Sinemanın izleyiciyi iki ayrı kutba ayırdığı en belirgin noktalardan biride hiç kuşkusuz Lars Von Trier'in yapımlarıdır.İlk filmi Element of Crime'dan itibaren yapımlarında kullandığı teknikler kimisi için sinemayı ve dolayısıyla izleyiciyi manipüle ettiği bir oyun,onu anlamaya çalışan ve tekniğine hayran olan kişiler ise günümüzün en yenilikçi,özgün yönetmeni olduğu kanısına varır.Sinemanın klasik kalıplaşmış değerleriyle oynayarak yapımlarında sinemanın nasıl olması gereketiğini sorgularken Avrupa üçlemesi adını verdiği ilk yapımlarında da ışık ve renk oyunlarıyla deneysel işlere el atmış,ilerleyen yıllarda da birçok bağımsız yönetmene ilham olucak olan Dogma 95 manifestosunun öncülüğünü yapmıştır.Trier sinemasının zaman içinde yenilikler maruz kalmış,kural olarak nitelendirdiği manifestoyu zaman içinde unutturan yapımlara geçiş yapmış ve Avrupa'dan Amerika'ya uzanan üçlemeleri ile günümüz sinemasında dahi/deli sınırlarında gezinmeye başlamıştır.Zaman zaman tutarsız davransada Trier ile ilgili söylenebilicek olan en önemli şey hiç kuşkusuz nevi şahsına münhasır bir sanat doğrusu olduğudur.

Avrupa Portresi

Trier sinemasının ilk örnekleri niteliği taşıyan bu filmler kronolojik olarak sıralıyacak olursak;Element Of Crime,Epidemic ve Europa şeklinde ilerler.İçeriğin Avrupa üzerinden anlatımı nedeniyle trilojiye Avrupa adı verilmiştir.Her üç filminde içerikle birlikte biçim ve filmlerin ana kahramanlarıda benzerdir.Özellikle yapımlarında esas karakterlere hipnoz yöntemini kullanması,Element of Crime'ın renk kullanımında ortaya koyduğu rahatsız edici gerçek dışılık,Europa'da siyah-beyaz ilerleyen filmin zaman zaman karakterlerinin renklendirilmesi Trier'in ilk yapımlarında birşeyler aradığının farklı bir sanat anlayışı olduğunun göstergesidir.Bu yapımlarında Alman dışavurumculuğu ile Amerikan kara-film eserlerinden feyz alan Trier bireylerin yabancılaşmasına dikkat çeker.Gerçek ile bilinçaltının içiçe geçtiği bu yapımlarda anlatmaya çalıştığıyla genel olarak karanlık bir Avrupa portesi çizmiştir.Sergilediği Avrupada insana dair üç şey vardır:salgın,suç ve savaş.Bu kabusların etkisinde kalan insanlık kıtaya ayak basan karakterlerin doğrularını kaybetmelerine yol açıyor.



İdealizm Eleştirisi


Trier Avrupa üçlemesinin ana karakterleriyle ilgili "doğruluk adına yaptıkları her şey bir şekilde yanlışa dönüşen" (anti)kahramanlardır" demiştir.Element of Crime'da bir cinayet vakasını çözmek adına Avrupa'ya dönen eski polis Fisher'ın zaman içinde yakalamaya çalıştığı seri katil gibi yaşamaya başlayıp onu anlamaya çalışmaya gitmesi ve şiddete bulaşması Trier tarafından bizlere şiddetin toplum içinde her bireyde açığa çıkabilicek bir davranış olduğuna suça yatkınlığın doğuştan varolduğuna ayrıca polis teşiklatlarının suçun kendisini doğurduğuna atıflar vardır.Suçluya karşı suçlu gibi davranılırsa toplum içinde şiddetle sorun çözülebiliceğine dair bir kanı oluşturulmuş olur.Dr.Fisher'ın idelist tavırları Avrupa'ya ayak bastığında devam etsede Avrupa'nın karanlık yüzünde Avrupa'ya dönüşen Fisher zamanla ideallerinden uzaklaşmıştır.

Epidemic yapımında yazdıkları senaryonun kaybolmasıyla yeniden senaryo yazmaya uğraşan yönetmen ve senaryo yazarının farkında olmadan yarattıkları salgınla yüzleşmesine yer verilir.İki farklı öykünün içiçe geçmesi sonucu yazarların yarattığı Dr.Mesmer karakteri salgın haline gelen virüsü engellemek adına yollara koyulan idealist biridir lakin çantasında taşıdığı virüs ile salgının yayılmasına sebep olmuştur.İzleyiciyi oldukça rahatsız eden salgına yakalanan kızın cinnet geçirilmesiyle ilgili filmin içinde Trier bizi yönetmen rolünde şu şekilde uyarmıştır:"Film dediğin ayakkabının içine kaçan taş gibi olmalıdır." İdeallerinin peşinde yenik düşen anti kahramanımız Dr.Mesmer son idealist olmayacaktır.

Europa'da karanlık,kasvetli ve 2.dünya savaşı yorgunu olan Almanya'ya gelen Amerikalı Leo Kessler dünyanın iyi bir yer olduğuna ve insanlara yardım ederek dünyaya katkı sağlayacağını düşünen idealist biridir.Zentropa adındaki trende yataklı vagon kondüktörü olarak çalışmaya başlayan Leo zaman zaman katı kuralların arasında sıkışıp kalır ve savaşın halen Nazi yanlıları için sürdüğü bir ortamda dünyayı daha iyi bir yer yapmak adına çıktığı bu yolculuk verilen kararlar yüzünden ters tepmeye başlar. İdeallerinden son ana kadar vazgeçmeyen Leo'nun saflığı ve Alman darkafalığının yarattığı kaos durumu savaş sonrası Avrupa portresini şekillendirir.Leo'nun amcasında tezahür eden kurallara sadakat şu sözlerle varlığını belli eder: " Görülecek birşey yok".Sorgulamanın yasak olduğu ve verilen emirler karşısında hata yapma lüksünün olmadığı Zentropa'da politik bir gerilimin Avrupa geleceğine tesiri konu edilir.Tren ve faşizm'in birbirine girdiği filmde 'görülecek birşey yok' repliğiyle boyun eğen bir halk yaratmaya çalışıldığıdır.Savaşı kaybetmiş olsa bile faşizmin etkilerini Almanya derhal silememiştir.


Hipnoz ve Bilinçaltı


Avrupa üçlemesinde Trier bilinçaltının oynadığı oyunları ve hipnoz'u karakterleri üzerinde önemli bir unsur olarak kullanmıştır.Element of Crime'da bilinçaltına yapılan yolculuklarla Avrupa tasviri izleyicilere aktarılır.Renklerin sarının kirli bir tonunda olması bilinçaltı yolculuğunun bizlere sunumunda o havayı solumamıza yardımcı oluyor.Flashbacklerle hipnozu gerçekleştiren ile Fisher arasında sağlanan yolculukta imgelerin önemli bir yer tutması ve yolculuğun Fisher'ın tasarladığı dünyada gerçekleşiyor olması bir takım soruları izleyici için cevapsız bırakır.


Epidemic yapımında senaryo yazan iki arkadaşın hayal dünyasında oluşturdukları Dr.Mesmer karakterinin gerçeğe dönüşmesi ve virüs salgınını yayması beynin yanılsamasıdır.Virüs salgınının film boyunca incelenmesi ki ortaçağda insanların korkusunun veba olması ve üzerinde durdukları bu virüsün tekrar ortaya çıkması beynin saplanmış olduğu korkuların karşımıza çıkmasıdır.Filmin sonlarına doğru da salgına maruz kalan kızın cinnet geçirmesi ve hipnoz sahnesiyle bilinçaltının sunduğu gerçekliği Trier bizlere aktarır.

Europa ise açılış ve kapanış sekanslarıyla hipnoz altbaşlığı altında incelediğimiz bu üçlemede üzerinde en çok durulabilicek olandır.Hipnoz ile başladığı Avrupa yolculuğuna gene uzun seanslı bir hipnozla veda eden Leo'nun bu süreç içerisinde bilinçaltında hareketlerini anlatıcı kontrol eder.Her sahne hipnozu gerçekleştiren sesin bize sunmayı istediği gibidir.Leo'nun kukla görevini oynadığı Trier'in toplu hipnoz denemesi yaptığı bu yapımla ilgili : "Sanırım Avrupa bir gerilim filmi ve güldürü öğeleri de içeren bir melodram.Almanya bende bir saplantı.Alman toplumu her zaman en uç noktadaki tutkuları sergilemiştir: Kişiliklerinde, bireyler ve diğer ülkelerle olan ilişkilerinde.Her filmim teknik bir yenilik içerir. Avrupa'da kendime birçok eğlenceli teknik oyuncak aldım. Görüntü eklemek üzerinde çalışıyoruz; bazen kimi siyah-beyaz, kimi renkli yedi görüntü katmanını üst üste koyabiliyoruz. Ama asıl önemli olan, bu şekilde ancak farklı merceklerle çekilebilecek görüntüleri birleştirebilmemiz. Bu yolla, ilk bakışta fark edilmeyen ancak izleyicide derin iz bırakan bir etki yaratabiliyoruz. Aynı şey kamera hareketleri içinde geçerli. Görünüşte tam anlamıyla gerçekçi bir izlenim bırakan, ancak filmi planladığımız yöne doğru sürükleyen bu unsuru içeren görüntüler yaratıyoruz. Bu da hipnozdur" demiştir.Kapanış sekansında toplu hipnoz yapmaya çalışmış ve izleyicileri de bir nevi filme ortak etmiştir.

Üçlemenin ardından tekrar farklı arayışlara girmiş,biçim ve çekim olarakbirbirinden ayrı işler ortaya koymuş olsada değişmeyen tek şey masal anlatmak yerine bize gerçekci sert yapımlara sunmaya çalıştığıdır.

Yaklaşık bir ay önce Ortaköy Feriye Sinemalarında Yeni Sinema Hareketi adı altında evrensel doğrularla bezeli sinema anlayışının Türkiye'de yerleşmesi adına bazı yönetmen ve yapımcılar tarafından bir bildiri yayınlandı.Yapımların üretim aşamasında yaşanan sorunlara kafa patlatmak ve öneriler getirebilmek,sinemanın daha düzeyli, daha eşitlikçi, daha şeffaf ve demokratik bir ortamda yapılması için, her türlü baskıcı ve sansürcü güce karşı, farklı seslerin kendini özgürce ifade edebileceği bir üretim ortamı yaratmak için mücadele etmek ve en önemlisi yapımların izleyiciye yeterince ulaşamamasına çözümler bulabilmek bu oluşumun üzerinde durduğu en önemli konulardı.Ülkemizde bağımsız sanat filmlerinin yeterince değer görmemesi olağan bir durum ki Reha Erdem Yeşilçam Ödül Töreninde jüri üye sayıları ile yapımların izleyici sayısını karşılaştırırken inceden bir sitemde katıyordu işin içine.

Bu nedenle Yeni Sinema Hareketi tarafından yapımların izleyiciyle buluşması adına Ortaköy Feriye Sinemasında 23 Nisan-9 Mayıs tarihleri arasında etkinlik düzenleniyor.Bu vesileyle kısa bir süre önce kapılarını kapatan Feriye Sineması etkinlik için Umut Sanat tarafından yeniden açılıyor.Bu etkinlikte 17 gün boyunca 17 filmin gösterimi yapılacak.Gösterimi yapılacak filmler arasında 11′e 10 Kala, Hayat Var, İki Dil Bir Bavul, Nokta, Pandora’nın Kutusu, Sonbahar, Süt, Uzak İhtimal, Bornova Bornova,Kıskanmak ve Üç Maymun gibi birçok festivalde ödül almış yapımlar var.Film gösterimlerinin ardından sinemanın kafeteryasında düzenlenecek söyleşilerle izleyicler yapımların yönetmen,oyuncu ve yapımcılarıyla buluşma fırsatı da yakalayacak.

Etkinliğin bilet satışları 19 Nisan Pazartesi başladı.Fotoğrafların üzerine tıklarsanız filmlerin gösterim tarihlerine ve bilet fiyatlarına bakabilirsiniz.

Barcelona'da bir hostel lobisindeyim. Az önce yenildi Barcelona İnter deplasmanında. Artık Barcelona'dan gına geldiği için Real Madrid'i tutmaya başlayan bünyeye ilaç gibi geldi. Şu anda içerisinde bulunduğum hostelde bir sürü Barcelonalı arkadaşla, İnter gollerine hayvan gibi sevinmekten kendimi almadan izledim maçı. Barcelona izlenimlerim şimdi:

Barcelona'nın tren garına geldiğimizde hem beni hem arkadaşımı bir "noluyor lan" bakışı aldı. Tren istasyonu bizim Sabiha Gökçen havaalanımızdan konforlu ve aşağı yukarı aynı standartlardaydı. Bir hostelin aşağı yukarı adresi vardı elimizde, gittik çantalarımızla, bulamadık, döndük gara geri. Orada uyuduk. Uyumadan önce tekrar ettim Gaudi adlı mimar azmanının neler yaptığını ve neler göreceğimizi.

İşini iyi yapan üç beş adamla dünya değiştirilir derim ben. Gaudi'ye bağlamayacağım direk, önce futbol takımı. Katalonyalılar'ın aşık olduğu bu takımın stadını görmeye gittik bugün. Stadlarını öyle bir pazarlama harikası sistemle donatmışlar ki, bizim ülkemizde sadece maç günü kazanılan parayı standart günde, ayda kazanılan parayı da tek bir maç gününde kazanıyorlar maliyet muhasebesi bilgimin elverdiği bilgilere göre.

Roma'dan Floransa'ya giderken nerelisin dediğim Amerikan çocuk "Bastınn" şeklinde cevap verdikten sonra bana aynı soruyu yönelttiğinde, "Ordu" şeklinde cevap vermiştim, çocuğun cevabını yadırgadığım için. Katalonyalılar bence rahatlıkla Barcelonalıyım diyebilirler. Katalonya ne lan!

Olimpiyat köyü, "vay anam vay kamil neler olmuş yaa" dedirten limanları ve inanılmaz abartılmış sahilleri ile Barcelona bu sene ilk defa denize girdiğimiz, üstsüz ablalarla altı üstü muhabbet ettiğimiz ilk yer oldu. Güneşlenin ama denize çok zorda kalmadıysanız Malaga'ya kadar kendinizi tutup girmeyin.

Antony Gaudi inanılmaz bir adammış. Şöyle anlatayım, Dolmabahçe sarayında altın kaplama odalar, kaç milyon dolar eder lan bu dediğimiz ufacık alanlar gördüm, rehberimiz "büyük salonu görünce şaşıracaksınız" demişti. Sonra eklemişti; "Şaşıracaksınız dememle beklentilerinizi yükseltmenize rağmen şaşıracaksınız" Gaudi bu rehberin demek istediği şeyi yapan bir adam olmuş. Yaptığı eserleri mimarlar ve fizikçiler beraber inceleyip bize neler döndüğünü anlatmalı. Fotoğraflarına bile bakmaya kıyamayıp üstünü örttüğümü gözönüne alırsanız bu adamın eserleriyle karşılaştığımda neler hissettiğimi anlayabilirsiniz. Sevdiğim kız gelmiş, beni bir kere öper misin demiş gibi oldu, durup dururken.

Mimar Sinan'ın birkaç yüzyıl sonra gelmiş versiyonu gibi olan bu adama hayranlığım şehri santim santim nakış gibi işlemiş olmasını gözlerimle gördüğümde daha bir arttı. Adam sanatçı sıfatıyla muttasıf kılınırsa diğerlerine sanatçıkcı falan demek gerekiyor kanımca. La Sagrada Familia yazıp aratırsanız bir arama motorundan, ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksınız.

Bugün, Ankara'nın en çok nesini seversiniz sorusuna verdiği, İstanbul'a dönüşünü veren çevirmen, yazar ve şair (ismi lazım değil artık) insanın; eski dönem Türk yazarlarda sıklıkla görülen bir hastalığa, yabancı ülkelerdeki konuları, teşbihleri ve örnekleri bize getirerek prim yapma hastalığına bulaştığını birinci kulakla duydum. O aslen Madrid'in nesini ve Barcelona'ya dönüşünü şeklinde olan bir kalıpmış. Kalıbına tüküreyim ben o adamın.

Velhasılı kelam, yarın akşam ayrılacağım bu şehirdeki ilk izlenimlerim bunlar. Ne yazıktır ki hala olayın sarhoşluğunda olduğumdan piyango kazanmış adamın ilk dakikalardaki işlemcisinin hızında çalışıyor kafam. O yüzden sıradaki yazıma kadar Vicky Cristina Barcelona! (sonuçta burası hala sinema blogu sayılır, filme bağlamak lazım)

Not: Fotoğrafları en yakın zamanda hem Roma hem Barcelona için olan yazılarda ayrı ayrı ekleyeceğim.

"Çocukken her akşam yatmadan önce Tanrı'ya bana bir bisiklet vermesi için dua ederdim. Bir gün Tanrı'nın çalışma tarzının bu olmadığını anladım. Ertesi gün gittim kendime yeni bir bisiklet çaldım ve her akşam yatmadan önce Tanrı'ya günahlarımı affetmesi için dua ettim."

Al Capone

Orijinal Adı: Ladri di Biciclette
Yönetmen: Vittorio De Sica
Senaryo: Vittorio De Sica, Oreste Biancoli, Suso D’Amico
Oyuncular: Lamberto Maggiorani (Antonio Ricci), EnzoStaiola (Bruno), Lianella Carell (Maria)
1948 / İtalya / İtalyanca / 93 dakika

Her şeyin net bir şekilde görüldüğü bir yaşam kesiti izlediğimiz. Filmde her şey kısa ve etkili bir anlatımla anlatılmış. Altı çizilen bazı konular seyircinin gözünün içine sokulacak kadar vurgulanmamakla birlikte ortaya bırakılmış bir şekilde dikkatli izleyicilere sunulmuş sanki. Gerçi bu kadar önemli bulunan ve afiş afiş anlatılan bu filmi “öylesine” izlemek de söz konusu olamaz herhalde.

Filmde özellikle karakterlere yüklenen davranışlar çok başarılı olmuş. Ekranda ilk olarak subaşında görülen Maria karakterinin hızlı hareketleri sorumluluklarını yerine getirmeye çalışan yokluk içindeki bir kadının doğal telaşı olarak görülüyor. Kovaları taşırken kocasından yardım istememesi, kocasının işi alamamak konusundaki lanetlerini dinlerken hızlı ve pratik bir çözümle (söylediğine göre) çeyizinden kalan güzel çarşafları satma fikri hep cefakâr ama kararlı ve güçlü kadını işaret ediyor.

Baba karakterinde filmin başından sonuna alttan alta bir şaşkınlık hâkim. İşsizliğin had safhada olduğu dönemde iş bulanların isimleri okunurken kalabalığın arasında kendisini olmaması şaşkınlığın en net görüldüğü yerlerden biridir. Ancak aynı sahne babanın umutsuzluğunu da ifade ediyor olabilir. Daha sonra bisikletiyle birlikte işini kaybetmesi de hayata yeniden bağlanmasını sağladığı için adamda bu kadar büyük bir etki bırakmaktadır (Vazgeçmekten vazgeçmiştir). Ne yapacağını bilmeyen çaresiz bakışlar ve davranışların sıkça görüldüğü baba karakterinin aslında çekingen ve kısmen “pısırık” olarak değerlendirilmesi de mümkündür. Ancak yönetmen korkak karakterlerin de duruma göre ne kadar yürekli olabileceğini gerek hırsızı yakaladığı gerekse bisikleti çaldığı sahnelerle izleyiciye direkt olarak aksettirmektedir. Bununla birlikte kilisede ayin sırasında gelen kişilerin sadece yemek amacıyla ayine katıldıkları da gözden kaçırılmamalıdır. Açlık ve çaresizlik öyle bir boyuttadır ki, baba Antonio kilisede olay çıkarmaktan çekinmez ve bu son sahnede bisikleti çalmadan iç hesaplaşması ahlaki değerlerin aşılmasındaki zorluğu çok açık bir şekilde göstermektedir.

Ve en büyük karakter Bruno. Çocuk oyunculardan bile genellikle fazla beklentim olmamasına rağmen sonradan oyuncu olmadığını öğrendiğim Enzo Staiola’nın performansı için mükemmel demek fazla olmaz sanıyorum. Duyguları doğrudan seyirciye aktaran bu küçük, film boyunca babasının yanından ayrılmıyor. Fakir ailede herkesin sorumlulukları olduğu bir kez daha görülmüş oluyor. Bisikleti temizlemesi, kardeşi üşümesin diye pencereyi kapaması, dışarıda bir işte çalışması, gerektiğinde babasına kafa tutması ve babasını düştüğü zor durumlardan kurtarmak için harekete geçmesi normalde küçük bir çocuktan beklenmeyen sorumluluklardır. Yine de küçük bir mutluluk, çocuğun çocuk olduğunu hatırladığı anlardaki gözündeki ışığa yansımaktadır.

Ebru
http://sadecee.blogspot.com/

Kezban Roma'da.
Şimdi hiç gitmemiş birisine Roma'yı çok güzel anlattım diyebileceğim şekilde anlatıyorum.

Bizim Aspendos'u alıp şehrin göbeğine yerleştiriyorsunuz. Bunu Roma Olimiyat Stadı olarak her türlü de kitlerdim de, iyi günümdeyim. Sonra Haydarpaşa Garı ve Karaköy Ziraat bankası gibi Alman mimarisi kokan, ince uzun (Türk Mimarisi daha yayvandır) bir sürü binadan kopyala yapıştır metodu ile oraya buraya koyun. Arka sokak falan diye bir şey yok, her taraf böyle Haydarpaşa Garı gibi olmalı. Sonra Fener Rum Patrikhanesi modelinde ama on katı büyüklüğünde, girişinde garip giyinimli adamların olduğu bir kilise yapın, adı Vatikan olsun.
Bizim Topkapı Sarayı'nın uzaklardan görünebilen kulesini alın, seri üretimle 300 tane kadar yapın şehre su dağıtır gibi dağıtın.
Şehrin ortasından nehir geçirin, bunu hayal edemeyenler Boğaz'ın otuzda biri kadar kaldığını düşünsünler, 50-60 metre gibi yani.
Dolmabahçe Sarayı ve Bodrum taraflarındaki antik kalıntıları çeşitli oranlarda karıştırıp 5-6 tane kocaman yapı halinde yakın yerlere koyun. Önlerine Taksim'deki özgürlük anıtının 20 30 katı büyük ve güzel heykeller koyun, o heykellerin 5-6 insan boyunda olanlarından basit kiliselere bile yerleştirin, Sümela Manastırının beyaz mermerden olan halini de koyun birkaç kiliseye.
Ayasofya'nın minareleri hariç olan kısmındaki büyüklüğü hayal edin, içini güneş alabilir şekilde tasarlayın ve orasında burasına freskler falan koyun yine. Kafasında iyilik yuvarlağı olan adamlardan bir milyon tane üretip bu kiliselerin duvarlarına JPEG halde yapıştırın.
Bizim arkeoloji müzemizde ve ülkenin her tarafındaki tarihi 2000 yıl kadar olmuş korunan eserleri getirip 5-10 futbol sahası kadar bir bölgeye yığın. Başka bir yere de sadece bir futbol sahası kadar yapın.
Arabaları %20 küçültün, mobiletlileri % 500 artırın, lise mezunu ortalamalı ve rastgele seçilen 2-3 milyon İstanbullu'yu şehre İtalyanca dil seçeneği yüklü vaziyette doldurun.
BM'ye kayıtlı 192 ülkeden nüfüslarına göre turist isteyin, sokaklara serpiştirin. Her köşe başına garip garip meziyetleri olan sokak sanatçılarından koyun. Onları izleyen insanları da izleyip izleyip kaçan tiplerden yapmayın. Sonracığıma, kocaman kocaman parklar yapın. O kadar kocaman ki, ortasında kocaman bir göl olabilsin ve o gölde yarım saat boyunca kayıkla her dakika yeni bir şey keşfederek gezebilin.
72 milletin üzerinde yayım yayım yayıldığı merdivenler koyun her yeri göbek olan bu şehre. Merdivenlerin üzerinde çiçekler falan da olsun. Fazla uzaklara gitmeden kocaman bir de aşk çeşmesi yaptırın. İnsanların attığı bozuk paraları toplayan "körolası çöpçüler" tandanslı aşk hırsızlarını da unutmayın.
Esmer esmer adamlar bulun, bizim çingeneleri solaryuma sokarsanız süper yakalarsınız rengi, bunların eline kah bir demet gül, kah birkaç kilo incik boncuk verip insanların üstüne salın. Belediye otobüslerinin hepsini 2005+ model yapın ve şöförlere istediğiniz yerden istediğiniz yere gidin diyin. Kornaları alın tüm araçlardan.

Çağlayan Meydanı'nı beş sene boyunca düzenleyin, bitti bu dediğinizde 3-5 kat büyütüp şehrin 8-10 yerine koyun. Bizim Sultanahmette duran dikilitaşlardan sokak lambası yapacak kadar laubalileşin.
25 derece güneşli İstanbul havası da koyun.
Roma'nız hazır.


Blogu takip eden ve blogun formatını beğenen arkadaşlar için bir hatırlatma yapalım.Bu yıl 3.sü düzenlenen blog ödüllerinde Sigara Yanıkları olarak Kültür/Sanat kategorisinde yarışmaya katıldık.Eğer oylamaya katılmak ve bize destek olmak istiyorsanız aşağıdaki linkten blogumuza oy verebilirsiniz.

http://2010.blogodulleri.com/frame/show/sigara-yaniklari-365

Henüz oylama için üye olmadıysanız buradan hemen kayıt olabilir ve oylamaya katılabilirsiniz.

Herkese şimdiden teşekkürler.

Herkese merhaba,

10 Nisan 2010 Cumartesi akşamı İKSVaryetenin hazırlamış olduğu organizasyona katılmak üzere Emek Sineması'na gelecekler için bir yaka kartı hazırladık.Bu yaka kartıyla, İstiklal caddesinde bulunup da hala Emek sinemasının başına gelenleri bilmeyenleri haberdar etmek amacındayız.
Her ne kadar inanılmaz gibi görünse de, caddenin bir sokak ötesinde neler olduğunu bilmeyenler var.
Yaka kartlarını takmak mecburi değil, tabii. Ancak, kişilerin farkındalığını arttırmak için bir yol olabilir.
http://img693.imageshack.us/img693/9025/emeksinemasiyakalik.jpg


Linkteki dosyayı indirip, yazıcıdan çıktısını alarak yaka kartlarınızı elde etmiş olacaksınız.
Herkes yanında birkaç tane yedek yaka kartı ve toplu iğne getirebilirse daha çok kişinin haberdar olmasını sağlayabiliriz.

Bir de bu linkten online imza atabiliyoruz
emeksinemasiniyasatalım.org


Emek Sineması’nın yıkılmasına karşıyız!
Hepimize kolay gelsin...

İbni Haldun... Cemil Meriç adlı, bir sürü insana, "aydın", "derya" denilidiği gözönüne alınırsa bunların içerisinde bulunduğu dünya olan kişinin sayesinde öğrendiğim onlarca hazineden sadece birisi. Modern anlamdaki sosyolojinin ve bir ton yan disiplinin ilk çığırtkanı. İdeolojiden mite, kültürden topluma bir sürü muallak kavrama hiç korkmadan dalan gözüpek bir şövalye...

Kültürlerin yönetimi ve günümüz diliyle söylemek gerekirse "toplum mühendisliği" bu adamın ilgi ve bilgi alanlarından birisi. Hızlı devrimcilere, tek başına çağ açıp kapayan mastürbatif hayal kahramanlarına da sosyolojiyi kalkan olarak kullanıp sık sık tabanın zıpladıkları yükseklikten çok uzakta olmadığını hatırlatır bu karizmatik şahsiyet.

Kısa film çekme planları yapan, bir tek; kamera, oyuncu ve senaryo eksiği olan öğrenciler, insanlar iki taraftan bu adamın konu mankeni oluyorlar. Birincisi mastürbatif ve eyleme dönük olmayan tesanütleri hasebiyle aslında sıfır olmalarına rağmen, kafalarından geçen bir "keşke" ütopyasına plan süsü vrmeleriyle kendilerini sıfırın zıttı olan bir zannetmeleri. İkincisi ise kitleleri ve kütleleri etkileme gücü yüksek bir koca araca, bir sabinin silaha yaklaştıkları gibi yaklaşmalarında. Sinema dünyayı yönetmenin üç anahtarı varsa birisi olmayı çok rahat hakedebilen bir kalem bu nazarda.

Şimdi Cemil Meriç'in bahsettiği onlarca adamdan bakabildiğim üç beş tanesinden aşırılmış, kolay cümlelerden kolajlarla neler oluyor havasında bir okuma deryası da sunabilirim burada, ama okumayı seveceğim türden yazılar yazmak daha eğlenceli olduğundan, sinema üzerinden bir neler oluyor hayatta bakışıyla, makro anlamda neler oluyor bu alemde, bırakıyorum bakış açılarınıza.

İlgilenenler bilirler, Jack Welch adlı, GE duvarına "faşo Ceo" yazmayı normal kılacak kadar sert bir adam vardır. Bu adamın reklamlarla ilgili söylediği bir söz burada Cemil Meriç ve İbni Haldun'un önüne geçiyor: Eğer satışlarınızı artırmadıysa, reklamcının altın gergedan bile alsa hemen kovmalısınız!

Bize balık nasıl tutuluru analtan değil de, tuttukları balıkları servis eden-edecek müstakbel ve mevcut, sinema kanallı toplum mühendislerimize saygıyla.

Kurenai No Buta / Porco Rosso

Anime 1930lu yıllarda İtalya'da hava korsancılığının tavan yaptığı bir dönemi ve ödül avcılığı yapan uçak savaşçılarının arasında geçenleri ve bu ödül avcılarından en önemlisi olan domuz Porco Rosso'nun hikayesini anlatmaktadır.Porco Rosso 1.Dünya savaşına pilot olarak katılmış olan ve en yakın dostunu bu savaşta kaybederken domuza dönmüş olan erdemli biridir.İnsan ırkına olan inancını yitirmiş,tanrının onu yalnız yaşaması adına domuza çevirdiğini düşünmektedir.Bununla birlikte şefkatli,duyarlı bir kişiliğe sahip olması ve kimseye boyun eğmemesi,yeteneğininde etkisiyle halk arasında tanınmasını sağlamaştır.Kırmızı savaş uçağıyla rüzgarda adeta resitaller sunan Porco Amerikalı hava korsanıyla çekişmesinin dışında İtalyan hava birlikleri tarafından da zorlanmaktadır.Kendi içinde kimlik sorunları yaşayan geçmişinin etkisini yaşamında her daim hisseden Porco'nun hava birliklerine cevabı nettir.

Porco Rosso:Faşist olucağıma domuz olmayı yeğlerim.

Bir insanın sevgisiyle tüm insan ırkını aklamasını ve kurbağa prens masalına benzeyen sonuyla Miyazaki'nin yapımları arasında en çok sevdiğim anime olmuştur.Miyazaki'nin uçaklara olan ilgisi ve sonrada açıkladığı üzere kendini gerçek hayatta domuza benzetmesi ve animelerindeki domuz karakterlerin kendisini temsil ettiğini belirtmesi sonucu bir nevi Miyazaki Porco Rosso'yu kendisi için yapmıştır.



Mononoke hime / Princess Mononoke

Kurtlar tarafından büyütülmüş olan bir kızın ormanı insanlardan korumak için giriştiği mücadeleyi ve bu mücadelenin içinde üzerindeki laneti kaldırmak için ona yardım etmeye çalışan anti kahraman Ashitaka'nın yaşadıklarını aktarmaya çalışan Miyazaki toplum ve doğa temasını bir kez daha kullanımıştır.Emelleri uğruna doğayı yok etmek isteyen ortaçağ insanlarının hem birbirleriyle hemde doğayla giriştikleri savaş ve ormanın ruhunun yok olması durumunda ekosistemin nasıl etkileneceğini vurgulamaya çalışmaktadır.Miyazaki'nin animenin içine işlediği kodamalar(Miyazaki külliyatında en çok sevdiğim karakterdir),doğanın ruhu,ashitaka'nın üzerindeki lanet gibi sembolik varlıklar animenin konusuna etki eder durumdadır.Örneğin film boyunca demir kasabanın hükümdarı eboshi'nin doğaya nedensiz yere olan öfkesi,prenses mononoke'nin insan ırkına olan nefreti her ne kadar insani duygular olsada bunların bizi kötülüğe ittiğini gözardı edemeyiz.Ashitaka'nın öfke ve nefret kontrolüde bundan kaynaklanmaktadır.Her ne kadar istediği herşeyi başaramamış olsa da laneti kaldırmaktan ziyade hem doğayı hemde doğaya zarar vermeye çalışan Eboshi'yi koruması doğa ruhunun yeniden doğmasından değilde olaylara karşı takındığı tavır nedeniyle üzerindeki lanetten kurtulmuştur.Bu yapımda da bir kadın kahraman vardır ve Miyazaki bununla ilgili erkeklerin zor bir durum karşısında bir nevi hayvansal içgüdüleri ile saldırıya geçtiğini, ama kadınların duygusal yapıları nedeniyle durumu anlayarak kabullendiğini ve bunun duygusal bir etki bıraktığını; ayrıca bir erkek olarak kadınların hareketlerinden ve davranışlarından etkilendiğini ve bu etkiyi yansıtmak için kadın karakterler seçtiğini belirtmiştir.
Ayrıca Miyazaki'nin çoğu filminin başlığında 'No' sözcüğü geçer. Beraber çalıştığı yapımcı Suzuki Prenses Mononoke'nin ilk adı olan Ashitaka'yı beğenmedi ve içinde no geçen adların daha çekici olduğunu söyledi. Bunun üzerine Miyazaki filmin adını Prenses Mononoke'ye çevirdi.


Howl's Moving Castle / Hauru no Ugoku Shiro

Miyazaki'nin Avrupa sinemalarından etkilenmiş ve Komşum Totoro'daki Totoro karakterinin batı masallarından animeye dahil ettiğini söylemiştim.Howl'a Moving Castle da batıya ait bir masalın Miyazaki eli değmesiyle oluşan bir anime.

Üvey annesi ve kardeşleriyle yaşayan Sophie'nin bir cadı tarafından 90 yaşında yaşlı bir kadına dönüştürülmesi ve bu laneti üzerinden kaldırmak adına çıktığı fantastik yolculukta Howl'un hareket eden kalesinde hizmetçi olarak çalışmaya başlamasıyla hikaye şekillenir.Yakışıklı,genç kızların ruhunu çalan,etrafındaki insanları etkilemekten zevk alan şımarık bir bireydir.Bu görünüş ve davranışların altındaysa esasında oldukça yalnız,başkalarının varlığına muhtaç birisidir.Ayrıca Miyazaki'nin diğer animelerindeki karakterlerinin aksine yaşına uygun davranmaktadır.Sophie ise yaşından daha olgun davranan yaşlı olduğunda Spirited Away'de ki yaşlı cadıya benzeyen fakat bu haliyle bile iyi olan birisidir.Miyazaki'nin yapımlarında mutlak kötülüğün olmadığından dem vurmuştuk birbirine benzeyen iki karakterin iki farklı yapımda iyi ve kötüyü canlandırması da bu nedenle göze batmıyor.Her bir karakterin içinde saf bir iyiliğin olduğunu hissediyoruz.Ayrıca Sophie'nin mutlu oldukça genç haline dönmesi ve Howl'a olan aşkının anlatımı oldukça muazzam.



Gake no ue no Ponyo / Ponyo on the Cliff

Kırmızı bir elbise giyen ve insan olmayı kafasına koymuş olan bir balık olan Ponyo bir gün karaya çıkar ve onu bulan 5 yaşındaki Sosuke tarafından bulunup bir kavanoza yerleştirilir.Zaman içinde ikili arasında arkadaşlık doğar.Diğer yandan Ponyo'nun babası kızının okyanusa,ait olduğu yere dönmesini ister.Çareyi dalgaları yollamakla bulan babaya direnen Ponyo yaşadığı kabasanın ekolojik dengesinin bozmuştur.Kasaba sular altında kalmıştır ve halk elbirliğiyle kasabayı kurtarmaya çalışırken Sosuke ve Ponyo arasındaki arkadaşlıkta bu zorlu zamanda perçinleşecektir.Doğanın ritminin bozulması ve insanların birbirlerine yardım etmesi ve daha derine inmeden yalın bir anlatım seçmesi yönüyle Miyazaki'nin Totoro ile birlikte çocuklara en çok hitap eden yapımıdır.Doğanın korunması ve denizde yaşayan varlıklara saygı gösterilmesi adına çocukları eğitmeyi amaçlayan H.Miyazaki bu yapımla çizgisinin dışına çıkmıştır.Bu nedenle çoğu izleyicisinin beklentilerini karşılamasa da doğaya gereken saygının gösterilmesi adına eğitimsel bir postmodern masal anlatımı olan Ponyo,Miyazaki'nin eserleri içerisinde önemli bir yer tutar.

Ayrıca bu yazıda üzerinde durmadığım Spirited Away yapımıyla ilgili daha önce ayrıntılı bir yazı yazmıştım.Ona buradan ulaşabilirsiniz.

Hatıralarımızın amacı geçmişi yad etmekten çok bunların yeniden sergilenmesinde vereceğimiz tepkiler ve geçmişin gözden geçirilerek sorgulanmasıdır.Edindiğimiz tecrübe ve yaptığımız hataların tekrarlanmaması adına beynimize güvenmeliyiz.İyi-kötü hatıraların silindiği bir beyinde geçmişinden ders almak veya toplum içinde olumlu olarak nitelendirilecek davranışları sergileyebilmekten söz edebilir miyiz?

27 yaşındaki Yoon Do-Joon zihinsel engeli olan,geçmişini tam anlamıyla hatırlayamayan saf bir 'çocuk'tur.Kimi zaman arkadaşının ondan faydalandığı anlar oluyor,kimi zaman toplumun yüksek itibarlı insanları karşısında haklıyken suçlu duruma düşebiliyor.Neyseki hayatındaki bazı açıkları ona düşkün olan annesi kapatıyor.Zihinsel sorunları olan bir genç annesi olarak üzerine düşen herşeyi yapan,geçimini sağlamak adına işini yaparken bir gözlede oğlunu takip eden bir anne.Lakin tek kusuru fazla anlayışlı olması.Oğluna sözünü geçirememesi anne karakteri adına söyleyebiliceğimiz tek kusur.Eve sarhoş döndüğü bir gece yolda gördüğü kıza laf atan Yoon Do-Joon ertesi gün kızla karşılaştığı yerde kızın ölü bulunması ve yanında taşıdığı golf toplarından birinin olay mahalinde bulunması sebebiyle görünürdeki tek sanık olmuştur.Zihinsel engelli olması,ortada başka delillerin olmaması ve polis teşkilatının olayın üzerini çabucak kapatmayı istemesi sonucu hapse mahkum olan bir genç olmuştur.

Anne ise oğlunun suçsuz olduğuna inanmaktadır.Onun için Do-joon öldürmeyi akıl edemiyecek zararsız bir çocuktur.Annelik içgüdüsü ve oğluna olan sevgisi nedeniyle suçsuzluğunu kanıtlamak adına deliller arar.Bu yolun onu ters tarafa sürüklediği anlarda oluyor fakat her adım onu gerçeğe biraz daha yaklaştırır.Anne katilin peşindeyken bizde annenin peşinde sürükleniyoruz.Oğlunu koşulsuz korumak isteyen annenin en iyi yaptığı iş ise akupunkturla kötü hatıraları insanların beyninden silmektir.Madeo insanı rahatsız eden sonuyla oldukça çarpıcı bir yapım.

Yönetmen Bong Joon-Ho bundan önce Gwoemul (The Host) ve Salinui Chueok (Memories of Murder) gibi Kore'de ses getirmiş filmlerin yönetmenliğini yapmış bir isim.Özellikle Memories of Murder'ın gerçek bir hikayeden esinlenilerek yapılmış olması ve yönetmenin çarpıcı bir dille bu hikayeyi anlatmış olması onun adını diğer ülkelerde de duyurmasına vesile olmuştur.Filmde polis teşkilatının gene bu şekilde zihinsel engeli olan bir gence suç yüklemesi vardı.Bu yönüyle bakarsak yönetmen Kore polislerinin ve mahkemelerinin olayları derinlemesine incelemeden sanıkları suçlu tayin ettiğine dair hikayeler anlatarak bu kurumları eleştirmektedir.Her iki filminde ortak yönü bu diyebiliriz.Ayrıca polis teşkilatı içindeki sanıklara şiddet uygulama ve suçu zorla kabul ettirmede bir diğer eleştirdiği yönler.Bunları yaparken kimi zaman mizahi diyebiliceğimiz bir dili kullanarak anlatımın daha yapay olmasını sağlıyor.Madeo Asya'nın Oscarları sayılabilicek olan Asia Pacific Screen Awards'ta en iyi kadın oyuncu dalında anne karakterini canlandıran Hye-ja Kim'e ödül kazandırmıştır.


Sinema dünyasında Haneke'nin yapımları için izleyiciye nasılki 'huzursuz seyirler' vaad edilebiliyorsa Hayao Miyazaki'nin animeleri içinde izleyiciye 'huzurlu seyirler' vaadedilebilir.H.Miyazaki 1958 yılında zamanının ilk renkli animesi olan Hakuja Den'i izleyip bu animenin etkisi altında kalarak animasyon dünyasıyla ilk merhabalaşmasını yapmıştır.Mezuniyetinden sonra Toei Animasyon Şirketinde animatör olarak çalışmaya başlamış ardından ilerde birlikte Ghibli Stüdyosunu kuracağı Isao Takahata ile tanışmıştır.

Miyazaki kurmaca bir görsellikte ve hayali dünyada bizim sunulanı dış dünyadan bağımsız olarak algılamamazı ve bu kurguda bizlerin mutlu olmasını ister.Betimleme gücü ve nesnelerin objeleştirilmesi yöntemiyle bunları yapımlarında birer simge olarak kullanan Miyazaki sunduğu tüm karakterleri iyi ve kötünün net bir ayrımını yapmadan sunmaya çalışır.Çünkü görsel öğelerde iyi ve kötü kavramı birbirinden uzak tutulduğunda taraf olunur ve anlatılmak istenen ile izleyicinin algılaması farklı noktalarda olabilir.Kötü olarak nitelendirilebilicek karakterlerin bile insana itici veya soğuk gelmemesi,her birinin bir şekilde iyiliğe bulanmış olmaları bundandır.İnsani duygulardan herkes nasibini alır ve her ne olursa olsun ana karakterler kurgudaki mutluluklarıyla bizede umut aşılarlar.Yapımlarını izleyenler bilir genellikle çocuklar ve kadınlar ana karakter olur ve bu ana karakterler hiç bir zaman yılgınlığa düşmeden,içlerindeki umudu yitirmeden çalışarak daha iyiyi yapabiliceğine inananlardır.Bunun başlıca nedeni Miyazaki'nin mezun olduğu üniversitenin Japon İmparatorluk ailesiyle yakından bağının olmasıdır.Marksizm'den etkilenen Miyazaki'nin siyasi düşüncelerinin odak noktasını da bu düşünceler oluşturur.Karakterlere sorumluluk yüklemek ve onların kaldırabiliceğinden fazlasına dayanma dirayetini çalışarak elde edebiliceklerini sunması da siyasal düşüncelerinin etkisiyle gelişen mevzulardır.Örneğin yakın arkdaşı Mamaro Oshi(Ghost In The Shell'in yönetmeni) Miyazaki'nin tam bir 60lar solcusu olduğunu ve Ghibli stüdyosu içinde de Isao Takahata'nın (Grave Of The Fireflies'ın yönetmeni) Stalin'e benzer bir karaktere büründüğünü söylemiştir.Keza Stüdyo Ghibli olarak teknolojiye şüpheci yaklaşmlarıda bundandır.Örneğin Miyazaki çizimlerin çoğunu halen el yordamıyla çizmektedir.Teknolojiye körü körüne bağlanmayarak yapmış olduğu işin hayatının esas meselesi olduğunun kanıtıda budur.Miyazaki ile ilgili bu genel birkaç bilgiden sonra yönetmenliğini yaptığı sinema yapımlarından bahsedelim.


Kaze no tani no Naushika / (Nausicaä of the Valley of the Winds)

Öncesinde Miyazaki 1979 yılında Tv serisi olan Lupin III'ün sinema filmini yapmıştır lakin ulusal anlamda tanınmasını sağlayan esas eseri budur.Manga olarak başladığı ve manga serisinin ilk 200-250 sayfasını animeye aktardığı sonrasında manga olarak 13 sene boyunca üretmeye devam ettiği bir seri.

Miyazaki bu yapımında büyük bir savaş sonrası yaşanmaz hale gelen doğayla savaş halindeki insanın sadece küçük adacıklarda varlığını sürdürebiliyor olmasını anlatmıştır.Ormanın güzelliği sadece dışarıdan öyle gözükür zira içinde kirlilik,kötülük beslemektedir ve bu kirliliğin nedeni küf bitkiler,mantarlar ve böcekler değil insanlıktır.Endüstrinin esiri olmuş insanoğlunun sonunu getiren medeniyet dünyanın ekosistemini bozmuştur.Bunun sonucunda doğa insandan hıncını çıkarmak istemektedir.Ana karakterimiz prenses Nausicaa ise olayları çözmeye uğraşır.Rüzgarlı Vadi Miyazaki'nin toplum eleştirisi yaptığı filmlerdendir.Miyazaki bu yapımla ilgili Darwinizmden etkilendiğini ve dinazorların yok olmalarına kafa yorduğunu ve medeniyetin de insanın sonunu getireceğine inandığını belirtmiştir.


Tenkû no shiro Rapyuta / Castle in the Sky

Kayıp kıta efsanelerine göndermeler barındıran içinde Miyazaki'nin uçan cisimlere olan ilgisini net bir biçimde ortaya koyan yapımdır.Miyazaki gençliğinde babasının savaş uçakları üreten bir şirkette yönetici olmasından çok etkilenmiştir.Animeye ilgi duyduğu ilk zamanlarda sadece uçak ve savaş gemileri çizdiğini insan çizmediğini farkeder.Bu yüzden çoğu yapımında uçan cisimleri görmek mümkündür.Gökteki Kale yapımında da Pazu Sheeta'yı gökyüzünden düştüğü anda yakalar ve zamanla kızın gizemli dünyasına ortak olur.Korsanlar,silahlı adamlar,hükümet yetkililerinin her birinin tek amacı içi hazinelerle dolu olduğuna inanılan Laputa adlı kayıp kıtaya ulaşmaktır.İçinde modernizasyona karşı eleştiriler barındıran saf sevginin filmde önemli bir yer tuttuuğu Studyo Ghibli'den çıkan ilk Miyazaki eseridir.





Tonari no Totoro / My Neighbor Totoro

Komşum Totoro için Hayao Miyazaki'nin en masum animesi dersek yanlış olmaz.Karakterlerin masumiyeti ve naifliği insana yaşama sevinci kazandırır.İçlerinde en ufak bir açgözlülüğün olmadığı karakterler üzerinden batı efsanelerine, masallarına doğu gözüyle bir bakış ve perili olduğu söylenen evde bile iyi hallerinden vazgeçmeyen bir aile.İki kız kardeş Satsuke ve Mei'nin anneleri hastanedeyken bile hiç moral bozmamaları ve omuzlarına yüklenen sorumluluk onları olgunluğa doğru itmektedir.Doğaya karşı nazik olunur ise onun bize vereceği cevabı da anlatan Miyazaki doğa ve insan arasındaki bağı bu yapımında etki-tepkinin olumlu yansıması olarak sunmaktadır.Rüzgarlı Vadi'de söylediğimiz insanın ekosistemi bozuk bir dünya yaratmasının tersine burada kahramanlarımız doğanın öneminin farkında ve masal olarak nitelendirdikleri Totoro'ya bu sayede kavuşuyorlar.Ayrıca hastanede yatan anne karakteri de Miyazaki'nin küçüklüğünden bir ayrıntı.Miyazaki çocuk iken annesinin uzun süreler hastanede yatması sebebiyle bir bakıma kendi çocukluğunda yaşadığı sorunu yapıma aktarmıştır.Ayrıca uçan cisim olarak bu yapımında kedi otobüs kullanması da yüzlerde ayrı bir tebessüme sebep olmuştur.


Majo no takkyûbin / Kiki's Delivery Service

Küçük Cadı Kiki içerisinde fantastik öğeler içeren bir yapımdır.13 yaşına geldiğinde cadılığın kuralı gereği evinden 1 sene boyunca ayrı kalması gereken Kiki'nin kedisi Jiji ile yaşadıkları anlatılmaktadır.Kiki'nin onca renk cümbüşü içerisinde siyah giyen biri olması tesadüfi değildir zira içinde bir takım sorunlar yaşamaktadır.Ayır kalmış olmanın verdiği sıkıntı,13 yaşında kendi ayaklarında durmanın verdiği zorluk ,uçamamanın getirdiği zorluk ve evden ayrıldıktan sonra içinde oluşan özgüven eksikliğine rağmen Kiki'nin yılmaması ve başarmaya çalışması onun mutluluğa doğru yol almasını sağlar.Başarmak için denemenin gereklililiği ve zorluklar karşısında yılmamanın önemini anlatan Miyazaki bu yapımında da uçan cisimlere olan ilgisini bir cadı üzerinden aktarmıştır zira Kiki'nin uçan süpürgesi vardır.Ayrıca diğer eserlerinde olduğu gibi ana karakteri küçük bir kız çocuğu olarak seçmesi de kadın karakterinin yapımlarında ne derece etkin olduğunu gösterir.Yapım yayınlandığı 1989 yılında Japonya'da en çok gişe hasılatı getiren film olmuştur.

Filmleri iki farklı post altında anlatmayı uygun gördüm gelecek yazıda da usta yönetmenin diğer eserleriyle ilgili genel bilgi vermeye çalışacağım.

Alex : Çünkü neyi anlamadığımı biliyor musun?Neden insanların,neden her bir kahrolası bireyin birbirlerine karşı bu kadar çok kötülük yaptığını anlamıyorum.Bana anlamsız geliyor. Muhakeme,kontrol.Tüm bunlar,tüm bu geniş yelpaze.Aslında bu yalnızca...

Wayne:
Hangi 'insanlar'dan bahsediyoruz?

Alex:
Bilirsin;ebeveynler,ikiyüzlüler,politikacılar,kalleşler.

....

Ron:Kaç yaşındasın?

Alex:
23

Ron:
23 yaşındasın demek.Sence şuanda okulda olman gerekmiyor mu?Bir iş sahibi olmak?Ve hayatta bir amacının olması?

Alex:
Bakın bay Franz.Bence kariyer denen şey bir 20.yy icadıdır ve ben bir kariyer istemiyorum.Benim adıma endişelenmeniz yersiz.Muhtaç biri değilim.Böyle yaşamak kendi seçimim.

Ron:
Peki ailen nerede?

Alex:
Artık ailem yok.

Ailesini ardında bırakıp,sistemin dayattığı yaşamdan sıyrılmaya çalışan,kendini daha fazla bir birey gibi hissedebiliceği bir yaşam düşleyen Christopher Mccandless'in gerçek mutluluğun paylaşılarak yaşandığını idrak ettiği süreci bizlere sunan Into The Wild filminden.



ÇOCUKLAR

Sizin diye bildiğiniz evlatlar gerçekte sizin değildirler,
Onlar kendilerini özleyen Hayat'ın oğulları ve kızlarıdırlar,
Sizler aracılığıyla dünyaya gelmişlerdir ama sizden değildirler,
Sizlerin yanındadırlar ama sizlerin malı değildirler,
Onlara sevginizi verebilirsiniz ama düşüncelerinizi asla,
Çünkü onların kendi düşünceleri vardır,
Onların bedenlerini barındırabilirsiniz ama Ruhlarını asla,
Çünkü onların Ruhları geleceğin sarayında oturur,
Ve sizler düşlerinizde bile orayı ziyaret edemezsiniz,
Kendinizi onlara benzetmeye çalışabilirsiniz,
Ama onları kendinize benzetmeye çalışmayın hiç ,
Çünkü Hayat ne geriye gider ne de geçmişle ilgilenir,
Sizler,evlatların birer canlı ok gibi fırlatıldıkları yaylarsınız,
Yayı gerenin elinde seve seve bükülün,
Çünkü oku atan O güç ,uzaklaşan okları sevdiği kadar,
Elindeki sağlam yayı da sever ....

Halil CİBRAN

Bugün Ahmed Arif'in şiirlerinin okunduğu, hayatından enstantanelerin sunulduğu bir şiir dinletisine düştü yolum. Şiirler kitapta durduğu gibi durmuyor yeminle güzel okuyan birisi, güzel atmosfer olunca. Cemal Süreya'dan Edip Cansever'e bir çok idol şair tarafından en baba şair olarak görülen bu adamın tutuklanmaları sırasında bir tren yolculuğunca başından geçen bir olay dikkatimi celbetti.

Ahmed Arif toplumsal konularda yazdığı şiirleri elden ele dolaşan bir şairdir. Devlet henüz halkla barışamadığı için doğuda (sanki şimdi barıştı dediğinizi duyar gibiyim) onların düşüncelerini domdom kurşun gibi kelimelerle efsaneleştirmektedir, şiirleri elden ele dolaşıp bir efsane halinde dillerde tütmektedir. Tabii devlet buna bir şey yapması lazım, sosyal sıfatının bir gereği olarak, bunu tutuklarlar kelle paça. Trende giderken bizimkisi, kompartımanda karşısına bir teyze oturur. Acır bunun haline. Yanındaki jandarmanın da uyumasından fırsat bularak sorar: Suçun neydi oğlum?

Ahmed Arif siyasi tutukludur aslen, ancak üniversitelerdeki siyasi tutuklulardan farkı anlaşılmaz diye çekinmesinden dolayı diyemez siyasi cevabını. "Sevdadandır teyze!" der.

Yıllar sonra, bu adam fikirlerini ve şarkı haline gelecek şiirlerini daha serbest biçimde ifade şansı bulunca bununla yapılan bir röportajda anlatır bunu ve ekler: "E çok da yanlış değil hani, biz de memleket sevdalılarındanız!"

Şimdi benim buraya kadar olan kısımla bir sorunum yok, gerisi biraz problemli. Bu ülkede ülkesini sevmeyen, en azından ülkesinin kötülüğünü isteyen bir zümre pek yok zaten. Kime sorsan ülkesini sevdiği için benzer düşüncede olmayan ona sinkaflı bir mim koymuş, kime sorsan ülke onun sevdiği gibi sevilir.

Güneşi Gördüm, Nefes! Vatan Sağolsun gibi son dönem bizim sinemamızda da örneklerine rastladığımız bu konu hakkında dünyadaki yansımalar ise bildiğiniz ideoloji yarışlarında sürdürülüyor. Büyük resimde ülke sevmek değil de, insan sevmek oluyor, insanın iyiliği için komunist, kapitalist, sosyalist, feminist, faşist ve daha bir sürü ist olunuyor. Bu işin büyük veya küçük resimde size sunabileceğim bir orta yolu yok. Hatta Okan Bayülgen bile memleket sevdalısı olur kendisine sorsak o geceyarısı programlarıyla. Bir dava edinmek böylesine ayağa düştü.

Geniş Aile'den efsane olacak kalibrede bir karakter olan Ulvi'nin süper sözüyle olaya çeşni katalım: Hani kardeştik?

Ülkesinin mevcut halinden memnun olmadığı için, Çikita veya Dole sponsorluğunda bir Türkiye Cumhuriyeti'ni gelecek satırlarda okuyan birileri için aksiyona girmek, kendi düşündüğü tarzda ifadelerde bulunmak o kadar olağan ki, anlatsam bu yazı saçma olur. Sanat türlü türlü insan içindir.

İnsanları sevmekten, belki biraz daha kendi fikirlerimizi sevmekten buraya yazışlarımız. Anlatamamaktan klavyeler eskittik (a tribute to ahmed arif)
Bir de şiir dinleyin bakalım. Nasıl okuyor adam:)Sinema blogu olduğu için görüntülü bir şey olsun dedik. Afiyet olsun.

"Bir insanın kafa tasını kırmak için yaklaşık 230 kiloluk baskı gerekir.Ama duygular daha hassas şeyler..."


Bir ayrılığın Ben'e düşündürdükleri bilgileriyle birleşince tam olarak yukarıdaki tanım oluyor.Hassas olduğuna kanaat getirdiği sevgisinin artık bir karşılığının olmaması ve daha iyisini arayan sevgilinin ardında nefes alamıyacak hale gelmek.Aşk,ayrılık gibi mevzuları derinlemesine incelemeye çalışıp Ben'in yaşadıklarından sosyal çıkarımlar yapma gibi bir niyetim yok.Zaten her biriniz bu olguların bir yerlerinden tutarak farklı yaşamlara ortak olmuş ve kişisel çıkarımlarınızı yapmışsınızdır.Bu nedenle Ben Willis'e ve zaman kavramına bakmak gerek.

Ayrılmanın suratta patlayan eşyalar olarak değer kazandığı noktada Ben'in hayatına dahil oluyoruz.Ayrılığın yaşamak ve zaman kısımlarını öldürdüğü nokta orası.Ben vücudun yaşamsal fonksiyonlarını yerine getirmekten aciz devresine giriş yapmıştır .Ayrılık sonrası yavaşta olsa zaman akar ama Ben durur.İnsomnia adı verilen illete yakalanmak ve her düşüncenin Suzy üzerinde yoğunlaşması bu yolda yanındadır.Yoğunlaşan düşünceler eski fotoğraflardaki o donuk suratların mutluluk ifadesiyle birleşince bir umut çıkarır illaki.Umudun bittiği an ise sevilenin hayatına yeni birinin girmesi değil,yeni kişinin sevilenin vücudunu elde etmesini öğrenmektir.Zamanın akması için yeni birşeylere ihtiyaç vardır ve geceleri uyuyamanında verdiği etkiyle Ben süpermarkette gece vardiyasında çalışmaya başlar.Kendi deyimiyle zaman ile parayı takas etmiştir.Zamanın akması Ben'in bu ayrılığı geride bırakması için elinde olan tek şeydir.İşe alışmak,yeni insanları tanımak ve ayrılıkla ilgili kişisel çıkarımları yaptıktan sonra ise Ben zamanı durdurur kendisi akar.Zaman durduğunda ise en büyük tutkusunu ve sanatını konuşturur.Resim yapmak özelliklede kadın vücudunu kağıda dökmek Ben'in ustalığını en güzel şekilde yansıttığı bölümdür.Gözönündeki değerlerin anlam kazanması da masumiyetin getirmiş olduğu samimiyetten kaynaklanır.Geçmiş zaman ile şimdiki zaman arasında gel git yaparak laçkalaşan düşünceler yeni bir yöne kaymıştır.Ayrılık ve Suzy'i düşünmek geçmiş zaman ise Suzy'i unutmak ve Sharon'ı düşünmek şimdiki zamandır.Ben için yaşam durdurulan yerden yeniden başlayabilir.Tabi yaşama dönüldüğü anda uyku ile zaman takası yeniden yapılır.Ben için yapılan takaslar önemlidir.

Zamanı baz alan ve akan zamanda yaşanılan bir takım sorunlara Ben Willis üzerinden çözüm üreten yönetmen takas unsurunu da filme yedirerek bazı çıkarımlar yapmaktadır.Öncelikle ayrılık sonrası yaşanılan duygusal buhranda zamanın kişi için ızdırap verici bir rol oynadığına,gene mecburi bir işte çalışıyor olmanın verdiği sıkıntıları yansıttığı saat bantlama sahnesiyle kişi için zamanın akmasının nasıl hal alacağından dem vuruyor.Diğer yandan aynı işi yapan fakat kendini kısıtlayan en azından sadece orada olduklarına ve sonradan da orada olucaklarına kanaat getirdiğimiz karakterler için zamanın bir değeri yoktur çalışma saatlerini nasıl eğlenceli hale getiriceklerinin peşine düşmüşlerdir.Ben'in hayatında da zamanın parayla ve sonrasında uyku ile takası da kavramın nesnel bir düzeye taşındığına işaret.Ayrıca zamanı durdurup günlerce aynı anı yaşayan Ben Willis'in akan zamanı değiştiremiyeceğini sadece hızlandırıp yavaşlatabiliceğini farketmesi de filmdeki zamanla ilgili en önemli detaylardan.

-Zamanı yavaşlatabilirsiniz yada hızlandırabilirsiniz hatta dondurabilirsiniz bile ama geriye saramazsınız.

Takas etmeyi bir ilişki ardından sevileni unutmak için sarfedilen bir eylem olarak sunan yönetmen Sean Ellis 2004 yılında Cashback'i kısa film olarak çekti.Kısa film dalında Oscar'a aday gösterilmesi sonrası filmin uzun metrajlısın çeken yönetmen kısa filmdeki sahnelere eklemeler yapmış ve uzun metrajlı filmde de başarıya ulaşmıştır.Film Ben Willis karakterinin yaşadıkları ve düşündükleri üzerinde yoğunlaşsaydı tamamen romantik bir drama olucak iken yan karakterlerinde film içinde sık sık öne çıkmaları sonucu komedi filmi özelliklerini de taşıyor.Çekim tekniklerinin hikaye anlatımı kadar öne çıktığı yapımda Ben Wellis karakterini Sean Biggerstaff,Sharon Pintey karakterini ise Emilia Fox canlandırıyor.Zamanın içinde akan yaşamın hangi insanlarda anlam bulacağına dair eğlenceli deneysel bir yapım.


Bu yıl 3.sü düzenlenen Turkcell Yeşilçam Ödülleri bu gece Lütfi Kırdar Kongre ve Sergi Sarayında sahiplerini buldu.Sponsorun vermiş olduğu destek ve ödül için yarışan filmlerin daha fazla gözönünde bulunmasıyla zaman içinde bu ödüllerin ülke içinde sesini daha fazla duyurucağını hissettiriyor.Ödüller için kategoriler açıklandıktan sonra sektör temsilcileri,sinema akademisyenleri ve kamuoyu önderi konumundaki sinemaseverlerden oluşan 2500 kişilik jüri tarafından oylanan film ve oyuncuların bu seneki kazananlarına gelecek olursak;

EN İYİ FİLM
Nefes: Vatan Sağolsun-Levent Semerci

EN İYİ YÖNETMEN
Reha Erdem-Hayat Var

EN İYİ MÜZİK
Atilla Özdemiroğlu-Vavien

EN İYİ KADIN OYUNCU
Binnur Kaya-Vavien

EN İYİ ERKEK OYUNCU
Mert Fırat-Başka Dilde Aşk

EN İYİ YARDIMCI ERKEK OYUNCU
Cemal Toktaş-Güneşi Gördüm

EN İYİ YARDIMCI KADIN OYUNCU
Derya Alabora-Pandora'nın Kutusu

EN İYİ GÖRÜNTÜ YÖNETMENİ
Soykut Turan-Güneşi Gördüm.

EN İYİ SENARYO
Engin Günaydın-Vavien

EN İYİ GENÇ YETENEK
Elit İşcan- Hayat Var

TURKCELL İLK FİLM ÖDÜLÜ


En iyi film ödüllerinde Hayat Var ve İki Dil Bir Bavul'u ve Turkcell ilk film ödüllerinde Mommo'yu es geçip her iki dalda da Nefes filmine ödülü layık gören jüriye de selam edelim.

The Imaginarium of Doctor Parnassus, ölümsüz olan Dr Parnassus'un hikâyesini ve onun kumpanyasını anlatıyor. Şehir şehir dolaşıp, halkın içinden gönüllüler seçiyor ve bu kişileri bir ayna yardımıyla kendi hayal dünyalarına sokuyor. Bu sırada o kişi kendi hayal dünyasını yaşıyor. Ama bizim doktorun ufak ve karanlık bir sırrı var. Yıllar önce olan (filmden öğrenin) bir olayda çok ciddi bir iddiaya giriyor ve karşılığında ölümsüzlük alıyor. Kısacası aldığı bu ölümsüzlüğe karşılık; kızı 16 yaşına geldiği zaman, daha önce iddiaya girdiği Mr Nick the Devil kızının sahibi olacaktır. Yıllar geçtikten sonra kızının 16 yaşına gelmesine çok az bir zaman kalmıştır ama DR kızını vermemek için Mr Nick the Devil ile başka bir anlaşma yapmak zorunda kalır ve film işte tam burada başlar.


Kısaca bahsetmek gereği duyuyorum. Heath Ledger bu filmin neresine denk geliyor? Enter Tony; esrarengiz bir adam, bu kumpanyada çalışanlar tarafından köprüde asılı olarak bulunur. Daha sonraları kendisi de bu gruba dahil olur ve DR'a kızını tekrar kazanmasında yardımcı olmak ister. Ama bizim Tony'nin geçmişi biraz karışıktır. Zamanla mücadele başlar.

Terry Gilliam gayet güzel bir film ortaya çıkarmış. Farklı renklerin ahenginden yararlanarak, ortaya mantık çerçevesinde, hatırı sayılır bir hikâye koyarak ve bunu isimli oyuncularla birleştirerek gayet güzel bir eser yaratmış. Hazır filmden bahsetmişken devam etmek istiyorum. Filmdeki diyaloglar dikkatimi çeken noktalardan bir tanesi. İnanılmaz akıcı diyaloglar halinde gidiyor film. Çok uzun konuşma sahneleri olmaması gereken bir film ve bu konuya gayet güzel çözüm bulmuşlar.

Film ufak oyunlarla anlatılmış. Direk anlatılmak isteneni yansıtmamaya çalışmışlar. İlk başlarda önce neyin ne olduğuna biraz açıklık getirmek istemişler. Tam burada şunu da eklemek istiyorum ki, filmi izlerken öyle bir havaya kapıldım ki; acaba Ledger ne zaman çıkacak diye beklerken filmin başlarında bazı yerleri kaçırdığımı fark ettim. Bu hava genel olarak bütün filme hakim zaten, ileride biraz daha geniş olarak değinmek istiyorum buna ama her Ledger gözüktüğünde alkış tutma isteği vardı sanki içimde. Filmden devam edecek olursak, gerçekte yaşanan bir film ama aynı zamanda fantastik bir dünya da yaratmışlar. Tamamı fantastik olmadığından dolayı film hiç sıkmıyor.120 dakikalık bir runtime içinde bir an olsun boşlukta kalmış havasını tatmıyorsunuz, sürekli filmin sonunu bekler bir havada ilerliyorsunuz. Yazarlar Terry Gilliam ve Charlers McKeown bu konuda takdiri fazlasıyla hak etmişler.


Filmde göze batan ya da insanı rahatsız eden birkaç unsur var. Ne yazık ki Ledger'ın bu filmi tamamlayamamış olması büyük bir eksik. Şuradan başlamak gerek, sakın posterde Depp,Law,Farrell gibi isimleri görüp, ah ne güzel bu isimlerde var mantalitesiyle yaklaşmayın.Görünme süreleri toplamda 20 dakikayı bile bulmuyor ne yazık ki.Burada yazmamda bir sakınca yok sanırsam, Ledger'ın sihirli ayna davasına girdiği anlar çekilememiş ve tabi ki filmin finali.Ayna içi sahneler sanal sahneler, ama gerçek sahnelere tekrar döndüğümüzde Ledger devam ediyor.Bir nevi aynaya girdiğinde Ledger'ın da farklı bir hayal dünyası var, ya da onun üstünde birkaç değişim olur mantığıyla farklı aktörlere yer vermişler ve mecburi bir kopukluk olmuş.Filmin yarısından sonra bu sahneler başlıyor ve her seferinde farklı bir oyuncuyu görmek ilginç geliyor insana.Çok belli olmuş Ledger'ın olmadığı.Hani, değişim hissiyatı oluşmadı bende, Ledger'ın olmadığı ve yokluğundan dolayı bu sahneleri başka oyuncuların çektiği biraz fazla belli olmuş, ama elde olan bir şey değil, çünkü normalde böyle sahnelerin çekilmesi akla-mantığa sığmayacağından bunu görmezden gelmek zorunda kalıyoruz.Bazı sahneleri Ledger'ın bitirmesi gerekiyormuş ve olmamış.Heralde en dramatik olan kısmıda sonu olurdu.Sonda film gerçekten kopuyor.

Genel havadan devam etmek gerekiyor. Film gerçekten Ledger'ın etkisi altında biraz fazla kalmış. Tarafsız olarak izlemeye gerçekten çok çalıştım. Çok farklı bir duyguydu benim adıma. Ama sürekli bir kıyaslama ve inceleme doğdu içimde. Önce mimiklerine dikkat ettim ve Joker rolüyle acaba neler farklıydı diye. Daha sonra Joker rolündeki meşhur dil hareketini zaman zaman (istemsiz) yaptığını fark ettim. Daha sonra mimiklerine, konuşma stiline dikkat etmek isterken filmin biraz kaçtığı havasına kapıldım, çok farklı bir duyguydu. Joker karakterinden sonra burada acaba neler yapacak diye bekliyor insan. Ledger konusu açılmışken filmde kendisinden çok fazla bir şey göremedim. Tabiî ki zaman ilerledikçe oyunculuğunun biraz daha geliştiğine şahit oluyorsunuz ama Joker karakteri öyle bir noktaya çıkardı ki beklentileri oynadığı her filmde oscar performansı bekler olduk yok öyle birşey.Brokeback Mountain ve Dark Knight filmlerinde farklı roller üstlenmişti.Birinde gay kovboy diğerinde joker karakterlerini canlandırmak için özel bir şeyler yapması gerekiyordu ama burada gayet yalın bir şekilde karşımıza çıkıyor. Ekstra bir şey yok ortada yani. Kısacası, bundan 2-3 önceki oynadığı karakterler bizde öyle bir hava bıraktı ki, acaba bu sefer neler yapacak merakıyla daldık filme ve bu hava ne yazık ki burada çok sıradan kalmış olmasına yol açtı, her ne kadar vasat bir performans olmasa bile.

Christopher Plummer’dan bahsetmek gerekiyor. Başlarda çok yorgun ve bitkin, sürekli alkolik bir karakteri canlandıracağını anladığımız Plummer gerçekten iyi iş çıkartmış. Bunların yanında birkaç tane flashback olarak izlediğimiz sahne de var filmde. DR'un gençliğini de gösteren sahneleri izleyerek Parnassus'un gençliğini de göstermiş oldular.

Verilmek istenen mesaj tarzında şeyler var. Aslında filmden sizin çıkarmanız beklenen noktalar da yok değil. Ben olsam şu şekilde özetlemek isterdim, bir baba var ve kızı üstüne geçmişte bir kumar oynamış ama hata yaptığının farkında. Kızını korumak istiyor. İyi ve kötü arasında sürekli gidip geliyor. İnsanlar seçimler yaparlar ve bu seçimleri doğrultusunda yaşarlar demeye geliyor. Filmin bazı kısımlarını gerçekten 2. kere izlenmeyi gerektiriyor %100 anlamını anlamak ve filmin devamını izleyebilmek için, biraz karışık sırada gidiyor. Eğer anlayabilirseniz ki bu benim adıma filmi bitirdikten sonra oldu, o zaman bu filmi seveceksiniz.

Söylenmesi gerekenler bu kadar. Depp,Law ve Farrell, Ledger'ın yarıda bırakmak zorunda kaldığı karakteri kendilerince yorumlayarak iyi bir işe imza atmışlar ve aldıkları parayı Ledger'ın geride kalanlarına vermeleri ise daha anlamlı bir hareket olmuş bence.Bunun dışında söylenmesi gereken her şeyi söyledik sanırım.Ledger'ı, Jokerden sonra yarım yamalak bile olsa bir kez daha izlemek güzeldi.Biraz hüzün, biraz buruk bir hava taşıyor film. Ledger öldükten sonra Gilliam'ın bu filmi asla toparlayamayacağını ve hatta elinde kalacağını söyleyen topluluk şunu izledikten sonra neler düşünür bilemiyorum ama ben beğendim. Not vermek istemiyorum, sinemada izlenmesi gereken bir film olduğuna inanıyorum; içinde birçok görsel efekt barındırıyor.

KONUK YAZAR: UnJusT/LuCiFeR
http://dvdmovieworld.blogspot.com/


Marcus:Okulda bir kız var.Ellie.Kız arkadaşım olmasını istiyorum galiba.Çok emin değilim.Sana sormayı düşünüyordum.Arkadaşın olan bir kızla,kız arkadaşın arasında ne fark vardır?

Will
:Hmm,bilmiyorum.Ona dokunmak istiyor musun?

Marcus
:Bu o kadar önemli mi?

Will
:Yani,seks diye birşey duymuşsundur.Çok önemli bir meseledir.

Marcus
:Biliyorum.Aptal değilim.Ama bence bundan fazlası olmalı.Yani onunla daha çok birlikte olmak istiyorum,sürekli onunla olmak istiyorum.Sana anneme söylemediğim şeyleri ona söylemek istiyorum.Başka bir erkek arkadaşı olsun istemiyorum.Bütün bunlar olsa ona dokunup dokunmamayı o kadar önemsemezdim.

Will
:Öğreniceksin Marcus.Sonsuza kadar böyle hissetmeyeceksin.


Nick Hornby
'nin aynı isimli romanından sinemaya uyarlanmış olan About A Boy'dan.


"Gelip geçici olanı ebedi gibi, bayağılığı büyüklük gibi gösteren ve aşk diye adlandırılan hileli oyuna kapılmaması gerektiğini biliyordu."

Milan Kundera - Yaşam Başka Yerde


Will bu hileli oyunun farkındaydı,Marcus'un ise öğrenmek ve tecrübe etmek adına önünde koca bir hayat vardı.

Dedikodular (!) gerçek oldu. Bob Dylan 31 Mayıs Pazartesi günü İstanbul'da konser veriyor.

24 Haziran 1989 daki konserinden tam 21 yıl sonra yeniden İstanbula geleceği söyleniyor. Söyleniyor dediğim de sadece bir twitter postuydu. Ama doğruymuş. Tarihi tutmasa da geleceği tuttu. 31 Mayıs günü Cemiz Topuzlu'da konser verecek.

Son konserlerindeki performanslara bakılırsa bir nevi kefen parası toplamaya geliyor da denebilir. Eski Bob Dylan videolarını izleyip de gaza gelmeyin, beklentiyi arttırıp hayal kırıklığına uğramayın derim. Ama ölüsü de yeter, gidilir... Gidiniz...


Habere biraz da sinema katalım. Konserden önce yapılması gerekenler


Hadi iyi seyirler film ve konser için




Travis :

Yaklaşık 170 gün olmuş, bazı düşüncelerimle burayı işgal etmeyeli. Sevdiğim yönetmen Ahmet Uluçay'ın vefatından dolayı yazdığım dışında, son yazımı 24 Eylül' de yazmışım. Bazı nedenlerden ötürü ara vereceğimi blog yazarlarına söylemiştim ama okuyuculara pek bir şey deme fırsatım olmamıştı, bunun için özür herkesten. "Bu süre zarfında anlatacağın çok şey birikmiştir" gibisinden bir darlama ile gelmeyin kapıma, sanırım hiçbir şey yok. En azından sinema adına bir şey yok. Arda kalan Ahmet Ulucay üzüntüsü ve Avatar filmi izlenimleri var sanırım sadece.

James Cameron :

Taa 11 aralık 2008 de yazmışım Avatar filmini merakla beklediğimi. James Cameron'un yine bir şeyler deneyeceğini, sinemaya yine farklı bir şeyler katacağını duyduğumda heyecanlanmıştım. Günler geçmekte, filmin dedikoduları artmaktaydı. Efektin denenmemişine uzanacak, bilgisayar ile insanı bir karede tutacak ve bunu üstün görüntüde sunacak üzerine de 3d efekt verecek, tüm bunları stüdyo çalışması içerisinde çekecekti. "Oha, ilah değil ya lan bu James Cameron" şeklinde karşılamıştım tüm bu dedikoduları. Günler yine geçmekte, bu sefer dedikodular yerini filmin tanıtım videolarına bırakmaktaydı. Dedikodulardan bazılarını görmüş ama tamamının gerçekleştiği bir kare görmemiştim henüz tanıtım videolarında. Ya onlar sadece birer dedikoduydu ya da James Cameron son vurgunu bize filmde yapmak istiyordu. Sony Cinealta kamerasına Canon lensleri yerleştirdi, işine koyuldu..

Ve film..

Film gelmeden bütçe raporları geldi kulaklara. 237 milyon dolarlık bir maliyeti ve bunun ekseriyetinin de reklam gideri olduğu söylenmişti. Stüdyo filminde stüdyo giderlerinden fazla reklam gideri yapamazsın, bu yüzden bütçe kısmı doğru olsa da reklam yüzdesi kısmının yanlışlıgını buradan çiziyorum.( merak edenler için: 237 milyon dolar harcandı dedik. peki geriye ne bıraktı? Sadece Amerika'dan 720 milyon dolar, İngiltereden 89 milyon pound, Rusyadan 86 milyon dolar kazandığını söyleyebilirm. Dünya genelinde ise yine kendi filmi olan Titanic'in 1,8 milyar dolarlık rekorunu kırdı ve 2,6 milyar dolar ile zirveye oturdu.).Ardından filmin kendisi geldi. Kimisi avatar adlı animasyonun sinema versiyonunu bekliyor, kimisi en pahalı film diye ultra atraksiyon bekliyordu. Kimisi ise popüler olmuş-olacak bu filmi izlemekten kendini cahil bırakmak istemediğinden almış biletini geçmiş sinemanın en ön saflarına farklı beklentiler içerisinde filmi bekliyordu. Kimisi ise sadece 3d gözlükler için iyi bir deneme olacağını düşünüyor, o gözlüklerle fotograflar çekip feybukuna yerleştirmeyi düşünüyordu. Filmin yapısını ve sunacaklarını bilenlerin sayısı ise az gibiydi. Nitekim bunlar filmi izlemeden filme hayran olmuş kitleydi. Sahnede ne olacaksa olsun çevrede bu filmin fanatikliğini üstlenecekti (Tüm bunlar filmin bilet kuyruğunda edinen izlenimlerdir.). Fanatiklik kısmı olmasa da kısmen ben de bu güruh içerisinden sayılabilirdim açıkcası. Film hakkında sağlam tüyolar edinmiş ve James Cameron'un istediğini yapabilecek bir yönetmen oldugu düşüncesini de kafama yerleştirmiş olduğumdan herhangi bir endişe duymamaktaydım. Beklentilerim sadece ekranda sizin de gördüklerinizdi. Fazlası değil. Beklediğim gibi de oldu. Her şeyiyle. Profili için fotoğraf çektirmeler dahi:)


Film için aldığım yorumlar arasında en garibime gideni "filmin görüntüsü ve efekti güzeldi. Ama onları çıkarınca geriye bir şey kalmıyor. Hem ben böyle bilimkurgu filmlerini sevmiyorum, daha çok avrupa sineması". Hani ne beklentisi için gittiğini de bilememiş. Belki filmin özmamulü konusundan öte o sunduğu görsel denemeydi? hani Nuri Bilge'nin o fotografik görüntüsüne hayrandın, burdan da çıkmaz mı bir şeyler? Ki tam anlamıyla görüntünün savunmasını yapmayacagım, bu içeriğindeki konusuna da haksızlık anlamına gelir. Dünyalıların uzaylılar ile savaşı tarzında benzeri sunuları olabilir ama burda bir de tabiat ana vurgusu vardır. Ki daha önce yeryüzünün gezen canlıları ile sabit canlıları arasında bağın olduğu vurgusunun Avatar'daki kadar güzel anlatımını görmedim, konu ve sosyal mesaj isteyenlere de bu yeter gibime geliyor. Bazı filmler türünden dolayı sevilemeyebilir, daha dogrusu her izleyici her tür filmi beğenmeyebilir. Ama bu o türdeki filmin kötü olduğu anlamına gelmez, gelmemeli. Kendini komediye adamış birine zikzen Nuri Bilge'yi beğendiremezsin. Filmin güzelliği bu yüzden görecelidir. Ama yönetmenin başarısı bu kadar da göreceli değil, matematiksel işlemlere dayanarak da hesaplanması neredeyse mümkün olan gerçeklikltedir. Güzel olan her filmin yönetmeni de iyidir anlamı çıkmaz bu yüzden. Senaryosu güzeldir, çekimi kolaydır, kadrosu iyidir, yönetmenin kendi becerisini ortaya koyacak bir tarzda değildir, ama film iyidir aynı zamanda. Bu mümkün. Lider Galatasaray'ın başındaki Rijkaard ile ona kafa tutan Bursa'nın başındaki Ertuğrul Sağlam ın uğraş ve çabasındaki fark gibi. (blogta spor yazarı ortega varken ne haddime benim bu konuda yorum yapmam:)

işte bu noktada James Cameron'u ayıran bir ekstrası vardır. O kişilerden ziyade hayal mahsülü bilgisayar efektleriyle çalışmıştır. Görmediği o sanal kodlamaları da yönetmiştir. Stüdyo içerisinde ve Hawaii yağmur ormanlarında çekimler yaparken oyuncularının yanında bir de uçan karakterler düşünerek çekmiştir. Olmadı, baştan çekelim gibi bir şansa da pek sahip olmamıştır bu yüzden olmamıştır. Karşına bir insan konulduğunda ona söyleceklerinin duygusu ile boş bir havzaya bakarak söylediklerin arasında bir fark olsa gerek. Çekimin zorluğunu kavramak için Avatar filminin stüdyo çekimi kamera arkasına bir göz atılsın istiyorum.

Avatar'ın yüceliğinden yahut güzelliğinden bahsetmedim ya da bahsetmek istemedim yazımda. James Cameron'un yönetmenliğindeki başarısıydı değinmek istediğim ve film öncesi beklentide bulunduğum nokta. Yukarda da dediğim gibi filmi beğenmemek gibi bir varsayımla girmedim sinemaya, çünkü benim izlemek istediğim film değil, James Cameron'du. Oscar ödüllerinde kendisini dinlemek pek nasip olmadı ama Bafta'da dedeği gibi "biz teknolojiyi filme yerleştirirken uzun zaman harcadık. Ama Avatar'dan sonra bu teknolojiyi denemek isteyenler için süre kısalacak çünkü öğrenim-öğretim aşamasında biz vardık". İyi bir de prodüktör ayrıca, 2 filmiyle 4,4 milyar dolar box office başka kim toplar bilinmez.

Oscar ödüllerinden önce "En iyi film" ödülünü alır mı bilemem ama "En iyi yönetmen" ödülünü kesin almalı düşüncemi de buradan açıklamış da oldum. olmuştur umarım ealtürk:)
Akademi'nin verdiği kararlar her zaman tartışılmıştır. Kararları tartışmak ya da görüş belirtmek istemiyorum bu yüzden. Ama şunu hepimiz biliyoruz ki, bu seneki adaylar arasından gelecek senelere kalan Avatar ve James Cameron olacaktır.

Ahmet Uluçay :

Ufak da olsa tekrardan yaad etmek istiyorum Ahmet Uluçay'ı. Çünkü o, tek uzun metrajlı filminde sadece kendinden değil bir çok sinemaseverden bahsetmiştir. Eski bir dondurmam kaymak hikayesidir onunki. Sinemayı paranın değil yüreğin çektiğini düşündüren bir yapı ile donatmıştır tüm hedeflerini ki nitekim öyle oldugunu gün geçtikçe görüyoruz. Artık fikirleri beyan etmek, yapıların reklamını yapmak eskisi kadar zor ve külfetli değil. Yeter ki ürün kendini gösterebilsin.

Bir önceki yazıda ealturk'un de bahsettiği gibi yüksek maliyetli hollywood filmlerine itiraz olarak doğmuş olan Fransız yeni dalga akımını sevdiğini söyleyen bizler, neden Türkiye'deki bu dalga girişimine sahip çıkmazlar? Neden henüz kendi sinemamızın benimsemektense "ben fransız godart'ın, ispanyol pons'un hayranıyım" sözlerinden kurtulamıyoruz. Oturup size milliyetçi saçma söylemlerde bulunmayacağım, ama dışlanan geçmişe tekrardan bir bakılsın.(Dvd'leri çıktığı gibi dış ülkelerce sipariş edilen Altın Çocuk serisine de bakılabilir örnek olarak).

Üst tarafta dünyanın en büyük bütçeli filminden bahsedip aşağıda sinema para değil yürek işi dememin tezatlık doğuracağını düşünenler yanıldıklarını da düşünsünler. Her iki tür yapı için harcanan paradan bağımsız kaldığımdan bir tezat oluşacağını düşünmemekteyim. Zira harcanan -az yada çok olan- paradan ziyade çıkan esere bakılması taraftarıyım.

2.Dünya savaşı sonrası faşizmin izlerini silmeye çalışan İtalya'da 'yeni gerçekcilik' hareketleri bu savaşın etkilerinden fazlasıyla yararlanmıştır.İtalyan sinemasının öncülüğünü yaptığı sinemada farklılık anlayışından feyzalan bir diğer akımda savaş sonrası Hollywood sinemasının esiri olmuş olan fransız yapımlarına karşıt hareket olan Fransız yeni dalga akımıdır.1951 yılında Andre Barzin tarafından yayımlanmaya başlamış olan 'Le Cahiers du' isimli sinema dergisi genç yönetmenleri etrafında toplamıştır.Bu dergide sinemanın sorunları ve bu sorunlara çözümler bulmak amacıyla makaleler yayımlayan Jean Luc Godard, Jacques Rivette,François Trruffaut,Claude Chabrol gibi isimler zaman içinde Fransa ve Avrupa sinemasına yön veren isimler olmuşlardır.Peki nedir bu yeni dalga akımı?

Fransız sinemasının içinde bulunduğu karmaşadan da destek alarak dönemin büyük bütçeli akademik yapımlara tepki olarak doğmuştur.Yeni dalga hareketinde daha hızlı film çekimleri,daha hafif kamera kullanımı,özenli sahne ışıklandırmalarından kaçınma ve sinema için önemli olan dış çekimlere yönelme akımın görüntünün yakalanması ve sunulması adına getirdiği yeniliklerdendi.Çekim teknikleri dışında senaristler tarafından titizlikle yazılan diyaloglardan,ünlü aktörlerin mimikleriye hayat bulan sahnelerden arındırılmış bunun yerine sahnede rastlantıların kabul edildiği,çekimlerde doğaçlamaya yer verilen,amatör oyuncuların doğal tepkilerine yer veren yapımlar ortaya çıkmıştır.Bu yapımlar ucuz düşük bütçeli olarak kabul edilebilicek,seyircinin alışılagelmiş olarak kabul ettiği klişelere başvurmayan eserlerdir.Bunların dışında yeni dalga akımının belli başlı bir kuramı veyahut bir sloganı yoktur.Sinemada reddettikleri ve savundukları bazı ilkeler vardır.Yeni akım hareketinin Fransa'da tutmuş olmasının en önemli etkenlerinden biri de dönem yönetmenlerinin genç,yeni bir nesil olması ve bu yönetmenlere en önemli sinema yorumcularından Andre Barzin'in destek vermiş olmasıdır.Birer klasik haline gelmiş filmlerin çıktığı bu dönemde Francois Truffaut ve yeni dalga akımının en önemli eserlerinden olan Les Quatre Cents Coups (Les 400 Coups)'dan biraz bahsetmek gerek.


Francois Truffaut sinemayı izleyerek öğrenen,ailesiyle ilgili problemleri olan 1948 yılında tanıştığı Andre Barzin'in manevi oğlu olan ve bildiği herşeyi Barzin'e borçlu olduğunu söyleyen ve söylemle kalmayıp 27 yaşında yönetmenliğini yaptığı ilk uzun filmi Les Quatre Cents Coups'u ona adayan yenilikçi,hümanizm görüşünden hiç bir yapımında ödün vermeyen bir yönetmendi.Jean-Pierre Leaud karakter oyuncusu olarak Les Quatre Cents Coups dahil olmak üzere beş ayrı filminde Antoine Doniel karakterini canlandırmıştır.La Amour a 20 Ans (1962),Baisers Voles (1968), Domicile Conjugal (1970),L’amour En Fuite (1970).Antoine Doniel karakteri yönetmen için önemlidir.Çünkü F.Truffaut Les Quatre Cents Coups'ta bir nevi kendi hayatından kesitler sunmuştur.Bu dönemle ilgili de "hafızası zayıf yetişkinler dışında ergenlik kimsede tatlı hatıralar bırakmaz" demiştir.Yönetmenin bir diğer önemli eseri de blogda daha önce bahsi geçmiş olan Fahrenheit 451'dir.Ray Bradbury'nin romanından sinemaya aktarılmış olan yapım yönetmenin en bilindik eseridir.

Yönetmenin ilk uzun metraj filmi olan Les Quatre Cents Coups'da 1Olu yaşlarındaki Doniel'in öncelikle okul yaşantısına sonrasında ise aile ile ilişkisine ve ev yaşantısına göz atıyoruz.Filmin ilk sahnelerinden itibaren hissettiğimiz birşey var o da Doniel için işlerin iyi gitmediğidir.Hayatında belli aksaklıkların olduğu yadsınamaz bir hale geliceğini okul ve aile kurumlarının Doniel için nasıl işlediğinden anlıyoruz.Okul kurumu öncelikle pek yabancısı olmadığımız bir şekilde seyrediyor.Öğretmenin herşeyden üstün tutulduğu,bilginin öğrencinin istekleriyle değil sadece kurumun ve öğretmenin verdikleriyle sınırlı olduğu,geleneksel bir yapıya sahip olan,şiddetin öğrenmenin esas tetikleyici olduğuna inanılan ve bu bilince sahip görevini layıkıyla yerine getiren bir öğretmen.Birazda bu yüzdendir öğretmenin göremiyeceği anlarda elden geldiğince ortaya konan haşarı çocuk davranışlarının nedeni.Bireyi en başından tutsak etmeye mahkum ederseniz kontrolünüzde olmadığı an elden uçup gitmesi kaçınılmazdır.Hele ki aile içinde işler iyi gitmiyorsa ve okul artık öğrencinin yuvası olmuşsa yetişen neslin sorunlu olması yönetimsel yanlışların sonucudur.Daha da önemlisi yaftalanmış bir öğrencinin başarıya gittikçe uzaklaştırılmasıdır.Bu okulda bizimde gördüğümüz öğretmenin başarısız olan öğrenciye bakışının sabit olduğudur.Hayata tutunmaya çalışan Doniel'in de okulda kaybedilmesinin esas nedeni de budur.Evde işlerin iyi gitmeye başladığı anda okuma hevesi,Balzac sevgisi onun güzel bir kompozisyon yazmasına vesile oluyor lakin takdir edileceği yerde kopya çektiğini söyleyen bir öğretmen varsa okulda nasıl bir gelecek için uğraş verebilir ki?

Doniel:Doğruyu söylesem de bana inanmıyorlar, bu yüzden yalan söylemek kolayıma gidiyor.

Okul kurumu dışında Doniel'in içinde bulunduğu hayattan kaçmasını tetikleyen bir diğer etkende ailedir.Öncelikle bir bireyin hayata atılmaya hazır olduğu esas kurum ailedir.Doniel'in evdeki konumu ise okuldakinden beterdir.Sorumluluk almayan bir üvey baba,Doniel'i sahiplenmeyen ve her daim onu azarlayan bir annenin olduğu ailede çocuktan nasıl bir gelişim beklenebilir ki?Küçük çocuğa verilen okul harçlığının bile surata vurulduğu,en küçük hatada sorgusuz sualsiz cezanın devreye girdiği,tehditlerin bininin bir para olduğu sorumsuz bir aile yapısı.Yapılan hataların nedeni yoktur ebeveynler sadece sonuca kitlenmiş durumdadır.Dinleyen olmadığı için,derdiğini dile getiremediği için de okuldan kaçmak,sinemaya gitmek Doniel'in sorunlardan kaçış şeklidir.Rastlantı üzerine annesini sokakta başka bir adamla yakın bir halde görmeside süreci hızlandıran bir olay olmuştur.Varlığının rahatsız ettiği,sevgi adı verilen duygusundan zerre nasibini almamış bir aile içinde durmanın mantıksızlığını kavradığında henüz bir çocuktur.Olgunların dünyasına atılmak isteyen bir çocuk.Doniel okumak yerine para kazanmak isteyen,ailesiyle yaşamak yerine denizlere açılıp gemici olmak isteyen bir çocuk olmuştur.Bu çocuğun hayatı içinde bulunduğu düzenden kaçmak üzerinedir.

Truffaut'un kişisel otobiyogrofisinden kaleme alıp yönettiği Les Quatre Cents Coups döneminin sinema diline yerinde eleştiriler yapmakla birlikte,sinemada yeni bir dönem açmasıyla büyük bir önem taşır.