Dogma 95 Manifestosu Nedir ve Neden Ortaya Çıkmıştır?


Sinema her zaman yeniliklere açık ve yeni görüşlerin sürüklediği bir sanat dalı olmuştur.Sinemanın geleceğinin tartışıldığı her dönemde farklı akımlarla kendine yol aramış ve neticede o yolu bulmuştur.Nitekim sinemanın sanata değer veren bağımsız yönetmenleri stüdyo yapımlarının boyunduruğuna girmemiştir.Alman dışavurumculuğu,İtalyan yeni gerçekçiliği,Fransız yeni dalga akımı sinemanın bugününe önemli etkiler bırakan akımlar olarak nitelendirilebilir.

Bu akımların her biri yaratıldığı döneme tepki olarak doğmuştur.Örneğin Fransız yeni dalga akımının ortaya çıkışındaki başlıca etken Fransız sinemasının Hollywood yapımlarının gölgesinde varlığını sürdürmesidir.Radikal hareketler çeşitli sancılara neden olur ve bu sancılar dönemin yol gösteren yönetmenleriyle aşılabilir.Fransız yeni dalga akımının tarih kitaplarında kaldığı,Alman sinemasının önemli yönetmenlerinin de (Fassbinder,Wenders gibi yönetmenler) geride kaldığı 90larda sinemanın büyük bütçeli stüdyo filmlerine karşı tekrar dirilmesi gerekiyordu.Bağımsız sineması her ne kadar övgüye layık olsa da bu konularda Amerika her zaman apolitik ve duyarsız olmuştur.Kurulu olan düzenin çarklarını döndüren her daim Hollywood sineması olduğundan Amerikan sineması böyle oluşumlara uzak durur bi nevi devrimin karşıtıdır.1995 yılında Lars Von Trier sinema sektörünün esir olduğu Jurassic Park ve Die Hard gibi stüdyo odaklı dev prodüksüyonlara tepki amaçlı bir manifesto hazırlamaya koyuldu.Thomas Vinterberg'le birlikte yemek masasında 25 dakikada hazırladığı manifestoyu sinemanın 100.yılı adına düzenlenen sempozyumda Paris'te diğer yönetmenlere bildirme gereği duydu.Bu manifestoda 10 kural vardı.''Bu kurallar;

1. Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikaye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekan seçilmelidir.)
2. Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
3. Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.)
4. Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.) 5. Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
6. Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.)
7. Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.)
8. Tür filmleri kabul edilemez.
9. Film formatı 35 mm olmalıdır.
10. Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.
Ayrıca yönetmen, kişisel adlardan sakınacağına, artık sanatçı olmadığına, anları bütünden daha önemli gördüğü gibi, bir 'iş' yaratmak- tan kaçınacağına, en büyük hedefim karakterlerinden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak olacağına ve bunu elinden geldiğince ve iyi tadlarla estetik faktörler pahasına yapacağına and içer.'' olarak belirlenmiştir.


Kuralların öncelikli amacı yönetmenlerin üzerindeki baskıyı kaldırmaktı.Stüdyoların esiri olmuş yönetmenler özel efektlerin,kolay çözümlemelerin boyunduruğuna girmiş ve bir çoğu insan duygularıyla ilgili basit bir hikayeyi anlatmaktan aciz hale gelmişti.Lars Von Trier'in deyişiyle bu manifesto onları sarsacak ve kendilerine getirecekti.Dogma kurallarının sert olma nedeni buydu.En nihayetinde kurallar yönetmenleri cezalandırmak değil,onları cesaretlendirmek ve onları özgür kılmak için yaratılmıştı.Amaç büyük çaplı filmlerin baskıcı araçlarından yönetmenleri kurtarmak,ayaklarının yere yeniden sağlam basmasını sağlamaktı.Bunu teknolojiye sığınmadan gerçekleştirmek,anlık kararların etkin olduğu bir sinema devrimi oluşturmak Lars Von Trier'in fikirlerinden biriydi.

Onu bu manifestoyu hazırlamaya iten etkenler nelerdi peki?

Lars Von Trier'in Riget (Krallık) dizisinin çekimlerinde bulduğu rahat çalışma ortamı ve işine karışılmaması onun baskıdan sıyrılmasına ve kariyerinin en önemli yapımına imza atmasını sağlamıştı.Uzun metrajlı film çekmenin getirdiği sıkıntıları bu diziyle üzerinden atmış ve yaratıcı zekasını özgür kılmıştır.Lakin Krallık dizisinin çekimlerinin sona ermesinden sonra Breking the Waves (Dalgaları Aşmak) ile yeniden kendini gösteren ağır sorumluluk ve baskı bu manifestonun hazırlanmasına ön ayak olmuştur.Ekonomik baskılar diğer yapımlarında da karşısına çıkmış ve zekasının sadece filme odaklanmasına engel olmuştur.Filmlerini çekebilmek için her zaman farklı işlere el atması gerekmişti(reklam çekimi,yapmıcılık) ve filmler için gerekli bütçeyi sağlayabilmek onu gerçekten yoruyordu.Danimarka'nın en ünlü yönetmeni iken ve dünya çapında tanınan bir isim haline gelmişken bile Lars Von Trier bu kadar zorlanıyorsa diğer yönetmenlerin stüdyoların emrinde çalışmaktan başka yapabilicekleri pek birşey kalmıyordu.Bu da onların yaratıcı zekalarını kullanmalarını engelliyordu.Bu açıdan Dogma 95 manifestosu yerinde ve gerekli bir hareket olmuştur.

Dogma 95 manifestosu bildirildikten sonra bazı yönetmenlere çağrılar yapılmış ve bu projeye destek olmaları istenmiştir.Trier ve Vinterberg'in oluşuma destek vermelerini istediği çoğu yönetmen oluşumla ilgilenmedi ve ciddi eleştiriler yaptılar.Özellikle manifestoda yer alan 5.kuralı nasıl uygulayacaklarına dair tartışmalar oldu.Herşeye rağmen Soren Kraugh Jacobsen ve Kristian Levring gibi Danimarka sinemasında önemli isimlerin destek verdiği ve katıldığı oluşum 1996 yılında Danimarka Kültür Bakanlığından çekilecek olan Dogma filmlerine bütçe ayrılacağı sözü almıştı.Bütçe konusunu böyle aşmayı planlayan oluşum sonradan Danimarka Kültür Bakanlığının karar değiştirmesi ve ödenek için çekilmesi plananan filmlerin diğer yapımlarla yarışması gerektiğini açıklamasıyla ölü bir oluşum olmuştu.Danimarka Kültür Bakanlığının bu kararı vermesinde önemli etken henüz senaryosu olmayan 5 filmin geleceğinn belirsiz olması idi.Ve diğer yapımları es geçmemek adına Dogma filmlerine ayrıcalık tanınmamıştı.Trier'in Zentropa yapım şirketini birlikte kurduğu Aalbaek Jensen filmlere yabancı kaynaklar bularak çekimleri gerçekleştirebileceklerini belirtsede Dogma 'danimarkalı' bir oluşumdu o yüzden böyle bir teklif kabul edilemezdi.1997 yılına gelindiğinde Lars Von Trier tüm umudunu yitirmiş ve Dogma ile ilgili tüm herşeyi Jensen'e devretmişken Norveç Film ve Sermaya Kurulu üzerinden Danmarks Radio sayesinde bütçeye gerekli yardım gelmişti.Gerekli bütçeyi sağlayan oluşumun yeni hedefi filmleri çekmek ve tüm dünyaya Dogma filmlerini tanıtmaktı.

Gelecek yazı : Dogma kurallarına uygun nitelikteki ilk eserler


Hacitokankoli: olm inception 3. sıradan girmiş imdbye

Travis:
oy sayısı az yaa, geriler daha.. nolan klişesi

Hacitokankoli:
herif ölene kadar ilk onu tekeline alacak

Travis: di caprio da nolana benziyolan

Hacitokankoli: babası olmasın?

Travis: 4 yaş fark var aralarında, neden olmasın

Caz Festivali kapsamında Türkiye’ye gelen The Brand New Heavies grubu, 14 Temmuz Çarşamba gecesi (bu akşam) saat 22.00’de İstanbul Caz Festivali’nin mekânlarından İstinyePark’ta sahne alacak. 90’ların müzikal anlamda en önemli gruplarından biri olan The Brand New Heavies, dünyaya İngiltere’den yayılan acid jazz akımının öncülerinden.


Caz Festivali’nin önemli bir durağı olan İstinyePark, gecenin sponsorluğunu üstlenerek, Markalar Sokağı’nda The Brand New Heavies konseri ile sanatseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak. The Brand New Heavies kullandıkları sample’larla funk’u popüler müziğin içine entegre ederek, 90’ların dans sahnesinin oluşturulmasına büyük katkıda bulunuyor. Grup, 2006 yılında vokalist N’Dea Davenport’la yollarını yeniden birleştirdiğinden bu yana Avrupa ve Amerika’da çok başarılı performanslara imza atıyor.

Son albümleri We Won’t Stop’ı bu yıl yayımlayan The Brand New Heavies, İstinyePark’ta yüzlerce dinleyiciye dans müziğinin en kaliteli halini, eğlenceli bir konser eşliğinde sunacak.

Biletler
Ayakta 30 TL
Öğrenci 20 TL

İstinye Park
14.7.2010,Çarşamba 22.00



Kirby
:Sigara yanıklarına bu kadar ilgi neden?

Timpson:Filmi izlediğin sırada o izlerden birini görmek sana önceden haber verir.Bir şey olacak.Sıkı dur,işte geliyor.Onları çıkarırsın ve birden kargaşa başlar.

Master's of Horror serisinin John Carpenter imzalı olan Cigarette Burns adlı bölümünden.Ayrıca serinin açık ara en iyi bölümüdür.

Dip not:Blog adına replikleri koymayı düşündüğüm tumblr adresi açtım.Takip etmek isteyen olursa buradan adrese ulaşabilir.

Geçtiğimiz günlerde kültür turizmi adı altında blog yazarlarından kard ve hacitokankoli ile Orta Avrupa'dan başlayıp İstanbul'da son bulan interrail yolculuğu yaptık.Gezdiğimiz şehirlerde kendimize yakın bulduğumuz,yaşanılacağına kanaat getirdiğimiz şehirler oldu.O şehirler arasından Berlin ve Viyana'ya biraz değinmek istiyorum.

Ülkemizde mesleğini icra eden Alman futbolcu ve Teknik Direktörlerden dolayı Alman toplumunun disipline bağlılığına aşinayızdır.Bir nevi kendilerinden önce 'Alman disiplini' ülkemize uğrar.Son 100 yıl içinde iki dünya savaşından yenilgiyle ayrılmış olan bir milletin şuanda dünya düzeninde etkin bir rol oynamasından çıkaracağımız sonuçla çalışkanlıklarına da atıfta bulunabiliriz.Yazının esas konusu Berlin ve Viyana'ya aynı başlık altında sebebim ise aynı dili konuşan,tarih içindeki yakınlıkları bilinen bu iki gelişmiş Avrupa şehrinin birbirlerine benzemesidir.

Her iki şehirde de birçok tarihi mekanı gezdik.Lakin hangisi ne zaman yapıldı,yapılma amaçları ve binaların,köprülerin isimleri nelerdir? sorularına verebiliceğim pek bir yanıt yok.Gezdik,gördük ve her mekanda gittiğimize delil standart fotoğraflardan çekildik.Zaten başlangıçta kültür turizmi desem de bu gezideki şahsi amacım Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde bulunmak ve orada bir nebze halka karışmaktı.Bundan ötürü Berlin ve Viyana'da en çok hoşuma giden şey Tuna nehrinin üzerine kurulan ada da düzenlenen Donauinsel müzik festivalinde bulunmuş olmaktı.

donauinselfest'te 100 bini aşkın genç alanları doldurmuştu


Berlin ve Viyana'ya gelişmiş Avrupa şehirleri dedik.Zaten şehre ilk adım attığımız andan itibaren burada yaşayan halktan bunu anlayabiliyoruz.Bir düzene,sisteme bağlı olarak yaşayan şehirde halk bu düzenin en önemli çarkı.Yaşam sınırları içinde hem kendisi için hemde ülkesi adına yaşayan,çalışan insanlar.Bu sistemin çarklarını döndüren esas etken ise ortasınıfın başını çektiği toplum olma bilincidir.Topluluk bilinci tanımını biraz açacak olursak;vergisini veren,oyunu kullanan,sisteme inanan,sisteme uyum sağlayan,sorunları birlikte çözmeye çalışan,kendilerinden öte toplumun geleceğini düşünmektir.Tabi topluluk bir grup olarak algılanmamalı.Burjuvasından üst sınıfına,işçi sınıfından orta sınıfa kadar herkesin dahil olduğu bir bütün ve doğası gereği de görünmez bir kavramdır.Dışardan turistik amaçlı,özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen ziyarteçiler için garip bir durum.Bu garipsediğimiz durumlarda şaşırmakla yetindik ve gelişmişliğe bağladık.Örneğin;toplu taşıma araçları için bilet alınacağı zaman bileti bir makinadan alıp bir başka makinadan onaylatarak ulaşım araçlarını kullanabiliyorduk.Bileti alıp yolculuğu gerçekleştirdiğimiz süre zarfında da kimseyle muhattap olmuyorduk.Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bilet denetleyicileri zaman zaman biletleri kontrol ediyormuş ve bileti olmayan veya onaylatmayan kişilere yüklü miktarda ceza kesiliyormuş.-miş eki kullanıyorum çünkü defalarca toplum taşıma araçlarını kullanmamıza rağmen denetleyicilerle karşılaşmadık.Toplum olma bilinci işte burada devreye girer.Halk küçük hesaplar peşinde koşmadan yükümlülüklerini yerine getirerek cebinden çıkan paranın toplum adına çıktığını ve ona birşekilde döneceğini düşünerek davranmaktadır.

Biz İstanbul'da kurala uymamanın marifet olarak anlatıldığı hikayeler içinde "işini bileceksin" diyen abilere kanmış adamlarız.Bencillik toplum olma bilincimizden önce gelir.Sistemin birer dişlisi olmak yerine sistemin çarkına çomak sokmak bizim toplumumuzda övünme sebebidir.Bu nedenle de mantığımızda "no kontrol,no bilet" durumu,iki gün yaşadığımız şehirde topluma karışmaktan daha önemliydi.Çünkü kontrol edilmeyen bilet mantığmızda boşa alınan bilet idi.Bu nedenle aldığımız her bilette denetleyicilere karşılaşmayı umduk.En azından böylece içimizdeki 'boşa giden para' hissinden kurtulmuş olacaktık.Denetlenmeye olan tutkumuz hayatın her alanında buna tabi kalmamızdan öte gelir.Kurallara denetleme olduğu için uyan bir toplum ile toplumun yararı için kurallara uyan toplum arasındaki farkı en basit şekilde gelişmişlikle açıklayabiliriz.Sonuçta çalışma amacıyla gelişmiş ülkelere göç eden insanlar da zaman içinde adaptasyon sorununu aşıp,topluma entegre olmaktadır.Sanırım bu örnekle toplum olma bilincini biraz olsun açıklayabilmişimdir.


Sistem,toplum olma bilinci,modernize edilmiş yaşamlar vs.Bir yandan düşündüğümüzde bunlar bizi refaha sürükleyeceğine inandığımız kavramlar olabilir lakin bizi refah toplum seviyesinde mutlu edemiyecek olgulardır.Rutin yaşamın sıkıntıları bu noktadan itibaren devreye girer.'Modern yaşam' diye tabir ettiğimiz olgu günden güne anlamını yitirmektedir.Lars Von Trier'in Idioterne filminde Stoffer karakteri "toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?" sorusunu sormaktadır.Bu sorunun cevabını da film kendi içinde aptallığa övgü ile vermektedir.Mutlu olmak için aptal olmayı eleştiri olarak Trier bizlere sunmaktadır.Bu film gelişmiş Avrupa toplumuna ve onların rutinliğine,sistemin insanları soktuğu düzene bir tepkidir.Aynı şekilde bir başka Avrupalı yönetmen Michael Haneke Der Siebente Kontinent adlı yapımında da Viyana'da yaşayan bir ailenin adım adım kendilerini sona götürmelerini beyazperdeye taşımıştır.Yapımda anlatılan ailenin gün geçtikçe zenginlikle birlikte modernize olması ve rasyonalizmin aklı bedene karşı,duygulara karşı hissizleştirmesi esas sorunları olarak görülmektedir.İşte bu noktada zenginleşen fakat mutsuzlaşan ailenin rutin geleceğin bir anlam ifade etmediğini düşünmesi ve intiharı seçenek olarak görmesi de modern topluma bir eleştiridir.Refah yaşam insana varoluş amacını sorgulatır,çıkışı bulamayan insan bunalımın ve sistemin kölesi olmaya doğru gider.Avrupa üzerinden yapabileceğimiz bu yabancılaşma insanı sistemin dişlileri arasına sıkıştırmaktadır.Toplum olma bilinci topluma iş gücü olarak yarar sağlasada aynı zamanda bu refah düzen insanı bireyselliğe iter.Kendini geliştirmek adına verilen çaba ve teknolojinin esiri olmuş insanın kendi dünyasında yaşamaya çekilmesi ise Nietzsche'nin "kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur" söylemini haklı çıkarır.Modernize olmuş toplumun sorunlarının gelişmiş ülkelerde açığa çıkması ile ilgili de Micahel Haneke ''az gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların üzerinden gelecekleri daha önemli sorunları olduğuna'' dikkat çeker.Buradan Idioterne filmindeki Stoffer karakterini haklı çıkarıcak olursak herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen toplumun mantığı nedir?

Öyle bir filmden bahsedeceğim ki, izlediğin en güzel film hangisi diye sorduklarında cevabını asla veremeyeceğim bu zamana kadar ve bundan sonra, yok öyle bir film henüz.Ama izleyip, seni etkileyen film hangisidir sorusuna cevabım artık hazır.


The Stoning of Soraya M.

Sahebjam arabası bozulduğu için izbe bir kasabada mahsur kalır. Burada Zahra adında bir kadına rastlar ve onunla sohbet etmeye başlar. Zahra yeğeni Soraya'nın hikayesini anlatmaya başlar.

İran bunu yaptı, yok müslümanlığa gönderme var, şu bu tarz olayları bir geçelim öncelikle. Bunlara aklım ermez, erse bile politik dava yada din davasını buraya karıştırmaya gerek yok.Ben yapılan olay değil, film hakkında konuşmanın daha iyi olacağını düşünüyorum.Yukarıda kısaca bahsettiğim gibi, arabası bozulan bir gazeteci bir köyde konaklamak zorunda kalır ve rastladığı kadın, yıllardan köyden dışarıya çıkmayan bu olayı anlatmak, bunu köy dışına çıkartabilcek birine anlatmak ister.

Daha sonra hikayeye geçiyoruz hemen,konusu ismiyle musemma: recm. Kocasinin bosanma istegini kabul etmeyen bi kadin, kocasi bosamak icin elinden geleni ardina koymayan bi herif. hatta benim karim o.rospudur diye iftira atabilen bi serefsiz. bu herif bi hapishanede gardiyan olarak calisiyo yanilmiyosam. Bu herif benim karim orospu diye koy meydaninda bas bas bagirinca seriat mahkemesi toplaniyor ve kadinin taslanarak oldurulmesine karar veriyor.

İşte buradan sonra ufak noktalara dikkat çekmek gerekiyor.Başrolde oynayan erkek oyuncunun gerçek hayatta dövülmeye teşebbüs edilmesini ben filmi izledikten sonra okudum ve çok şaşırdım.Demek ki film bu tür tepkiler uyandırabilmiş.Söylenebilcek fazla birşey yok o yüzden seçerek yazmak gerekiyor aynı zamanda filmin zevkinide kaçırmamak için.Ama ''Recm'' kısmı öyle bir işlenmiş ki... daha önceki yazılarımda mutlaka değinmişimdir.İzledim filmlerde akıllarda kalan bazı sahneler wardır ki onları silemezsiniz ortadan yok edemezsiniz.An American Crime mesela bunlardan bir tanesiydi.Ufak kız çocuğuna yapılanlar asla silinmez.Aynı zamanda diğerlerine göre biraz daha hafif olsa bile 8MM de buna iyi örneklerden biridir.Sleepers filminde K.Bacon'un yaptıkları asla unutulmaz, replikleri bile.Ama daha etkileyicisini gördüm ben, bir an bile akıllardan ve gözlerden silinmeyecek olanı.Hani işkencenin tarifini yapıyorlar resmen..


Evet sahne biraz uzun tutulmuş, gerektiği zaman eleştirel olarak da yaklaşmak gerek.Filmin süresi 1.45 dakikaya yakın olduğunu düşünürsek, 2. yarının çok büyük bir kısmı bu sahneden oluşturulmuş.Söylemek gerekiyor ki, olay işlenişi sırasında ki çekimler gerçekten inanılmaz olmuş.Bir anlığına bile orada olduğunuzu düşünüyorsunuz ve yapılan olayın sizde ne tarz olumlu-olumsuz etkiler bıraktığına şahit oluyorsunuz.Dahası sadece izlerken değil, film bitiyor salondan çıkıyorsunuz bir sigara yaktığınız anda halen o sahneler aklınızda kalıyor.Zordur filmin sonunu unutturmak.Çünkü insan en son gördüğünü hatırlar, bu bilinç olarak yapılan birşeydir.Filmlerin sonunu bitirmek bu yüzden çok önemlidir, çoğu izleyici sonda çözülen filmleri severler benim gibi ama bu çok farklı, kesinlikle...

Uygulanan yöntemin çağdışılığından başka, bu tür konularla ilgilenen arkadaşlarım bana halen bu sistemin bazı yerlerde devam ettiğini söylediğinde şaşırdım kaldım.Hadi filmini izledik, yaşanmış bir olayı anlatmışlar ama halen yapılıyor olması gerçekten ibret verici.Aynı zamanda filmdeki diyaloglar tek kelimeyle inanılmaz olmuşlar.Hani bazı yerleri tekrar tekrar dinlemek istiyorsunuz, çünkü bu tarz ibret verici konuşmaları her yerde bulamıyorsunuz.Mesela bunlardan biri ve belkide en etkileyici olanı;

Muhtar İbrahim - Zina ile suclaniyorsun, masum oldugunu ispatlayabilir misin?

Soraya -Suclamayi yapan onlar, onlar ispatlasin sucumu.

Muhtar - Eger ki bir kadin kocasi tarafindan itham edilmisse, masumiyetini ispatlamak kadina duser, yok eger kadin kocasini itham ediyorsa kocasinin sucunu ispatlamak da kadina duser.

Zehra - yani butun kadinlar suclu, butun erkekler sucsuz.


Bu filmi gidip izlemeyecekseniz zaten fazla uğraşmayın ve uğraştırmayın kimseyi.Tek düze düşünceleri sevmem yada insanları düşüncelerinden dolayı ayırt etmem, ama film izliyorum, sinema seviyorum diyorsanız kendinize bu filmi mutlaka izlemeniz gerekiyor.Sadece konusundan dolayı izleyin gidin sonunda ağlayın demek adına değil, bir filmin ( gerçek hikaye bile olsa ) baştan sona kadar nasıl bir sıra halinde işlendiğini, hayatınızda daha önce duymadığınız görmediğiniz oyuncuların nasıl performans verdiği ve bu sizin hayaliniz olan hollywood starlarının aslında sadece şebekten ibaret olduğunu anlıyorsunuz.Gözlerdeki anlamlı bakışlar, o anki duyguyu yansıtabilmeyi yaşıyorsunuz filmde.Sahne çekimlerinde ağır ve hızlının nasıl kullanılacağı, kamera geçişleri hepsini burada bir kerede görebiliyorsunuz.Size sadece filmin ağır dram konusundan bahsetmeden bile bir sürü şey sıralayabiliyorum.Mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıttan bahsettim biraz önce.Umarım böyle bir filme haksızlık yapmamışımdır kendi adıma.

Notum 10/9.2

IMDB notu : 7.9/10

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com

Ölümünün 10.yılında, elimizde yıl saymak için kullandığımız abaküs dışında bir şeyin olmaması üzücü.

“AçıkDeniz’i Anlat Bana” Kısa Film Yarışması genç yönetmenleri bekliyor..



DenizBank “AçıkDeniz’i Anlat Bana” kısa film yarışmasıyla içindeki yönetmeni ortaya çıkarmak isteyen gençleri arıyor. Şubeye alternatif kanallar üzerinden bankacılık işlemi yapmanın avantajlarının filmle anlatılacağı yarışmada büyük ödül 10.000 TL, son başvuru tarihi ise 15 Temmuz.

Hedef alternatif dağıtım kanallarını anlatmak..

ATM, Çağrı Merkezi, İnternet Bankacılığı ve Mobil Bankacılık gibi şubeye alternatif kanallar üzerinden bankacılık işlemi yapmanın avantajlarını anlatmak, yarışmanın ana konusunu oluşturacak. Yarışmaya katılanlardan; alternatif dağıtım kanalları sayesinde sağlanan bankacılık işlemlerinin daha hızlı ve kolay yapıldığının vurgulanması bekleniyor. Son başvuru tarihinin 15 Temmuz 2010 olduğu yarışmada, büyük ödül 10.000 TL, ikinci seçilecek film 5 bin TL, üçüncü seçilecek film ise 2 bin 500 TL kazanacak. “AçıkDeniz’i Anlat Bana” Kısa Film Yarışması ile ilgili detaylı bilgiye www.pasodeniz.com adresinden ulaşılabilir.


Futbol, halk için değildir. Futbol, halkın ta kendisidir!

Gündemde 2 şey var şu sıralar. Vedasını yapmış bir Aşk-ı Memnu dizisi ve giderek daha da güzelleşen Dünya Kupası. Bu 2 konudan bir seçim yapmam gerek sanırım günceli yakalamam için. Şimdi siz blog yapısı nedeniyle diziyi seçeceğimi de düşünmüşsünüzdür. Hayır, futbolu seçiyorum.

Honduras, Güney Amerika ile Kuzey Amerikayı bağlayan o ince kara parçalarında olan bir ülke. O bölgedeki her ülke gibi yönetim sorunları bitmek bilmeyen, her daim kargaşaya ve çevresindeki güçlü ülkelerin çekişmeleri altında ezilmeye mahkum bir ülke. Ne devletin bu siyasi kargaşasından ne de çevre ülkelerin çıkarlarından bahsedecem. Halkı o dönemde tek bir hayal altında toplayan bir şeyden, spordan bahsedecem.

--

Honduras milli takımı göreve Kolombiyalı Reinaldo Rueda yı getirdi. İlk katıldıkları 82 Dünya Kupasından bu yana, tekrar katılmaya hiç bu kadar yakın olmamışlardı. Ancak ne var ki takvimler 28 Haziran 2009 u gösterirken, Honduras Panama ile hazırlık maçı yaptığı sırada, ülke bir haberle çalkalandı ( ya da çalkalanacağı düşünüldü) : Ordu, Devlet Başkanı Manuel Zelaya'yı tutuklamış ve yönetime el koymuştu. Fakat halkın devletin başında gerçekleşen bu olaydan daha fazla önemsediği bir husus vardı: Dünya Kupasına katılmak...


Tam da bu sırada ortaya başka bir lider çıktı. Ne bir politikacı, ne de konutan. Milli takım patronu Rueda.

"Futbol halk için değildir, halkın ta kendisidir."



Rueda oyuncularından sadece dünya kupasına odaklanmalarını ve kazanacakları galibiyet ve elde edecekleri dünya kupası vizesi ile de Honduras halkını kısa bir süreliğine de olsa mutlu etmelerini istemiştir. Nitekim oyuncular da elinden geleni yaptı.Elinden geleni diyorum çünkü her şey Honduras ın boyunun yeteceği ölçüde değildi. Yardıma ihtiyacı vardı ki bu yardım fazla yabancı gelemeyen bir ülkeden bekleniyordu; ABD.

Honduras'ın dünya kupasına katılması için ABD milli takımının KostaRika'yı yenmesi ya da en azından berabere kalıp ondan puan alması gerekiyordu. Dakikalar 94 ü gösterdiğinde KostaRika, ABD karşısında 2-1 önde idi. Top ABD'de ve korner atışında. Atıştan sonra hakemin düdüğü çalıp maçı bitirmesi bekleniyor. Tam da o sırada, atışın yapıldığı o anda bütün ülke bütün olmuş, tek bir şey için dua ediyordu; bir gol. Tüm ülke sözü ile ABD'den öte daha istekli ve bu vizeye daha fazla ihtiyacı olan Honduras'tan bahsediyorum. Ve olan oldu, istenilen ve gereken gerçekleşti. ABD gölü attı.

Yakın zamanda yaşadığı askeri darbe ile ABD ye duyulan öfke ve kinin arttığı unutulmuş, tüm bu sevinci kendilerine yaşattığı için ABD takımına minnet duyulmuştur artık. Futbol böyle bir şey işte.
Futboldan bahsetmiyecem dedin fakat farklı bir şey anlatmadın diyenler için hemen ekliyorum. Anlattıklarımın belgeseli yakın zamanda vizyonda ve dvd marketlerde. Bu da konuyu bu bloga layık görmeye yeter sanırım:)

Buyrun Fragmanı: A Common Goal




Onca çileli dönemden sonra Dünya Kupasına gelebilmiş Honduras'a bu akşamki oynayacağı maçta başarılar diliyorum. Umarım ülkelerine az da olsa mutluluk yaşatırlar bu akşam.

Aidiyet duygusu nedir?,nerede başlar?,nerede biter?

Maslow bir topluluğa ait olmayı ihtiyaçlar hiyerarşisinde orta sıraya yerleştirmiştir.Güven sorununu aşan insanın birincil ihtiyacı çevresidir.Birey güven ister,aile ister,dost ister.Eksiklerini diğer insanlara yanaşarak kapatmak ister,hatalarından biraz daha uzaklaşmak.Birey yolun yarısına geldiğinde elde var olan hedeflerin uzağındaysa ve düşük-orta gelirli gruba dahil ise canı yanar.Bu durumda çift olmak aile olmaya yetmez,aile olmadan da tek başına aidiyet duygusu oluşmaz.Sam Mendes'in eline verilmiş bir senaryo ve ''aidiyet duygusunun ne olduğunu unutan şu çifte bir yol göster,geleceklerini de unutsunlar sadece birbirlerine yetmeyi de öğrenebilsinler'' demişler.

Hayatlarının ilk devresinin sonlarına gelmiş olan Burt ve Verona rutinleşmeye başlayan hayatlarının ileriye atılamayan adımlarından duydukları sıkıntıyı dile getirmekten çekinen bir çifttir.Verona'nın ailesiyle yaşantısı vefatlar yüzünden kısa sürmüş ve hayatına olumlu etki edebilicek aile tedrisatından geçememiştir.Burt'un ailesi ise anormal bir düşünce yapısına sahip olan ,yaşamlarının sonlarında bencil yapı sergileyen ve torunlarının doğumuna kısa bir süre kala Belçika'ya taşınma telaşında olan ebevyenlerdir.Tanık oldukları aile hayatları doğacak çocukları için onları endişendirir.Burt'un ailesinin de Belçika'ya yerleşecek olması,farkında oldukları sıkıntıları dile getirmekte onlara yardımcı olmuş ve daha cesur davranmak adına bir nevi onları itekleyici güç oluşturmuştur.

Verona'nın doğum öncesi çalışamıyor oluşu ve Burt'un de belirli bir işe sahip olmaması onları yollara vurur.Fi tarihinden tanıdıkları birkaç isim vardır ve yeni başlangıçların kaynağı olarak bu insanlara tutunmaya çalışarak yola koyulurlar.Yuvalarının etrafına serpiştiricekleri eski insanlar esasında yeni bir başlangıç için uygun düşmemektedir lakin birbirlerine bile tutunacakları halleri kalmamıştır.Unutulmaya yüz tutmuş bu bireylerin her biri köklü ve hayatlarına etki edecek değişimlerden nasibini almış kişilerdir.Burt ve Verona'nın rutin hayatlerinin aksine eski dostları çeşitli badireler atlatan,yaşam görüşleri 180 derece değişen bireylere dönüşmüştür.Türlü sorunları olan bu kişilerin çevresinde kurulucak yeni düzen eskisinden pekte sağlıklı olmayacaktır.Doğru yer neresidir? ve sevgi yeter mi? sorularının cevabını arayan bu yol filminde Burt ve Verona çiftinin bildiği tek şey birbirlerine olan bağlılıklarıdır.


Sam Mendes'in yönetmenliğini yaptığı Away We Go filminde Burt Farlander karakterini Office(US) dizisinden tanıdığımız John Krasinski,Verona De Tessant karakterini ise Maya Rudolph canlandırmaktadır.Office dizisinde oldukça başarılı bir performans sergileyen John Krasinski Away We Go yapımında oyunculuğunu geliştirmiştir.Sergilediği karakterin dramatik oluşu,yer yer ise absürd bir hal alması ve Maya Rudolph ile oluşturduğu uyum yapımı ileri taşıyan etkenlerden biri.Burt karakterinin baba olma hazırlığında sergilediği pozitif etki ve Verona karakterinin genel olarak filme yansıyan karamsar yapı birbirlerini tamamlar nitelikte.Birlikte olmanın ve destek olmanın evlilikten öte olduğunu anlatmaya çalışan ve aidiyet duygusunun nasıl oluşucağına dair verdiği fikirler veren ve Alexi Murdoch müzikleriyle bezeli güzel bir yol filmi.

Verona:Kızımız konuştuğunda gerçekten dinleyeceğine özellikle de korktuğunda ve onun kavgalarının senin kavgan olacağına söz veriyor musun?
Burt
:Söz veriyorum.

Burt
:Peki,eğer ben sıkıcı ve iğrenç bir şekilde ölürsem kızımıza babasının 850 öksüz Çeçeni kurtarmak için Rus askerleriye göğüs göğse çarpışırken öldüğünü söyleyeceğine söz veriyor musun?

Verona
:Söz.Çeçen öksüzler için söz veriyorum.


Ghobadi’nin ikinci filmi Anavatandan Şarkılar ise filmin konu aldığı karakterler, anlatım dili ve ritmi açısından diğer iki filminden ayrılır.konu yine Kürtler ve onların zorluklarla yoğrulmuş yaşantısıdır. Sınırın ötesinde kalan yüreklere ve anılara dokunabilmek için sefalet içinde yapılan bir yolculuğun filmidir Anavatandan Şarkılar. Ama bu sefer savaşın artık onlar için bir alışkanlık haline geldiği vurgulanan Kürtler acı dolu yaşantılarına karşı koyarcasına yöneldikleri ritmik ve eğlenceli dans müzikleriyle karşımıza çıkarlar. Bu dans müziklerinin enerjisi filmin bütününe hakimdir. Filmde Kürtlerin yaşama sevinci, bunun karşısında maruz bırakıldıkları yokluk ve acı arasındaki çelişki olabildiğince vurgulanır. Böylece Sarhoş Atlar Zamanı’ndaki durgun anlatım dili burada yerini tempolu ve heyecanlı bir anlatıma bırakır. Diğer iki filminde yöresinde çocukların gözünden yaklaşan yönetmen bu filmde büyüklerin dünyasına konuk eder bizi ve toplumunun kısılmaya çalışılan sesini müzikten yola çıkararak yeniden yükseltmeye ve duyurmaya çalışır. Ama tabi bu filmde de çocuklar masumiyetin simgesi ve savaş kurbanları olarak karşımıza çıkarlar. Filmin kahramanları yolculukları sırasında dağ başında bir öğretmen ve ders verdiği 8-10 yaşlarındaki öğrencileriyle karşılaşırlar. Bu tuhaf derste bir yandan öğretmen Kürtlere ölüm saçmış uçakları anlatırken diğer yandan üstlerinden Saddam uçakları geçer. Sınırın öte tarafında kalan eski karısı Hanare’yi görmeye giden baba Mirza, öğretmene yolu sorar ama cevap alabilmek için dersin bitmesinin beklemek zorundadır. Dersten sonra beraberce gittikleri kamp köylerinin bombalanmasıyla ana ve babalarını kaybeden çocuklar için oluşturulmuştur. Kampta üç öğretmen çocukların her şeyiyle ilgilenmektedirler. Buradaki öğretmenler ile Bahman Ghobadi’nin başrolünde oynadığı Samira Makhmalbaf’ın yine İran Kürdistan’ında çektiği karatahta (Takhte Siah, 2000) filminde sırtlarında karatahtalarıyla diyar diyar dolaşıp çocuklara, büyüklere okuma yazma öğreten öğretmenler aynı fedakarlığı temsil ederler. Aynı Kaplumbağalar da Uçar filminde savaş haberini alan çocukların, köye hakim tepeye siper yapmaları sırasında, Satellite’ın tartıştığı, bu tepeye sıralarla sınıf yapmış öğretmen gibi… Burada “okulunu” korumak için beyaz bayrak çeken öğretmene Satellite “Matematiği yeterince öğrendiler, şimdi de savaşmayı öğrenmeliler” diyerek içinde bulundukları koşullarda yaşamanın, hayatta kalmanın öncelik oluşturduğunu hatırlatır. Nitekim mayın tarlasına giren küçük Riga’yı kurtarmak için “okulu çiğneyerek” oradan uzaklaşmaları da bu gerçeği pekiştirir.

Sınır olgusu ise Ghobadi’nin üç filmine de konu olur. Yönetmenin sınır hakkında söyledikleri ise o yörede doğup büyümüş ve İran Kürdistanı’nı uluslar arası platforma ilk taşıyan yönetmen olarak, bütün savaşların sebebi olarak sınırları gördüğünün apaçık delilidir. “Sınırlardan konu açıldığında söyleyebilirim ki konu sadece Kürtler değil, tüm insanlar. İran ve Irak Kürtlerinin arasındaki sınır sadece bir örnek. Sınırı gösteriyorum ki gerçekten çok saçma sapan bir şey olduğu görülsün. Bence dünyada tüm savaşların nedeni sınırlardır. Sınırları ikiye ayırabiliriz: Fiziksel ve manevi sınırlar. Manevi sınırlar, dinler arasındaki sınırlardır örneğin: Hristiyanlık ya da Müslümanlık, Şiilik yada Sünnilik… Bunlar hep baskıyla kabul ettirilmiş. Bizim topraklarımızı o kadar kutsallaştırıyor ki öbür tarafa bir adım atsan, daha önce İran-Irak savaşında olduğu gibi bir sekiz sene daha savaşabilirsin. Ama ABD’de sınır yok. Eğer sınır iyi bir şey olsaydı, Amerika kendini parça parça yapar, sınırlara bölerdi; ama gelip Sovyetleri on parçaya ayırdı. Bu on tane sınır belki ilerde on tane savaş demek; böylece silah sanayi ürünlerini on savaşta, on ülkeye satabilirsin.” Anavatanda Şarkılar’ın sonunda Hanare’nin yaşadığı kampa gelen Mirza!nın sesini takip edip bulduğu Hanare kimyasal saldırıda sesini kaybetmiş, boğuk boğuk konuşmaktadır. Mirza’ya Hanare olduğunu söylemez ve yüzünü de dönemez, yalnız kızını İran tarafına götürmesi için Mirza’ya verir. Film, Mirza’nın sırtında Hanare’nin çocuğuyla sınırı simgeleyen tel örgüleri aşmasıyla sona erer. İran sinemasındaki çocuk karakter yine ümidin simgesi olarak karşımıza çıkar. Sınırın öte yanında katliamlardan uzakta yaşamını sürdürecek Hanare’nin kızı Kürt halkının geleceğini kuracak ve sesini, müziğini yaşatacaktır.

Kaplumbağalar da Uçar’da Agrin’i Kürdistan’ın simgesi haline getiren Bahman Ghobadi, Anavatandan Şarkılar’da Türkçede nar anlamına gelen Henare isimli Kürt kadınıyla Kürdistan’ın durumunu anlatır ve şöyle der: “bir meyveyle simgelemek istersem Kürdistan’ı, narı gösteririm. İçinde kan var ve tane tane. Bazen birbirlerinden ayrı, bazen hepsi bir noktaya odaklanmış. Henare’yi bir kadın ismi olarak kullanıyoruz. Henare kimyasal bombalara maruz kalmış Kürdistan’dır. Sesini kaybetmiş ve kendisini tanıtamamış Kürdistan.” Kaplumbağalar da Uçar’da ise Ghobadi, tecavüze uğramış. Mayınlar ve bombalarla döşenmiş, için için kanayan, kapana kısılmış bir Kürdistan’ı anlatıyor. Öyle bir Kürdistan ki çocukların oyunları mayın toplamak, oyuncakları ise gaz maskesi. Birbirlerine hediye olarak da Saddam’ın heykelinin kolunu veriyorlar. Savaş üzerinden devam eden bir hayatta kurulan pazardan satın aldıkları şey ise 2. el silah ve kurşundan kolye…

Bahman Ghobadi’nin çekimlere başladığında elinde senaryonun yüzde yirmisinin olduğunu söylediği filmi neredeyse bir doğaçlama. Çekim sırasında yaşadıkları ise filmin ayrı bir ilham kaynağı ve tabi senaryonun tamamlayıcı kesimleri… Bu da filmin, çıplak ayaklı çocuklarıyla ve yağmur çamur görüntüleriyle ne kadar gerçekçi olduğunun ayrı bir kanıtı… Ayrıca oyuncuların orada yaşayan çocuklar olması yaşadıklarının üzerinde bıraktığı izleri nasıl dönüştürebildiklerinin ayrı bir göstergesi olarak karşımıza çıkıyor.

Saddam sonrası Irak’ta çekilen ilk film olan Kaplumbağalar da Uçar yanı başımızda yaşanıp biten bir savaşı göre göre yabancılaştığımız görüntüleri, o bölgede büyümüş sağ duyulu bir yönetmenin ve olayın gerçek kahramanlarının, mayın tarlasında günlük yaşamlarını sürdürmek zorunda olan çocukların gözünden seyriyle aktarıyor ve soruyor: “ Irak’ta asıl kimler savaştı? Başrollerde oynayan Amerika ve Saddam mı yoksa kendilerine biçilmiş hayatlarla savaşan çocuklar mı?”

Osmanlı Devleti’nin devamı bir devlet değilim, ama Viyana’da sokaklarda yürürken kafama dönüp dolaşıp gelen olgu her seferinde Türk oluşum ve bu şehri iki defa kuşatıp alamayan fetih manyağı dedelerimiz (açmayın beyler dedeler) oldu.

Viyana’da bizi bekleyen, orayı burayı gezdirecek bir arkadaşımız vardı, diğer şehirlerin aksine. Yine diğer şehirlerden farklı olarak, bu şehrin gezi yazısını turdayken değil de, ülkemin sınırları içerisindeyken yazıyorum. Arkadaşımız, oranın Türki bir vakfında hatrı sayılır mevkide, genç bir sıcakkanlı. Türkçesi de fasih, Almancası da. Oraları biliyor, olaya hakim yani.

İlk günümüzde Viyana’nın birinci diye başlayıp yirmibilmem kaça kadar giden viyanalardan oluştuğunu öğrendik. Bir dakika yahu, bu yazı çok sıkıcı bir yazı olacak gibi duruyor buraya kadar tekrar okuduğuma göre. Biraz hayalgücü katıyorum izninizle:

Viyana’nın g.tvereni şeklinde anladığım, heykelin fotoğrafı: (Almancam biraz kötüdür de)


Arkadaşın havuzunda utanç fotoğrafımız:

Heh, şimdi biraz daha iyi oldu sanki. Bakiym, vallaha daha iyi olmuş.

Viyana’da illa Avusturya burjuvazisinden olmanıza gerek yok operaya gidebilmeniz için. Arka kapıya gidiyorsunuz, normalde 1000 € civarında olan biletin koltuksuz olanı sadece 3€. Hem istediğiniz zaman çıkabiliyorsunuz ve etrafta sizin gibi fakirler var dünyanın dört bir yanından. Tek dezavantajı ise ayakta uyuyamamak. Operada nasıl uyursun diyen sanat dostları ve bilimum sanat tarihi araştırmacılarından özür dileyerek devam ediyorum; çok sıkıcıydı.

Çakmacı Avusturyalılar Versay sarayını çok beğenince bir kopyasını da biz yapalım, kimsenin haberi olmaz zaten demişler. Öngörememişler ileride teknoloji ve seyahat araçlarının çok gelişeceğini. Paris’de görebileceğiniz Versailles denilen sarayın aynını dikmişler oraya. Koy Naples of Leon (Napolyon diye de bilinir) adlı imparatoru içine, o bile çarşıya inene kadar farketmez başka yerde olduğunu. Ahan da fotoğrafı:


Tuna nehri ile ilgili hafızalarımıza kazınmış bir yalanı da izhar etmeyi görev bilirim, akmam makmam demiyor. Bildiğin nehir üç dört koldan akıyor şehrin içinde. Almanya’dan doğup bir sürü yer gezip Bulgaristan’dan Karadeniz’e ulaşması ile gezmeyi ne kadar sevdiğini paragraf aleme gösteriyor zaten.

Roma’nın dondurması ünlü ya İstanbul’un orasında burasında, Avusturya’da da Mado ünlü galiba. Kapısında sıra beklenilecek kadar popüler, kazancı onlarca metro istasyonuna metrekarelerce reklam verebilecek kadar büyük olan Tichy adlı dondurmacı bile Mado rekabete girerse biz mahvoluruz demiş. Galiba yakına giriyor da. Siz yine de Tichy’e uğrayın giderseniz. Değişik, kremimsi kıvamlı ve çok lezzetli bir dondurması var. Roma’da da hiçbir yerde Roma dondurması yazmıyordu. İnanmayacaksınız, bir yerde Gelatino Turco (Türk dondurması) yazılı bir tabela gördüğüme yemin edebilirim.

Kaameti çok uzattık. Viyana bitti, oradan Avusturya Alplerine gittik, ama Alplerdeki su zaten Viyana’nın musluklarından akıyordu.

Bir daha kuşatalım derim. Allah’ın hakkı üçtür.


Yeni İran sinemasını bizlere tanıtan ustaların yetiştirdiği yeni kuşak yönetmenler ülkelerinin siyasal ve toplumsal koşullarını siyasal bir bakışla sinemaya aktarmaya devam ediyorlar. Bunun bir örneği de çevresinde olup bitenleri, Kürtler’in sefalet ve savaş dolu gerçek yaşantılarını kendine has, etkin sinema diliyle anlatan İranlı Kürt yönetmen Bahman Ghobadi’nin filmi Kaplumbağalar da Uçar (Lakpostha Ham Parvaz Mikonand). Filmde; bir yandan savaşı ve içindeki insanı, çocuğun içindeki büyüğü bir coğrafyaya bütünüyle dokunarak belgesel niteliğinde aktaran yönetmen bir yandan da savaşın bütün çirkinliğine rağmen masumiyetini kaybetmemiş çocuk gözlerini kamerasının tam ortasına yerleştirerek kendi hikayesini anlatıyor. Kendilerine biçilmiş eğreti hayatları sorgulama şansı bile bulamadan yaşayan ama savaşın yaşattığı acımasız çelişkilere meydan okurcasına ölüm tarlalarında ekmek kavgası veren küçük yaralı bedenlerin hikayesi… Ghobadi yoksulluğun, savaşın ortasında direnişçi olarak yine onları görüyor ve belki de bu yüzden filmini faşist ve diktatörlerin politikalarına kurban ettikleri tüm masum dünya çocuklarına ithaf ediyor.

Kaplumbağalar da Uçar, Türkiye-İran sınırına kurulu, farklı bölgelerden mültecilerin, özellikle çocukların oluşturduğu çadır kampların da olduğu, Amerikan müdahalesini bekleyen bir köyde yaşananları anlatıyor. Mayınlarla döşenmiş sınıra yakın bu topraklarda yaşayan halk elektrik, su ve okuldan mahrumdur. Dünya, gündemini belirleyen Irak’tan haberleri takip ederken onlar sıkışıp kaldıkları bu bölgede, 13 yaşındaki Soran(Satellite lakaplı) adlı bir çocuğun yardımına (anten takmasına ve televizyondaki haberleri çevirmesine) muhtaç, neler olup bittiğini anlamaya çalışmaktadırlar. Bir yandan köylünün merakına tanık olurken bir yandan da şehrin etkisi altındaki halkın televizyona ve haberlere haram olgusuyla yaklaşmaktan kendilerini alamadıklarını görürüz. Köydeki tek teknoloji Satellite’ın bisikleti, uydu antenleri ve bir tane televizyondur. Uydu antenlerinden ve İngilizce’den anlayan Satellite, bir yandan köyün her türlü teknik ihtiyacını karşılarken bir yandan da çocukların geçimini sağladığı mayın toplama işini organize eder. Ailesini savaşta kaybetmiş olan Satellite, ona hayran etrafındaki çocuklarla kendisine kurduğu “küçük ama önemli krallık”, küçük de olsa bir iktidara sahip Satellite’ın köye yeni gelen Halepçeli kız Agrin’e duyduğu aşk ve kızın trajik öyküsü ise filmin ana başlıklarını oluşturmaktadır. Filmde trajik hikayelerin yanı sıra Amerikan saldırısı ve onun her an yağdırabileceği bombaların etkisinin insan üzerine yansımaları üzerinde durulur.

14 yaşındaki Agrin, kollarını mayında kaybetmiş ağabeyi ve seyircinin de başlangıçta kardeşi sandığı Riga, Halepçe’den sonra geldikleri bu çadır kampta yaşarlar. Diğer çocuklar gibi topladıkları mayınları satarak geçinen bu çocuklar köydeki diğer çocuklardan ayrı dururlar. Başlangıçta Agrin’in Riga’ya olan acımasız tavırlarına anlam veremezken Agrin’in maruz kaldığı tecavüz ve Halepçe Katliamı görüntülerinin birleşmesi bizi tekrar diktatör politikalarının yol açtığı acımasız yaşam koşullarıyla karşı karşıya getirir. Ve tabi bu acımasız koşulların ürettiği, sadece bedenleri değil ruhları da hasara uğratmış çocuk portresiyle… filmde bunların sorumlusu olarak hep Saddam karşımıza çıkar. Yönetmenin bu bilinçli tercihi Batı basınının Amerika karşısında mazlumlaştırdığı Saddam’ın gerçek yüzünü gösterme amaçlıdır. Ona göre, savaş karşıtlığı Saddam taraftarlığı olarak algılanmamalıdır. Çünkü 20 sene içinde 183 bin Kürdü öldüren, Halepçe’de ise 2 saat içinde 6000 kişiyi kimyasal silah ve bombalarla yok eden odur. Diğer yandan Amerikan uçaklarından atılan “Dünyadaki en iyi biziz, tüm adaletsizlikler, kazalar, yoksulluklar sona erecek, sizin en iyi dostunuz biziz, burayı cennete çevireceğiz” yazılı bildirilere rağmen filme ustalıkla serpiştirilmiş semboller (Agrin’in ağabeyi Hegrov’un rüyaları ve kehanetleri gibi) Irak’ın geleceğinin daha parlak olmayacağı mesajını iletir. Film Amerikan müdahalesi ile sona erer. Filmin sonunda Kürdistan’ın simgesine dönüşen Agrin intihar eder. Aslında filmin Agrin'le bir uçurumun kıyısından başlayan sahnesi de bir sonun başlangıcına gidildiğine işaret etmiştir çoktan. Aynı Amerikan askerlerinin köye girmesinin Hegrov’un kehanetlerinde olduğu gibi o bölgede 275 gün boyunca olacak şeylerin habercisi olması, yani ıstırabın bitmesi yerine yeni acıların başlayacak olması gibi…

Agrin’in kurtulmaya çalıştığı gölde Riga da boğularak ölür. Satellite’ın Agrin’i mutlu etmek için dibine dalıp kırmızı balık çıkarmaya çalıştığı göl Riga’yla beraber Satellite’ın da ümitlerinin boğulduğu bir simge haline gelir. Tabi kırmızı balık da… Saddam’ın devrilmesiyle kurulan pazarda Amerikan askerlerinin çok değerli demesi üzerine Saddam’ın sol kolunu satın alıp Satellite’a getiren küçük çocuk yanında bir de kırmızı balık getirmiştir. Balığın poşetini sallayan Satellite kırmızıya boyandıklarını anlar. Amerikalıların mutluluk vaatleri gibi kırmızı balıkları da sahtedir ve kan rengindedir. Yönetmen filmlerinde kullandığı simgesellik burada yine yetkin ve etkili bir anlatıma kavuşmuştur. Amerika balığı boyadığı gibi Irak’ın geleceğini de kırmızıya boyayacaktır.

Amerikan hayranlığını cümlelerinin arasına serpiştirdiği İngilizce kelimelerden ve sözlerinden anladığımı Satellite ise Riga’yı kurtarmak için girdiği mayın tarlasında Amerikan mayınlarından birine basarak ayağından sakatlanmıştır. Amerikan askerleri köye girdiğinde, koltuk değnekleriyle, o çok beklediği, hayran olduğu Amerika’ya sırtını döner. Mayınlarıyla, ağır silahlarıyla ve kimyasal bombalarıyla ve en önemlisi yüreklerde açtığı onarılmaz yarayla Amerika bu ülkeyi nasıl cennete çevirebilir? Bu gerçek, O, daha bu topraklara ayak basmadan anlaşılmıştır.

Kendi sinema dilini bulmaya çalıştığını söyleyen yönetmen, ilk iki filmi Sarhoş Atlar Zamanı (Zamani Baraye Masti Asbha,2000) ve Anavatandan Şarkılar (Gomgash Tei Dar Aragh,2002)’da dayine Kürtleri ve yaşamlarını belirleyen bir olgu olarak sınırları ve sınırların böldüğü hayatları anlatır. Sarhoş Atlar Zamanı’nda bneye yakın Kürt köyünde beş çocuklu bir ailenin çocukların peşine takılarak, doğal ışığı kullanarak, doğayı ve çetrefil geçen bir yaşamı anlatır, Irak sınırına yakın Sardab köyünde yaşayan peşlerine takıldığı bu çocuklar, sınırın ötesindeki Pazar yerinde cam bardak, sabun gibi satılan kimi eşyaları paketleyerek ya da hamallık yaparak para kazanmaya çalışırlar. Görüldüğü gibi burada da kahramanlar yine çocuktur ve acımasız hayat koşullarında yaşamaya, hayatta kalmaya çalışmaktadırlar. Babaları öldükten sonra evin erkek çocuğu Eyüp de kaçakçılık yapmaya başlar. Para sadece geçinmek için değil abisi Medi’nin ameliyatı ve kız kardeşi Emine’nin okul defteri için de gereklidir. İran filmlerinde çocuklar kahraman olunca okulun kendisi ve okul ihtiyaçları da doğal olarak hikayenin ayrılmaz parçaları oluveriyorlar. Örnekler çoğaltılabilir ancak Sarhoş Atlar Zamanı’nda, film boyunca hep ihtiyaç duyulan defterin ya da okulun sadece çocuk yaşamında ne denli belirleyici olduğu anlatılmaz; toplumsal ilişkileri de yansıtan bir anlatım aracı haline gelir. (Tıpkı Macid Macidi’nin filmi Gökyüzünün Çocukları’nda okulda tek ayakkabıyla idare etmeye çalışan Ali ve Zehra’nın öyküsünde olduğu gibi). Sınırdan geçerken çocukların üzerinde yakalanan kaçak defterler, Eyüp’ün çalışmak zorunda olduğu için okulu bırakması, Emine’nin yeni defter istemesi, Irak sınırındaki kahvede, kaçak malı satın alanlardan parasını alamadığı için Eyüp’ün kardeşinin istediği defterin parasını ödeyememesi (İran-Irak sınırında yapılan kaçakçılıkta taşıyıcıların alacakları para da pek tabi canları da garanti altında değildir), bunun üzerine Iraklı çocuğun defteri karşılıksız vermesi ( çocuklar arasındaki ilişkinin, örnek insan ilişkilerini temsiliyetine Sarhoş Atlar Zamanı’nda da rastlarız)…” Elif Genco

Yönetmenin çocukların samimi ve insancıl çocuk ilişkilerine olan vurgusuna Kaplumbağalar da Uçar filminde de tanık oluruz. Satellite’ın Riga’yı mayın tarlasından çıkarmak için tarlaya girmesi ve çocukların arkasından gitmesi için bağırdıkları hatta bir tanesinin ağladığı sahneyle, Satellite ayağından yaralandığında yine aynı çocuğun ona kendince hediyeler alıp getirmesi ve onu mutlu etme çabası bu kirletilmiş yörede temiz kalabilen tek şeyin çocukların yürekleri olduğunu gösteriyor bize…

Ayrıca yönetmenin filmlerinde ağırlıkla çocuk kahramanlara yer vermesinin, sinemada çocuk gözünün gerçekliği yansıtmada en etkili, sade ve samimi araç olmasının yanı sıra bir nedeni daha var. O da İslam devrimini izleyen yıllar boyunca star sisteminin, ünlü aktörlerin olmamasının da etkisiyle, sınırlandırılmış konular, erkek ve kadın arasındaki duygusal ilişkilerin anlatılamaması, şarkı söylenememesi gibi nedenlerin ana karakterler olarak yetişkinlerin yerini çocuklara bırakmasına sebep olmasıdır. Ama çocuklar ve çocukların dünyası, Abbas Kiarostami’yle birlikte İran sinemasının gözde temalarından biri olur. İranlı sinemacılar, aktarmak istediklerini çocukların gözünden dile getirirler. Çocuklar Sarhoş Atlar Zamanı’nın Eyüp ve Emine’si ve Kaplumbağalar da Uçar Hengov ve Agrin’i gibi abi-kardeş rolleriyle yer alırlar bu filmlerde ve yine örnek insan ilişkilerini temsil ederler.


* Empire Dergisi geçtiğimiz ay, nisan sayısında, 25o. sayısına özel olarak Back To The Future serisinin de 25. yılını kutlaması münasebetiyle yukarıda gördüğünüz kapakla çıktı. Daha önceki kapaklara erişmek isteyen arşivciler buradan buyursun.

*63. Uluslararası Cannes Film Festivali düzenlenen ödül töreniyle sona erdi. Altın Palmiye Taylandlı yönetmen Apichatpong Weerasethakul'un Loong Boonmee raleuk chat (Uncle Boonmee Who Can Recall His Past Lives) adlı filmine verildi.

* Quentin Tarantino bu yıl 1-11 Eylül tarihleri arasında gerçekleşecek Venedik Film Festivali'nde jüri başkanlığı yapacak. Ve festivalde Sofia Coppola (Somewhere), François Ozon (Potiche), Monte Hellman (Road to Nowhere), Julian Schnabel (Miral) gibi isimler yarışacak.

*Pedro Almodovar ve Antonio Banderas 20 yıl sonra yeniden bir arada. Filmin adı: La piel que habito. 2011'de vizyona girecek film, Thierry Jonquet'in 1995 tarihli romanı Mygale'den uyarlanma.

* Mision: Impossible serisinin 4. halkasının gösterim tarihi Aralık 2011'e ertelendi. Filmin yönetmenlik koltuğunda ise Brad Bird oturuyor.



*Christopher Nolan'ın Inception'u yeni fragmanı ile karşınızda.

* Rise of the Apes 2011 yazında seyirciyle buluşacak.

* Uygar Asan’ın yazıp yönettiği Düğüm adlı uzun dijital çalışma, Sirbistan’ın Novi Sad şehrinde her yıl 05 - 12 Haziran tarihleri arasında gerçekleştirilen Cinema City Film ve Medya Festivali’nde.


* Güzel insan Sofia Vergara'nın da kadrosunda olduğu The Smurfs (Şirinler) projesinden bir adet Hank Azaria'lı Gargamel fotoğrafı.

* Oscar Ödülleri, 2011 yılında, Şubat ayında verilecek.

* 'Jurassic Park', 'Mumya', 'Shrek', 'Sapık', 'Terminatör'... ABD'de Universal Stüdyoları, gerçek hayattan uzaklaşıp film dünyasının içine dalmak ve ünlü filmlerin çekim mekanları görmek isteyenlere, hayal dünyasının kapılarını aralıyor. Detay için buradan buyrun.

* Megan Fox hayranlarına (kendim de dahil tabii) kötü haber: Transformers 3'te Megan Fox yer almayacak.

kaynak: Imdb.com, sinemaestro.com, sinema.com, beyazperde.mynet.com, ntvmsnbc.com


1 Mayıs 2010 ile 11 Mayıs 2010 tarihleri arasında gerçekleştirilen Eskişehir Film Festivali bu sene de pek çok izleyiciye keyif dolu anlar yaşattı. Sinema Anadolu, Cinebonus Espark Salon 2 ve Salon 3’de gösterimleri gerçekleşen filmler 12.00, 15.00, 18.00 ve 21.00 seanslarında izlendi. Arada kaçak olarak korku filmleri 24.00 (aslında 00.00)’de yayınlandı. Bir diğer kaçak, kısa filmler her gün 10.00 seansında Sinema Anadolu’da gösterildi.

Bu sene genel olarak olumlu ve olumsuz yönleri sıralamak istiyorum. Önce kötülerden başlayalım. Her sene olduğu gibi bu sene de festival vize haftasında gerçekleştirildiği için özellikle gündüz seanslarına katılımda sorunlar yaşandı. Tam olarak kimin sorumluluğunda olduğunu bilmediğim bu durum neticesinde seyircinin izlemek istediği pek çok filmi kaçırdığı ve izlenme oranının düştüğü aşikar. Elbette bunu söylerken izlenme oranıyla vurgulamak istediğim satış rakamları değil, ama zaten yılda bir defa izleyebileceğin bu tarz filmleri saçma bir sınav sebebiyle izleyememek insanın içine oturuyor. Madem bir hizmet sunuluyor, ulaşım tam sağlanmalı diye düşünüyorum. Bir diğer olumsuz yönü, Türk filmlerindeki profilin değişmeye başlaması. Yine bağımsız filmler de geliyor elbette ama birkaç sene öncesine kadar gişelere oynayan bir filmi bu organizasyonda telaffuz etmezdik. Şimdi ise dizi oyuncularının gişe filmlerine rastlamaya başladık. Her ne kadar bu durum genel olarak festivalin havasını değiştirmiyorsa da benim gibileri korkutmuyor da değil. Festivalin üçüncü ve sinir bozucu olumsuzluğu söyleşiye geleceği belirtilen yönetmen, oyuncu vb. konukların gelmemesi ve bunun duyurumunun yapılmaması. Bin bir güçlükle öğle seansına söyleşi var diye bütün işleri erteleyip ve çeşitli tehlikeler atlatıp filme bilet alıyorsunuz, keyifle izliyorsunuz ve bittiğinde birisi kapının yanından “yönetmen gelemedi” diye anons yapıp kaçıyor. Bu durumda söyleşiyi izleyemediğinize mi yanarsınız işinizi gücünüzü buna göre ayarladığınıza mı? Bu festivalde geleceğini belirtip gelmeyen çok olduğu için belki de daha çok göze battı ve rahatsızlık verdi.

Neyse ki olumsuzluklar azdı ve tolere edilebilir konulardı. Ayrıca yılda bir düzenlenen ve kolay kolay ulaşılamayacak filmleri bize getirdiği için biraz da “bu kadar kusur kadı kızında da olur” tavrına büründüğümüz için keyfimiz kolay kolay bozulmuyor. Dahası olumlu yönleri tartıyı hep daha aşağılara çekerek içimizi rahatlatıyor.

Gelelim iyi yanlarına. Öncelikle biletler sadece 4 liraydı. Sıkıntılı bütçeler için sinemaya gitmek bir sorun olduğu için bu durum çoğu kişinin içine su serpti. Öğrenci şehri Eskişehir’e yakışır bir tavır (Gerçi geçen sene 3 liraydı). Kısa filmlerin ücretsiz olması ayrı bir güzellikti. Festivalin bir diğer iyi yanı, 11 gün boyunca bir filmin en fazla iki defa oynaması (1-2 istisna hariç) film sayısının yüksek tutulmasını sağlamıştı. Gidemeyip aklınızda kalan filmler oluyor elbette, onları da bir kenara not alıyorsunuz, en azından haberdar olmuş oluyorsunuz ve sonra kendi gayretlerinizle ediniyorsunuz. Özellikle sinemayla yakından ilgili (okuyanı, çalışanı gibi) kişilere 3 Gün 3 Senaryo, 3 Yönetmen konulu özel bir atölye yapıldı. Pelin Esmer, Sırrı Süreyya Önder ve Cemal Şan’la atölyelere katılma fırsatı ve “Bana Eskişehir’i Anlat” konulu senaryo yarışması büyük bir fırsattı.

Her sene sıkıntısını çektiğimiz bir diğer konu listenin ve kitapçığın geç çıkması oluyordu. Bu sene nihayet bu olumsuzluk da kırılmıştı. Festival programı ve kitapçığı başlamadan elimize geçti ve böylece program yapmamız çok daha rahat oldu. Özellikle ilk iki günün cumartesi-pazar olduğu düşünülürse en boş günlerinizde hangi salonda hangi filmin döndüğünü bilmemek önemli bir kaçırım yaratıyordu. Takip edebildiğim kadarıyla geleceği duyurulan ama gelmeyen bir film de olmadı. Velhasıl, daha çok organizasyonla ilişkili konularda festival iyi çalışmış ve güzel bir izlence sunmuş oldu bizlere.

Ve filmler; Dünya sinemasından genç yıldızlar kuşağının pek çoğu görülmeye değer yapımlardı. Kamen Kalev’in Şark Oyunları, Samuel Maoz’un Lübnan, Florin Şerban’ın Islık Çalmak İstersem Çalarım, Urszula Antoniak’ın Özel Hayatlar, Alvaro Brechner’in Balığa Çıkmak İçin Kötü Bir Gün, Scott Cooper’ın Çılgın Kalp ve Shirin Neshat’ın Erkeksiz Kadınlar adlı filmleri dikkat çekti. Sinema tarihinin unutulmazları bölümünde bu sene tek tek yönetmenler yerine klasikleşmiş yapımlara yer verildi. Kurosawa’dan Ikuru, Ozu’dan Yaz Sonu, Wilder’dan Sunset Bulvarı, Carne’den Cennetin Çocukları ve Newmeyer-Taylor’dan Safety Last filmleri gösterildi. Özel gösterim olarak ise canlı orkestra eşiliğinde Buster Keaton’un 1924 yapımı Sherlock Jr adlı filmi yayınlandı. Uzakdoğu’dan Apart Together (Quan’an)konusu itibariyle dikkatimi çeken fakat talihsizce izleyemediğim filmlerdendi. Geçen sene de konuk olan Ozon bu sene ayakları yere basan Yuva adlı filmiyle festivale katıldı. Loach’ın Hayata Çalım At, Popogrebsky’nin Yaz Nasıl Bitti ve Warmerdam’ın Emma Blank’in Son Günleri adlı filmler, zaman sıkıntısıyla izleyemediğim fakat büyük övgülerle bahsedildiğini duyduğum filmlerdi. Costa Gavras’ın Cennet Batıda filmi, film tanıtımındaki ciddiyetine rağmen eğlenceli işlenmiş bir kaçış öyküsüydü.

Bu sene vizyondaki Türk filmlerinin sayısının artmasıyla festivalde de doğru orantılı bir artış gördük. Talebin fazla olacağı düşünülmüş olacak ki 17 film gösterimi gerçekleşti (Kıskanmak, Orada, 11’e 10 Kala, Kosmos, Acı Aşk, Nefes: Vatan Sağolsun, Babam Büfe, Hayatın Tuzu, Vavien, Beş Şehir, Acı, Köprüdekiler, Bal, Pus, 40, Ses ve Kara Köpekler Havlarken); gerçekten de salonlarda yer bulmakta zorlandık. Popüler filmlere hevesim olmaması sebebiyle doluluklarını takip etmedim ama örneğin Bal’a yer olmadığı için gidememem aslında hoşuma da gitmedi değil. Kosmos bütün gösterimlerinde (3 gösterimdi yanlış anımsamıyorsam) doluydu ama daha az bilinen yönetmenler bu kadar rağbet görmedi elbette.

Neticede, sabırsızlıkla beklediğimiz ve katılabildiğimiz bölümlerinde keyiflendiğimiz bir festivali daha devirdik. İçimizde kalanlar, izleyip beğenmediklerimiz, ‘ben bu filmi daha önce nasıl duymamışım’ dediklerimiz, hepsi, hepsi ağzımızda farklı birer tat bıraktı. Emeği geçenlere bir yandan teşekkür, bir yandan da zamanlama konusunda serzenişlerimi iletmek isterim. Sonunun kaybolan diğer etkinlikler gibi olmaması dileğiyle.

Ebru
http://sadecee.blogspot.com/

Bugün Zonguldak'ta amatörlüğümüzün kanıtı olacak biçimde her sene devam eden, ısrarla olan bir grizu patlaması yaşandı. Ölenler var. Ölenler var be! Ötesi mi var. Ölen birisi. Onun yakınları, eşi, dostu, çocukları...

Türkiye Cumhuriyeti'nin en eski partisinin başkanının yalanlamadığı ve siyasetinde kullanmak için bir basamak olarak kullanırken hiç yüzünün kızarmadığı kaset olayının siyasi arenalarda kestirilemeyenleri olarak bilinen gerçek yansımalarından birisi vuku buldu. Kemal Kılıçdaroğlu Baykal'a rağmen olduğunu düşündüğüm biçimde aday oldu. Kılıçdaroğlu CHP başına geçebilir mi? Impossible is nothing!

Anayasa görüşmeleri devam ediyor. Alayına isyancı olmayıp, Adalet ve Kalkınma Partisinin de düzgün bir şeyler yapabilme ihtimalini sevenleri koruma ve yaşatma derneği olarak, sigara yasağı, OECD'de büyüme kaydeden tek ülke olmak, son sekiz yılın en iyi ekonomik yönetimini sağlayan kuruluş olmanın yanısıra, tam bir darbe anayasası olan ve toplumun branşlaşmış kesimlerinin birçoğunda "gilse de kurtulsak" denilen eski anayasanın değiştirilmesi konusunda, kusursuz bir şey arayan şeysiz kalır kuralı gözönünde bulundurularak, yaptığı çalışmalardan dolayı gelecekten umutluyum.

Bugün bir kişiye daha gazete okumanın usülünü bildiğim üzere anlattım. Hiçbir gazete yalnız başına bir haber vermiyor dostlar. Radikal ve Taraf, Milliyet ve Türkiye gazetelerinin dördünü de alıp masaya koyuyorsunuz, sağlam bir kompozisyon gücü ve ortalama üstü bir IQ seviyesi ile ülkede neler oluyor kestirebiliyorsunuz. Yeni Şafak ve Cumhuriyet binicinin fazla ucunda olduğu için tavsiye etmiyorum yeni başlayanlara.

Fenerbahçe stadında bir skandal yaşandı. Hani insandık? Empati diye bir kelime vardı hani? Ya sizin takımınızın başına gelseydi aynı olay, napardınız a dostlar? Dram yüklü, kabul ediyorum trajikomik kelimesi daha iyi karşılıyor, bir geceydi. Bursaspor'u bu vesileyle tebrik ediyorum. Bu şampiyonluk hikayesinin filmi çekilebilir. Çok da güzel olur tamam mı!

Selvi Boylum Al Yazmalım'a gitmek üzere, ortaokulda aşık olduğum kıza elimde iki bilet ve bolca Frigo sinema dondurması vaadiyle merhaba deme fikrini geliştirdim.

Bugün yine, Amelie Poulain'in hastalık hastası kadın ile birazcık az tahtalı, kayıt makinalı adamı birleştirme taktiğinin yandan yemişini uygulamamın 4. günüydü.

Açlık grevi yaptım tüm öğleden sonra. Gece saat 23.00 sularında bir arkadaş ve 5-6 otlakçıya çektiğim tonbalıklı lazanya ziyafetine kadar aç karna bu kadar düşünebiliyorsam iyi dedim birkaç kez. Kendi götümü kaldırdım indirdim.

Ezel adlı dizinin 20. bölümünden sonrasını izleyip final bölümüne yetişmem gerekiyordu. Üşendim ona, insanlarla konuştum netten. Henüz sakinleşmemiş olma ihtimaline karşı Fenerbahçelilerle pek konuşmuyorum. Lost dizisinin finaline yaklaşırken iyi ki böyle santim santim takip edenlerden olmamışım lan diyorum. Normal izleseniz ya la dizileri. Durdurup durdurup öküz altında kara duman görmek biraz manyakça.

Dün gece Leman Sam konserindeydim. Kadın sosyal sorumluluk projesi kapsamında gelmişti zaten. Kendisi sosyal sorumluluk projesi çıktı kadının. Kızının "komandante çe gavera" şarkısını yorumlaması esnasında bizim çe gaveramızın şarkısını hayal ettim. Süper olacak lan.

İstanbul'da olmak çok güzel.


Bazı filmleri gördüğünüz anda izlemek istersiniz.Aksiyon filmlerini çok seven bir izleyiciyseniz , şu kadroyu gördükten ve yönetmenin Antoine Fuqua (Training Day) olduğunu bildikten sonra bu filmi izlememeniz için hiç bir nede yoktur sanırım.

Filmden bahsetmek istersen bizlere 3 tane farklı polisin, şuç merkezi Brooklyn deki maceralarını anlatıyor.Bizde yazımıza buradan başlayabiliriz.Şöyle teker teker karakterleri inceledikten sonra film hakkında biraz genel birşeylerden bahsedip yazıyı bitirmek istiyorum.Filmi elbette izlemek isteyen yoğun bir topluluk olacaktır ve bu zevki kaçırsınlar istemem.

Richard Gere artık mesleğinde 22 seneyi doldurmuş ve 7 gün sonra emekli olmayı seçen bir karakter.Elbette emekli olacağı günler geldikçe elini, eteğini işten iyice çekerek bir an önce emekli olmalı bekliyor.Emekliliğin son günlerinde yanına çaylak bir polis memuru veriliyor ve önce onunla birlikte yaşadığı macerayı görüyorsunuz.

Söylenmesi gerekenlerden bahsedelim biraz.Gere'in bir mutsuzluğu var ama siz bunu film boyunca anlayamıyorsunuz.Diğer polislerinde elbette bazı sorunları war, bunlara değinilmiş ama Gere tam olarak ortada kalmış.Diğer 2 polisin hayatı bir o kadar heycanlı geçerken, bizim Gere'in hayatı bir o kadar durgun geçiyor.Bir tek filmin sonlarında yaptığı biraz atraksiyon yaratıyor.Mutsuzluğun nedenini anlayamadığımızdan dolayı filmde havada kalan bir karakter gibi olmuş.Birşeyler yapmak istiyor ama eli gitmiyor.Olaylara bulaşmak istiyor ama bulaşamıyor, sanki birşeyler onu engelliyor gibi...

Ethan Hawke; polis memurumuz kirli polis.Zamanında yapılan bir uyuşturucu operasyonundan sora ortada bir miktar paralar dönüyor ve bunları cebe indirmeye başlıyor ve dahasınıda istiyor.Tabi ki burada bir takım arkada kalan nedenlerden bahsedebiliriz.Bir sürü çocuğu var ve 2 tane daha geliyor.Para gerekiyor.Karısı ikizlere hamileyken astım hastalığına yakalanıyor ve bir an önce para bulup oradan taşınması gerekiyor.Zaten bir sürü pisliğe bulaşmış durumda kendisi ve ailesinin başına gelen herşeyden kendisini sorumlu tutan bir karakter.

Son olarak D.Cheadle; gizli ajan.Şebekeye bir şekilde bulaşmış mesleğinde hızla yükselen bir gizli polis filmde. Girdiği şebekenin içinden bir an önce kurtulmak istiyor ama daha sonralarında 8 yıldır görmediği eski arkadaşının da dahil olduğu bir işi açığa çıkarmasını istemeleri ile ortalık iyice karışıyor.Hemen burada belirtmek isterim ki; BMW'ya bayıldım...

Bildiğimiz klasik hırsız kaç-polis tut, yada kirli polisi bulana benden hediye tarzı filmlerden olmaması filmi beğenmeniz için en büyük neden.Ama tabiki ortada konusulması gereken birkaç nokta var ve ben bunlara dokunmaden geçemiycem;

Gere'in son sahnelerde birşeyler yaptığı adam ( spoiler ) nasıl oluyorda 100 kaplan gücünde ortaya çıkıveriyor.Ya gerçekten güzel bir film denemesi yapmışsınız ve farklı olmuş ama neden bu tür sahnelere gerek duyuyorsunuz?

Ölen polis memurunun ailesine 100k verildiğini film içinde gayet net bir şekilde söylüyorlar.Peki Hawke görev başında değilken öldürüldü.Bunun açıklaması nasıl olacaktır?

Evet gerçekten çok çok iyi bir kadro var filmde.Hepsinden teker teker sözetmek imkansız ama Hawke ve Gere'in oynadığı karakterler filmde biraz öne çıkmış.Hawke kısmında biraz problemler başgösteriyor.Belirli tutarsızlıklar var gerçi ama artık herşeyi incelemeye kalkarsak, iş içinde çıkılmaz bir duruma gireceğinden bundan bahsetmiyorum.Yukarıda da aynı şekilde söylemiştim 3 tane farklı polisin birbiriyle birleşmeyen hayatlarını anlatıyor.film içinde sahnelerde hepsi birbiriyle denk geliyor ama bu sadece bir denk gelmekten ibaret.Birbirlerinin hikayelerinde bir rol sahibi değiller.Gerçekten bir aksiyon filmi olduğunu tartışırım ama sürükleyici bir film olduğu kesin.2 saat 12 dakika boyunca acaba neler olcak diye bekliyorsunuz.Sürükleyici bir film dedim, ama ilk 50 dakikayı hesaba koymadan söylüyorum.Eğer ilk başları izlemeden sadece son yarım saati izleseniz filmi az çok çözebilirsiniz.

Sonuç olarak bence başarılı bir deneme olmuş.Çok büyük mantık hataları yada çok fazla tartışılacak şey yok.Evet, var ama bunlarıda artık görmezden gelmek gerekiyor.İzlemenizi tavsiye ediyorum.Türkiyede sinealara geldi mi, gelecek mi hiç bir bilgim yok bu konuda ama en azınan DVD yada HD olarak indirilip izlenmeyi hak eden bir film.Notum 10/7.5

UnjustLucifer
dvdmovieworld.blogspot.com

"Başlangıçta Tanrı'nın hiçbir şeyi yoktu.O da birşeyler yapmaya başladı. Toprağı,havayı,suyu,suda yüzen şeyleri yaptı,sürüngenleri,bacakları olanları yaptı.Kısacası Tanrı kendisini büyüttü.Sonra bir iki gün içinde yada birkaç milyon yıl içinde insana nefes verdi.Ve o günden beri hayatı bizden emip alıyor."

Tanrıyı bulmanın daha kolay olduğu bir hapishanede geçen Oz dizisinin esas karakterlerinden Augustus Hill 'in Tanrı ile ilgili görüşlerinden biri.



"Bazen dünyanın bir kasa olduğunu düşünüyorum.Tanrı'nın parasını sakladığı bir kasa.Para biriminin insan olduğu bir evrendeki küçük bir kasa.Tanrı'nın paraya ihtiyacı olduğu zaman büyük savaşlar,felaketler,ölümler oluyor.Ölenler harcanıyor.Kalanlarsa faiz yaratmak için ürüyor."

Hakan Günday'ın piçler üzerinden hiçliği anlattığı Piç romanında Barbaros karakterinin düşünceleri.


Lizbon’a saatleri sayılı miktarda alıcı gözüyle bakabilmiş olsam da, gözlemlerim beni hep bir sonuca götürdü: Avrupa’nın öteki ucunda, âşık olduğum şehrin ufak bir kardeşi var!

İtalya ve Fransa’da dünyanın en süper milleti olduklarına emin insanlarla muhatap olduktan sonra İspanyollar daha az İngilizce ve daha çok ilgi ile gurbet gönüllerimize bir sıcaklık vermişlerdi. Asıl sıcaklığı arkalara sakladıklarını Atlas Okyanusu’na değdiğimizde anladım.


Portekizliler Türkiye’nin ufak bir kentinde İngilizce bilen bir insana rastlama ihtimaliniz kadar aynı ihtimali sunuyorlardı bize. Yürüyerek geçirdiğimiz saatler sonunda acıkıp bir kafeye kendimizi attığımızda diğer müşterileri resmen boşverip bizim derdimizi anlayabilmek için kendini paralayan teyze ise” İngilizce öğrenilir, insanlık daha önemli” dersini almamı sağladı. Sosisli olanı yemediğim hariç dört çeşit de güzel çörek servis etti, seksen yıl hatırı olacak kadar kahveyi espresso tarzında pişirip yanında sunarak.

Portekiz’de Boğaz Köprüsü var. Neredeyse aynısı. Fotoğraflarına bakıp bakıp şaşırıyorum. Sanki Plaça de Mercado değil de Üsküdar Meydan’dan bakıyorum Marmara adlı denizimizin yerine koydukları Atlas Okyanusu’nun Haliç gibi kıvrıldığı yere. İkinci köprü de var, hoş, üçüncüyü nereye yapalım tartışması da.

Hayatımda ilk kez evimin olduğu yerden iki saat geriden takip ediyorum güneşi ve son üç gündür bir yatakta yatmışlığım yok, yine de özlediğim İstanbul’a en benzer yerdeyim gittiğim yerler arasında. Şu soldaki Pantheoa değil de Ayasofya, tüm turistlerin akın ettiği ise Rumelihisarı olmalı. Arnavut kaldırımları da aynı Eminönü’nün arka sokakları, Balat’tan aşağı akan yollar ve hatta Güngören gibi. Yokuşları aynı biz, yokuşlarda ellerini arkaya bağlamış, vakur vaziyette tırmanan bizim dedelerimiz. Bir kabartma resim, alacalı etekli bir kadın, başında bir bez, o beze hasretler sevgiler işlenmiş, belli, halı yıkıyor. Bu da mı tanıdık değil, o zaman sarısı onlarda daha makbul olan, kırmızısı da olan, Taksim tramvaycıkları sokak aralarında cirit atıyor, benzer zilleriyle ve arkasına takılmış insanlarıyla.

Evler o kadar değişken ki, renkler öyle geçişken ki, şehrin ruhu öylesine sarıyor ki vücudu, resmen yapışkan. Çarpık yapıların arasında öyle bir ev celbediyor ki dikkatinizi, rengine mi hayran olsanız, kapısındaki çiçeğe mi, yoksa pencereden bakan, eski kıyafetli sabiye mi, bilemiyorsunuz. Nutku tutulur ya bazen insanın, öyle oluyor, deklanşöre bile basamıyorsunuz.


Gülüyor insanlar tüm fakirliklerine rağmen. Yardım ediyorlar onların daha çok işi olmasına rağmen. Bir adres sormayagörün, etrafa tellal çıkartacaklar resmen İngilizce bilen varsa Allah’ını seviyorsa gelsin diye. Bize tebessümleri eşliğinde teşekkür etmenin kendi dillerindeki karşılığını öğretiyorlar, biz eziklikle, sanki farklı diller konuşuyor olmamız bir suçmuş da, faili de onlarmış gibi.

Portekiz; Avrupa’da tanımadığımız insanlardan oluşan Türkiye kopyası. “Obrigaldo” Portekizliler. Yalnız ve güzel ülkenize hayran oldum.

Çarşamba günü Kard Thanx God postunu girdiğinde eminim pek çoğunuz Kaka'nın gol sevincini neden paylaştığına anlam verememişsinizdir.Sonuçta pek alakasız gibi dursada iddialı girdiğimiz blog ödülleri yarışmasında oylamalar sonucu ilk 5e kalmamızla ilgili bir fotoğraftı.Bildiğiniz gibi blog ödülleri çok tartışılan bir yarışma.Oy verme mevzusunun suistmal edilebilme ihtimalinin yüksek olması,çevresi geniş insanların veyahut topluluk bloglarının daha fazla oy toplayabilmesi ve böylelikle haksız rekabetin ortaya çıkardığı sonuçlar genel olarak kullanıcıların esas şikayetleri arasındaydı.Bunu bile bile yarışmaya katılıyorsanız ve ilk 5 blog arasına giremiyorsanız eleştirmenin manası yok çünkü eleştirenlerin çoğunun oy verme mevzusunu suistimal ettiğini düşünüyorum.Bu nedenle bu sene uygulamaya konulan jüri oylamasının bu noktada iyi bir çıkar yol olduğunu düşünüyorum.Jürinin işlevselliği tartışılabilir ama zamanla daha çok gelişicek bir sistem oluşacaktır.Sonuçta iyi bir blogunuz varsa ve sadık bir izleyici kitlesine sahipseniz ilk 5 blog arasına girmek çok zor olmasa gerek.Bu yıl yarışmanın 3.sü düzenleniyordu ve geçen senelere göre gelişmekte olduğunu inkar edemeyiz.'-Bunlar kim oluyorda bizi oyluyor?,-yarışmayı suistimal eden çok kişi var,-ben seçilemedim şu blog nasıl seçilir?' demenin bu yüzden pek bir mantığı yok.Destek verilmeli ve gelecek yıllarda daha kaliteli,güvenilirliği sağlam yarışmalar ortaya çıkmalı.


İlk 5e kalmamızın ardından jüri oylamasıyla ilk 3e seçildik ve bundan sonrası bizim için pek önemli değildi zira esas amacımız dereceye girebilmekti.Burada 700ü aşkın izleyici kitlesine sahip olsakta amacımız daha çok kişiye ulaşabilmek ve yazılarımızı okutabilmek.Dereceye girmenin bu nedenle önemli olduğunu düşünüyorum.8 Mayıs Cumartesi günü de sıralamayı öğrenmek ve buna bağlı olarak hediyelerimizi almak için etkinliğin yapıldığı Faruk Ilgaz tesislerine gittim.Güzel bir etkinlik oldu.Özellikle paneller gayet keyifliydi.Sadece yarışma sonuçları biraz aceleye gelmiş gibi oldu.20 dakika içinde tüm kategorilerde sıralamalar açıklandı ve plaketler takdim edildi.Kategori 1.lerine en azından bir söz hakkı verilmeliydi.

Yarışmanın bizi ilgilendiren Kültür-Sanat kategorisinde ise;

3.lüğü Avaz Avaz Dergisi
2.liği Sigara Yanıkları
1.liği ise Hazal Yılmaz.com/anlamarama blogu kazandı.

(hacito o nasıl bir el kavramadır?)

Tasarım olarak bizimkinden üstün bloglara karşı yarıştık.Buna karşın içerik olarak daha doyurucu olduğumuzu düşünüyorum.Gerçi Kültür-Sanat kategorisi altında toplanmış olsakta apayrı konuları işleyen bloglara sahibiz.Kültür-Sanat kategorisi gelecek yıllarda farklı dallara ayrılmalı.En geniş kapsamlı kategori olması yüzünden elma ve armut kadar zıt bloglar birbirleriyle yarışır hale geliyor.Zira jürinin en fazla yanlış yapabiliceği konulardan biri budur.Şahsi fikrimi söyleyecek olursam 1.liği kazanan blogun kültür-sanat'tan ziyade kişisel bir blog olduğunu düşünüyorum.Bunu yarışmayı ikinci bitirmiş birinin çemkirmesi olarak görmeyin ben sonuçtan gayet memnunum ama özel hayattan fazlasıyla kesitler sunan bir blog kişisel bir blogtur.Jürinin gelecek senelerde bu karışıklığı ortadan kaldıracak düzenlemeler yapması gerekir.Bizim açımızdan keyifli,heyecanlı bir yarışma oldu.Bu vesileyle oylama süresince üşenmeyip blogumuza oy veren herkese teşekkürlerimi sunuyorum.