandaşın kaleme aldığı otobiyogrofisinin yönetmen İsao Takahata'nın elinde ufak değişikliklere uğrayarak 1988'de animeye uyarlanmış halidir.Konusu genel yapı itibariyle 2.dünya savaşı sırasında Japonya'nın Kobe şehrine gerçekleştirlen hava saldırılarından etkilenen iki kardeşin annelerini kaybettikten sonra yaşadıkları dram.

Teyzelerinde yaşamaya başlayan kardeşlerden 14 yaşındaki abi Seita güçlü olmak zorundadır zira babası donanmada,annesi ise bombardıman sırasında yaşamını yitirmiştir.Evleri de hava saldırılarında zarar görmüştür.Annesinin ölümüne ağlayacak zamanı bile olmamıştır zira artık kardeşinin yaşamından sorumlulu olmuş bir çocuktur.Teyzelerinin yanında kalmak fazlalık olduklarını hatırlatan ve sığıntı olarak yaşadıkları bi yer olmuştur onlar için.Çocuktur Seita ve dayanamaz daha fazla sığıntı olmaya,laf işitmeye.Alır kardeşini çeker gider.Düzgün kararlar veremez ve verilen kararlar genelde yanlış olur.

Gökyüzünde görülen her uçak sığınmak demektir ama Seita'nın kardeşini koruyacağı,sığınıcağı bir yer tam manasıyla yoktur.Harabeyi andıran göl kenarındaki mağaralar yeni evleri olmuştur.4 yaşındaki Setsuko içinse hayat henüz belirsiz birşeydir.Umutsuzlukla çok erken yaşlarda tanışıyor Setsuko.Oysaki tek isteği meyveli şekerlerden yiyebilmek.Hayat dolu bir şekilde 'Seita' demesi bile yüzümüzde tebessüme neden oluyor fakat acı bir tebessüm çünkü hayat gitgide daha zor oluyordur.Savaşın sürmesi,kıtlığın meydana getirdiği yiyecek bulma zorluğu ve paranın olmayışı.Kulübelerinde gece ışığı sağlamak adına bol bol ateşböcekleri topluyorlar.Setsuko her sabah onları toplu bir şekilde gömerken esasında savaşın hüküm sürdüğü topraklardaki insan mezarlığına benziyor gömülmeleri ve burada film adının neden 'ateşböceklerinin mezarı' olduğunu belli ediyor.

Yönetmen metafor kullanarak toplu mezarlar halinde gömülen insanları ve savaşın acıtan yüzünü izleyiciye aktarmaya çalışıyor.Bunu yaparken dram öğelerinin dozajını sıkı tutuyor ki bu da savaşın getirdiği trajedileri izleyiciye daha kolay empoze etme amacı taşıyor.Zorlu hayatlara çevremizde,yakınlarımızda elbette belirli aralıklarla şahit oluyoruz lakin genelde buna sadece sebep-sonuç düzleminde şahit oluyoruz.Yönetmenin vurgulamaya çalıştığı ise son gelmeden önce yaşanılanlar.Seita'nın kardeşi için içi boş şeker kutusuna su doldurarak meyve suyu yapışı,Setsuko'nun oyun oynamak için yaptığı çamur toplarını açlıktan hayal görerek pirinç lapası zannedip bunu yemesi sadece birer örnek.Sonun başlangıcından başlıyor bizim için herşey ve bilinen sona hazırlıyor bizi.Bu son kimine göre dibe varış,kimine göre ise kurtuluş olucaktır ama dibe varış olduğunu düşünenler filmin başına dönüp ateşböcekleri arasındaki iki kardeşin ruhlarına tekrar baksınlar.Ayrıca anime Imdb'nin listesinde an itibariyle kendisine 182.sırada yer bulmuştur.Imdb'nin listesine pek itibar etmem lakin 1988 yapımı bir japon animesi olduğu düşünüldüğünde yapımın hakkını teslim etmek gerek.Çünkü çizgiden oluşan yapımların listede kendilerine zor yer bulduğu ve bulanlarında genel olarak Walt Disney ve Pixar gibi dev Hollywood stüdyolarından çıkan işler olduğu düşünülürse yapımın savaştaki dramı ne derecede anlattığı daha kolay algılanır.

Ayrıca Nazım Hikmet Ran'ın 1955de kaleme aldığı yıllar içinde Zülfü Livaneli'den de dinlediğimiz 'Kız Çocuğu' adlı şiirde benzer dertleri anlatır.


...
Benim sizden kendim için
hiçbir şey istediğim yok.
Şeker bile yiyemez ki
kâat gibi yanan çocuk.

Çalıyorum kapınızı,
teyze, amca, bir imza ver.
Çocuklar öldürülmesin
şeker de yiyebilsinler.
Nazım Hikmet Ran


Çetin : Neriman teyze. Köpekler bizi içimizde kemik var diye mi ısırıyor?

Neriman : Hayır. İçimizde kalp yok diye ısırıyor.


İlk olarak kasım ayında Reha Erdem üzerine yapılan etkinliğin aralık ayındaki konuğu ise Zeki Demirkubuz. Aralık ayı boyunca Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi'nde Zeki Demirkubuz'un 'İtiraf', 'Bekleme Odası', 'Kader' ve 'Masumiyet' filmlerini izlemek mümkün olacak. Bunların yanında 11 Aralık günü Zeki Demirkubuz, Mehmet Demirhan ve Zahit Atam'ın katılacağı bir söyleşide olacak.

1-3 Aralık / 12-13 Aralık - İtiraf
15-20 Aralık - Bekleme Odası
22-27 Aralık - Kader
29 Aralık - 3 Ocak - Masumiyet

Seanslar 14.00, 16.30 , 19.00
Öğrenci 2.50 Tl, Tam 3.50 Tl

Terk-i diyar eyleyenlerin arkasından ne söylense yetersiz kalır gibi geliyor.Yurdun en güzel,bizden diyebiliceğimiz filmlerinden birine imza atmıştı kendisi.Yönetmenliğe kısa filmlerle başladı eğitimi olmadan içindeki sinema aşkını yeterli görerek ki yetmişti esasında.Altın Portakal'dan Uluslarası festivallere kadar bir dolu ödül kazandı yaptığı işler ile.Uzun metrajlı filmi 'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' ile de zirvesini yapmıştı.Kendi deyimiyle de ''90 dakikalık da kısa film olur.''Bir nevi kendi çocukluğunu anlatıyordu ve azmi ile sadece karpuz kabuğundan gemi yapmadı o gemiye okyanus aştırdı.İmkanlar elvermiş olsa bizi bakış açısına,hikaye anlatımına hayran bıraktırıcak bir dolu film yapıcağına kuşku yoktu ki sağlık sorunları ve yapımcının çekmiş olduğu maddi zorluklar nedeniyle 'Bozkırda Deniz Kabuğu' 2 yıldır bitirilmeyi bekliyordu.İnsana en çok koyanda Ahmet Uluçay gibi tek derdi sinema olan insanlara gereken ilgi gösterilmez iken ne idüğü belirsiz yapımların gişede gereğinden fazla ilgi görmesi.'Karpuz Kabuğundan Gemiler Yapmak' tadındaki şiiriyle veda etmek gerek.


Parmağıyla ilkokul çantama tık tık diye vurur
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Küçük bir askerdim ben de
Siyah önlüğümün içinde bembeyaz bir yürek
Dökülürdüm yollara hava soğuktu okulum uzak
Bir avucumda közde pişmiş sıcacık bir patates
Hem beslenmeliyim hem üşümesin diye elim
Değiştirirdim ara sıra çantamla patatesi
Dikkat ederek çantama
Cevizdendir, inegöl işidir kıymetini iyi bil derdi babam
Babamın bilmediği bir şey vardı
Her sabah çantamın içine bir gün doğar
Ortasından ekvator geçer
ve masmavi gökyüzünde çantamın
Güneyden kuzeye göçmen kuşlar uçardı
Gülün bakalım bıyık altından şimdi siz
Söylesem inanmayacaksınız
Siz uyurken çantamın içinde Atatürk Samsun'a çıkardı
ve bilirdi yedi kere sekizin kırk iki olduğunu
Bilmeseydi eğer bandırma vapuru sinop burnu'na çarpardı
Ben bir türlü bilemedim aram hiç iyi olmadı hesap kitapla
Nohut ve fasulyeden bir abaküsüm vardı
Hesabını hâlâ verebilmiş değilim hayata
İyi şiir okurdum ama iyi resim yapardım
Eyvah dediler bu çocuk adam olmaz
Yazık oldu çantaya
Cevizdendi inegöl işiydi...
Ahmet ULUÇAY