Sıcakların adam erittiği bir zamanda memleketimde, Ordu'daydım. Bilgisayarıma ilk tatilde izlenmek üzere atmış olduğum Star Wars serisinin HD versiyonları ile her gün kendime 2 film ziyafet verdim buz gibi ve ekşi manda ayranı eşliğinde.

Star Wars, yahut Türkçe seslendirmeyi açarsak Yıldız Savaşları, sinema tarihinin en büyük yapımlarından biri. Sadece harcanan para, verilen emek, orijinallik, Oscar performansı gibi girdilerden bakmıyorum olaya, filmin takım tutar gibi aşığı olmuş fanları var. Çok az filme nasip olmuş bir hayata nüfuz etmişliği var. Şimdi bir klavyeyle koskoca bir evreni fethetmeye çıkmış bir Jedi gibi oldum, farkındayım. Yine de Star Wars fanatikleri kızmasınlar, ilk defa izleyen bir başlangıç seviyesi fanatiğin gözünden baktıklarını farzetsinler olaya.

İlk izlediğim filmde, yani dördüncü bölümde bir kenarından ısırdığım gofretin ne kadar büyük olduğunu anladım. Mark Hamill ve benim asıl oğlan zannettiğim Harrison Ford efsanevi oyunculuklarıyla beni filme tutundurdu. Birçok filmde yaşanan direnç noktasına ulaşana kadar filmden sıkılma durumu bu fantezi şaheserinde yoktu. Yine de Mark Hamill yerine eli yüzü düzgün, şöyle çıktığında "Vay arkadaş, karizmaya bak" dedirtecek birini bulsalar daha iyiydi. Benim bile ondan daha çok giderim var Jedi sövalyesi olacak kudret asil kanımda mevcut olsa. Bir umut aşıladı içime film. Belliydi güzel şeylerin olacağı. Kocaman gezegenimsi şeyi hayta bir oğlanın patlatması iş var dedirtti bu oğlanda. "Force is strong with him"


Kim Jedi şövalyesi olmak istemez ki! İkinci izlediğim olan beşinci bölüm bu konuda ışın kılıcıyla ortalıkta garip hareketler yapan adamlara biraz da olsa empati yapmama kolaylık sağladı. Darth Vader karizması ile ilk o zamanlarda yüzleştim. Ulan iyilere neden rebellion diyolar falan diye kendi kendime sorular sorarken senaristlerin rating tuzağına zevkle düştüğümün farkındaydım. C3po ve R2D2 ile bir çocuk sever gibi kurduğum ikili köprüler de mirgün cabası.

Herkesin birbirini tanıması ve daha önceden dönmüş bazı diyalogların devamı niteliğinde duran konuşmalar ve hatta Chewbacca'nın beni uyuz eden çığırışları beni dolandırıldığını hisseden bir adam gibi işkillendirdi. Biraz daha yavaş izledim 6. bölümü. Türk filmi gibi mutlu sonla da bitse çirkin Yoda'nın ölümüne ve Darth Vader'ın sonuna üzüldüm. Ben biliyordum ulan o adamın iyilere özgü karizmatik bir nefes taşıdığını!

Phantom Menace biraz sıktı beni fanatiklerinden özür mözür dilemeyerek. Natalie Portman ile seviyeli seviyesiz ilişkiler geçirmiş, her gördüğüm yerde heyecanlanır olan birisi olmama rağmen bu bölüm sanki golden önceki sıkıcı paslaşmalarmış gibi geldi bana. Star Wars eleştirilerinde sıklıkla kullanılan "safi gürültü", "boş beleş bir beyin fırtınası" öbeklerinin bu filmden başlayarak izleyenler arasından çıkmış olabileceğini düşündüm. Baştaki üç filmin karizmasına gölge düşürdü gözümde. Yine de en karizmatik Jedi olan Liam Neeson şu sözüyle günü kurtarmış boşa 2 saat harcamamış olduğumu düşündürtmüştür: "Your focus will determine your reailty... Meditade on this." Erkenden gidişin yüzünde Kenobi çok yüklendi be oğlana "güc"ün en karizmatik hali!


Dördüncü bölümde Anakin'in bebe versiyonunu gördükten sonra insan sonrasında neyle karşılaşacağını aşağı yukarı tahmin ediyor zaten. Kendinden onca yaş büyük kadına aşık olan "Ani" akla geldiğinde Kenobi dururken neden buna baktı diyor insan. Ama Yoda inanılmaz haklı bağlanmanın bir zayıflık olduğu noktasında. Padmé bir bela açacak başa ama hadi hayırlısı dedim, Yoda'nın dövüştüğü gibi harika düşündüğü varsayımı ile. Jar Jar'ı ilk filmde de beğenmemiştim, ikinci filmde de gördüğümde o ciddiyeti aldı filmden. Salak türleri istemiyoruz galaksimizde. Artık ikibinli yıllara gelinmiş olmanın yaratmış olması gereken teknolojik farklılıkların bunun ilk filmden iki önceki film olması gerektiği durumu ile nötrlenmesi sonucu beğenilmiş bir senaryonun devamını izlemekten başka zevk alamadım açıkçası. Geçen her saniye Anakin'e daha fazla uyuz olmaya başladım üstelik. Léon'da başlayan aşkıma bir çentik atıp evlendi bir de bu ergen tripleri atan oğlancık. Yemin ederim döner ışınlarıyla dalasım geldi o an. Anasını bulmaya giderken kırdığı cevizlerin bir çuval olmasından da anladım ki bu çocuk bir arıza çıkartacak. Nitekim Count Dooku, elleri dert görmesin, verdi bir ufak ders.

Son filmde kötü bir şey olmadan önce babannelerin bacaklarına vurarak "onu yapma kızım" demeleri edasıyla gördük bir sürü şeyi. Demek neymiş, Yoda'ya güvenecekmişsin. Koskoca Jedi şövalyeleri nasıl harcandı bir bir, üzüntüyle şahit olduk. Şimdi zikretmek istemediğim kadar gram için herkesi satarsan keser de hesap da döner sana girermiş. Yine de ışık hızında giden Falconların olduğu bir devirde sezeryanle doğum yaptırılmayan Padmé filmdeki mantık hatasıdır. İlk defa izleyecekler yanlarına bol miktarda ipek mendil alsınlar zira gözünüze bir şeyler kaçabilir. Sen mahallenin adam olacak çocuğuydun be Anakin. Sen ustana nasıl yapabildin oğlum bunu. Siktir git siyah tabutlarda yaşa. Palpatine adlı şerefisizi de rol yaptığını bile bile öldürülmek istenen sinema karakterlerine ekliyorum.

Bir de geniş bakarsak müzikleri harika olan bir başyapıt serisiydi. Filmi izlerken ve izlemekten zevk alırken müziğin çok iyi olduğunu farkedebilmek ona bir ayrı parantez açmayı gerektirdi. Bir çağdır Star Wars. Sinema tarihinde böylesine büyük çığırlar açmış çok fazla film yok. Anlatılan hikaye bambaşka bir galakside bambaşka bir gezegende bambaşka bir hayatın olma ihtimaline götürüyor sizi. İyilerle kötülerin ying yangı ortaya koyarak döne döne savaştıkları dünyada buluyorsunuz kendinizi. Etrafınızdaki insanların manyak mıdır nedir diye bağıran bakışlarına aldırmadan ışın kılıcınızı sallamayı mantıklı gösteriyor size. İki güneşe bakarak ne düşündüğü belli olmayan insanların değişik bölümlerdeki halleri bize kendi dünyamızla ilgili zaman boyutundan da bakabilecek bir erdem aşılıyor. Son raddede teşekkürler George Lucas. Hayatımıza büyük renk kattın.



Sigaranın kimlik olması...


I'm looking for the owner of that horse. He's tall, blonde, he smokes a cigar, and he's a pig! *



*şu atın sahibini arıyorum. Uzun, sarışın, durmadan sigara içen ve domuz biri.

Yazının öncesi : Kıskanmak ve Filmin Atmosferi - 1


Kara Bir Madenden Çıkanlara Dair...


Kıskanmak filmindeki sahneler ve filmin atmosferini değerlendirmeye devam ederken göçük altında kalan işçilerin ölüm haberleri düştü haber sitelerine. Her ölüm erkendir ama bu kadar ucuz değildir herhalde bizim ülkemizdeki kadar. Uzun yıllardır ülkenin can damarı sektörlerinden biri olan maden sektöründe bu kadar aymazca ve halının altına süpürülen sorunlarla devam ettirilen bir işgücü sonunda duvara tosladı. Gerçi birçok defalar böyle büyük grizu patlamaları yaşanmıştı ama teknolojinin ilerlemediği ve günümüz şartları ile bu işin ancak bu kadar olacağı söylenerek iş kapatılmıştı.


Zonguldak belki de bu acıların ve hayal kırıklıklarının başkenti. Uzun Mehmet’in askerden dönüp bulduğu kömür madeni ülkenin santrallerini, sanayisini ve ekonomisini sırtlayıp götürürken bembeyaz umutlu bir suratla ocağa inen işçi akşama simsiyah bezgin bir ifadeyle çıkarak evinin yolunu tutuyor. Bu mutsuz bir yaşam tüm kent insanını çepeçevre kuşatıyor. Sonra böyle zamanlarda artarda gelen ölüm haberleri yasın kenti haline getiriyor Zonguldak’ı.


Kıskanmak’ta böyle bir Zonguldak fotoğrafı ile açılmıyor esasında. Bir cumhuriyet balosunda kentin ‘beyaz’larının toplandığı bir ortam vardır. Herkes birbirini ağırlar. Varsa yoksa daha gösterişli ve güçlü görünme arzusu devam eder gider. Özellikle kadınlar bürokratik elitle kent burjuvasının kendilerini gösterebildiği bu arenada bütün hünerlerini gösterirler. Erkekler ise onların bu zaaflarından çok güzel bir şekilde faydalanırlar.


Burada filmdeki görüntüler ve diyaloglardan anladığımı anlatıyorum. Yoksa roman daha farklı yaklaşıyor bu ilişkilere. Demirkubuz, filminde daha bir erkek yanlısı yol izler. Filmlerinde kadına negatif yaklaştığı yönünde düşünenler var ama ben bu konuda kararsızım. Çünkü sonuçta onun filmlerindeki temel mesele kader karşısında elleri kolları bağlanmış insanlardır. Ne yaparlarsa yapsınlar razı olmaktan başka yapacak bir şeyleri yoktur.


Tekrar Kıskanmak’a dönecek olursak; Halit görünürde iş bağımlısı bir adam portresi çizse de amacı tutunup daha rahat bir işe geçmenin yollarına ulaşmaktır. Filmin benim en sevdiğim sahnelerinden biri maden tünelinin ağzında sıkıntılı bir yüz haliyle bekleyen Halit portresidir. Piposunun içerisindeki tütünü kayalara çarparak yere döker. Yeni tütün koyar ve piposunu yakar. Yağmur yağmaktadır. Tünelin içinden daha yeni çıkış olan Halit’in umutsuzluğu yağmurla yakınır mı bilinmez. O sırada yeni işçiler madenin altına inmek için katarlara binerek ilerlerler. Hava kurşuni bulutlarla sarılmıştır. Kapkara suratlar, kapkara ruhlar yeryüzünün üzerindeki insanları arındırmak için aşağıya inerler.


Yönetmen daha sonra vizörü evin kadınlarına çevirir. Biri kız kardeşi diğeri ise genç karısıdır bu kadınlar. Onlar da loş bir evin içerisinde sessizliği kırmanın yollarını aramaktadırlar. Mükerrem, daha genç olduğu için bu kentin şartlarına uyum sağlayamamıştır. Uyumsuzluk çitleri kesip karşıya geçmenin anahtarıdır. Bu bazen doğru olmayan yollara da sürükler onu. Halit gece mesailerine kaldığında yahut iş gezilerine gittiğinde Mükerrem kendini genç ve heyecanlı kollara bırakır.

Seniha bilip te söylemeyenlerdendir. Belki de fırsatını iyi değerlendirmek ister…

Halit ise patlayıp kendini yakacağı daha zor günlere pipo içerek hazırlanır…


Bu kara kentte yağmur hiç durmadan yağar. Ölümlerde 3o’lu yıllarda nasılsa aynen devam eder. Çözüm bulunmaz ve gelişigüzel hamaset söylemleriyle kentin bir çok evine kor ateş ve eyvah düşer…


Moroccom

Nesnelerin çekiciliği, bize dokunmadıkları ölçüdedir. Hayat hiçbir zaman güzel değildir; güzel olan, hayat üzerine yapılmış betimlemelerdir sadece.

Aşkın Metafiziği / Schopenhauer'in Felsefesi

David Gale:Fanteziler gerçekdışı olmak zorundalar.Çünkü istediğiniz şeyi elde ettiğiniz anda artık onu istememeye başlarsınız.isteğin devam edebilmesi için objesinin sürekli olarak eksik olması gerekir.istediğiniz o şey değildir.Onun fantezisidir.İstek çılgınca fantezileri destekler."Sadece gelecekteki mutluluğumuzun hayalini kurarken gerçekten mutlu oluruz."derken Pascal'ın anlatmak istediği de buydu."Ne dilediğine dikkat et." Ona sahip olacağın için değil, Çünkü ona sahip olduğun zaman artık onu istemeyeceğin için.

The Life of David Gale



* Pirates of the Caribbean serisinin dördüncüsüne (Pirates of the Caribbean: On Stranger Tides) ait resimler hızla nete düşmeye başladı. Bu projede Penelope Cruz, Kaptan Jack Sparrow'un eski aşklarından biri olarak karşımıza çıkacak.

* The Avengers'in beyaz perde macerasını yönetecek isim belli oldu: Joss Whedon. Filmin kadrosunda, sözleşmeleri gereği yer alacakları zaten bilinen Robert Downey Jr , Chris Hemsworth, Chris Evans, Scarlett Johansson ve Samuel L. Jackson dışında yeni isimler olarak Jeremy Renner ve Mark Ruffalo göze çarpıyor. The Avengers 4 Mayıs 2012'de gösterime girecek.

* The Hangover 2, Tayland'da çekilecek.

* X-Men: First Class filmini Matthew Vaughn'un yönetecek. Kevin Bacon'un oynayacağı düşmanın kimliği henüz açıklanmadı. Dedikodulara göre ise "Mr. Sinister" olacak. Bu filmin gösterim tarihiyse 3 Haziran 2011.

* Rise of the Apes kadrosuna James Franco ve Freida Pinto'dan sonra John Lithgow da katıldı.


* Nick Cave, The Crow yeniden çevriminin senaryosunu tekrar kaleme alacak.

* Christopher Nolan, "Inception" filminde Bond serisinden etkilendiğini ve bir Bond filmi çekmeyi seve seve kabul edeceğini açıkladı.

* 3 Eylül’de Türkiye’de vizyona girecek olan Universal Pictures filmi "Despicable Me", ilgi çekici bir filme benzemekte. Takipte olalım.

* 'Kurtlar Vadisi Filistin'in çekimleri, Tarsus’ta başladı. Filmin 5 Kasım 2010'da vizyona gireceği duyuruldu.

* Boğuştuğu finansal krizden çıkma yollarını arayan MGM, 60'ların siyah-beyaz kült bilimkurgu dizisi 'The Outer Limits'i beyazperdeye taşımaya hazırlanıyor.

* 'Sherlock Holmes 2'yi yönetecek olan yönetmen Guy Ritchie'nin Profesör Moriarty rolünde görmek istediği oyuncunun, iki Oscarlı ünlü aktör Daniel Day-Lewis olduğuna dair söylentiler var. Daha önce bu rol için gündeme gelen isim Brad Pitt olmuştu.


kaynak: imdb.com, sinemaestro.com, artperest.com, beyazperde.com

12. Dakikalık ekstra bir video. İzlememiş olanlar için, buyrun. Cevabını bulduğunuz soru olursa da bi serzenin.


by nessima.


(beğen, beğen ki arkadaşın da izlesin)

Sigara içmeden yaşayabiliyorsanız, hiç başlamayın.

2010 Emmy Ödülleri bu ayın sonunda dağıtılacak. Liste düzenlenmiştir, uyaran arkadaşlara teşekkür ederim. Uyanmayanlardan da özür dilerim :)



En İyi Drama Dizisi

Breaking Bad
Dexter
The Good Wife
Lost
Mad Men
True Blood



Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Kyle Chandler (Friday Night Lights)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Matthew Fox (Lost)
Michael C.Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House)



Drama Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Connie Britton (Friday Night Lights)
Glenn Close (Damages
Mariska Hargitay (Law & Order: Special Victims Unit)
January Jones (Mad Men)
Julianna Marguiles (The Good Wife)
Kyra Sedgwick (The Closer)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Andre Braugher (Men of a Certain Age)
Michael Emerson (Lost)
Terry O'Quinn (Lost)
Aaron Paul (Breaking Bad)
Martin Short (Damages)
John Slattery (Mad Men)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Christine Baranski (The Good Wife)
Rose Byrne (Damages)
Sharon Gless (Burn Notice)
Christina Hendricks (Mad Men)
Elisabeth Moss (Mad Men)
Archie Punjabi (The Good Wife)



En İyi Komedi Dizisi

30 Rock
Curb Your Enthusiasm
Glee
Modern Family
Nurse Jackie
The Office



Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Alec Baldwin (Jack Donaghy) 30 Rock
Steve Carell (Michael Scott) The Office
Larry David (Larry David) Curb Your Enthusiasm
Matthew Morrison (Will Scheuster) Glee
Jim Parson (Yhe Big Bang Theory)
Tony Shalhoub (Det. Adrian Monk) Monk



Komedi Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Toni Collette (United States of Tara
Tina Fey (Liz Lemon) 30 Rock

Edie Falco (Jackie Peyton) Nurse Jackie
Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell) The New Adventures of Old Christine
Lea Michele (Rachel Berry) Glee
Amy Poehler (Leslie Knope) Parks and Recreation

İlkinin zor olduğunu düşündüğümüzden bu sefer fazla zorlamayalım istedik. Haklı olarak "çok kolay bunlar" diyenler de oldu. Onlara cevabım da ilk soruda neredeydiniz olacak.

Kolay olsa da katılımı görmek istedik. 26 yorumun 22 si doğru cevaplanmış. 1 kişi de yanlış anlamış olacak ki film isimlerini değil de karedeki karakterlerin adını yazmış. Cevabı birçoğunuz bilse de teyit etmet için ben yine de yazayım.


Ödüllü Soru # 2 nin cevapları:

1- Fight Club / Dövüş Kulübü
2- Scarface / Yaralı Yüz
3- There Will Be Blood


AFM sinemalarından bileti kazanan 7 sırt numaralı NLHN oldu. Umarım ona da ulaşım sorunu yaşamayız.


Katılan herkese çokça teşekkürler.
Haftaya yine görüşmek üzere :)

Herkese merhaba! Kültür Başkenti oluşumuzun nimetlerinin hepsini birden yakalamanın imkanı yok. Ama kaçırılmaması gerekenleri canlı canlı izlemek/görmek ve şans eseri yakalamanın değeri pek az şeyle kıyaslanabilir. Bense daha çok yakalamak için kurnazca bir yol seçtim ve konser organizasyonları yapan bi ajansta çalışmaya başladım. Neredeyse güzel olan bütün konserleri bu yolla kaçırmıyor ve değerlerini daha da arttırıyorum.



Çalışıp dinleme fırsatı bulduğum son konser Natalie Cole konseriydi. Bir Cumartesi akşamı Natalie Cole ün o muhteşem sesiyle softluk kazandı. İlk yarıda tüm haftanın yorgunluğunu, ikinci yarıda ise bütün stresini attıratak, kalabalık sayılmayacak izleyici kitlesine kesinlikle hatıralarda yer alacak bi gece yaşattı. 


Sesinin tam olarak  babasının sesiyle aynı ölçüde sakinlik taşıması ve aynı muhteşemlikte olması gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey.Bu benzerliği bi klasik olan "Unforgetable" şarkısında yaptıkları düetle hatırlayabiliriz. Jest yapıp seyircilere türkçe teşekkür etmesi, Frank Sinatra dan "uncle Frank" olarak bahsetmesi, giriş parçasını  Fever olarak belirleyip neredeyse enstrümansız  söylemesi, ve konserden çıkarken herkesin dans ediyor olması kesinlikle güzel şeylerden bi kaçıydı.  




Bu bi konser sonrası postu olsa da gidilesi bi konserden de bahsetmek istersem; bu hafta sonu Su Ada da vereceği konserle Buika yı kaçırmayın derim. Buika için biraz bilgi ve bi kaç parça için  tık tık



 Ve son olarak kendi blogumwww.specialnness.blogspot.com

Herkese iyi haftalar!

Dünya Gençlik Kongresi, 1997 yılında hükümetlerin ve organizasyonların orjinal Rio Dünya Zirvesi’nden bu yana kaydedilen aşamayı tartışmak üzere katıldığı Rio +5 toplantısında yaşanan hayal kırıklığından sonra doğdu. Devamlı gelişim konseptini kamunun gözünde nasıl koruyabiliriz? Öncelikle Genç İnsanların Dünya Zirvesi şeklinde başlayan organizasyon, yeni millenyumun önceliklerini tanımlama aşamasına dönüştü. Ekim 1999’da Hawaii’de gerçekleşen 1. kongre: Genç İnsanların Millenyum Kongresi olarak adlandırıldı. Yeni millenyum için 10 ana öncelik belirlenmişti – bunlardan 8 tanesi daha sonra BM Millenyum Kalkınma Hedefleri’ne yansıtıldı ve 1 yıl sonra BM Millenyum Zirvesinde kabul edildi. İlk kongrenin anahtar mesajı: “Genç insanlar, sadece başkaları tarafından getirilmiş kalkınma yardımından yararlananlar değil, kalkınmada aktif rol almak istiyor.” Ve böylece Gençlerin yürüttüğü kakınma konsepti ve bütün Dünya Gençlik Kongresi’nin amacı olan Gençlerin liderliğindeki değişimin kendisi ol programına dönüştü.



Yukarıdaki paragraf Dünya Gençlik Kongresi ile ilgili www.turkiye2010.org adlı sitede yazılanlardan sadece bir kısmı.Devamında sürekli hale getirilen bu kongrenin evshibiliğine yapan şehirlerde alınan kararlar ve sonuçlar var.En son 2008 yılında Kanada'nın Quebec şehrinde gerçekleştirilen kongrenin 5.si bu sene 31 Temmuz-13 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştiriliyor.Kongre sürecinin sıklıkla sekteye uğraması ve basında kongre ile ilgili fazla yer bulunmaması nedeniyle birçok kişinin nu kongreden haberdar olmadığını biliyorum.Kendi açımdan kongreye delege başvurularının olduğunu öğrenmem başvuruların son gününe tekabül eder.



Başvuru süreci,davet edilme ve son hazırlıkların yapılması...ve en nihayetinde 150 ülkeden 1400 delegenin eşlik ettiği kongre resmi olarak başlamış bulunuyor.Genç gazeteci olarak yer aldığım bu kongrede gözlemlediklerimi,workshop etkinliklerini,tartışmaları ve eğitici programlardan çıkan yapıcı işleri fırsat buldukça buradan sizlere aktarmak istiyorum.Benim aktarıcaklarım dışında kongre ile ilgili bilgi edinmek,canlı yayınarı izlemek ve diğer gazetecilerin yazılarını okumak için http://www.virtualwyc.net/ adresinden bilgi alabilirsiniz.


Evin bu alt kattan bile şehre hâkim bir nezareti vardı. Dün hele akşama doğru âdeta düzelmiş olan hava yine berbatlaşmıştı. Yağmur yağıyor, kumsala biteviye dalgalar gelip yayılıyor ve bütün limanda, ufuklara kadar tekmil Karadeniz’de yine hiç bir vapur, hiç bir gemi görülmüyordu. Sicim gibi yağan yağmurdan, karşı sırtta Soğuksu mahallesi uzak ve müphem kalmış, tepenin tam üzerindeki şehir hastanesinin büyük beyaz yapısı sis ve dumana bürünüp tamamen gizlenmişti.

Kıskanmak romanından bir alıntı var yukarıda. Nahid Sırrı Örik, romanda İstanbul’dan gelmiş iki kadının Zonguldak gibi ekonomisi yerin altına bağlanmış ve yapacak hiçbir şeyin olmadığı bir kentte nasıl sıkıldıklarını yukarıdaki satırların arasına gizler. Seniha’yı bir kenara bırakacak olursak Mükerrem için bu sıkıcı kentte yapılacak tek şey, küçük kent burjuvaları ile toplanılan yemekli toplantılardır. Bunun dışında milli bayramlarda düzenlenen balolarda neşeli bir havada geçmektedir.

Zeki Demirkubuz, filmin ilk sahnesini böyle bir Cumhuriyet balosu ile açar. Gerek, tek parti dönemine yöneltilen ‘soft’ eleştirel bakış ve bu dönemde ortaya çıkmış kent burjuvasının hali pür melali seyirciye gösteriliyor. Mükerrem, kendini bu kadınlara ispat çabasındayken, Seniha içine gizlenmiş sığıntı parçası olduğunun bilinciyle uzaktan uzağa baloyu seyreder. İleride ağabeyinin başına gelecek olanları bir şekilde burada sezmiştir.

Seniha’nın olayların en yakıcı anlarında dahi uysallığını muhafaza etmesi küçüklüğünden beri bu kıskançlık duygusunun fıtratını ele geçirmiş olmasındandır. Daha küçüklüğünden itibaren haset ateşiyle çepeçevre kuşatılmış bu çirkin kadın, uzaktan uzağa ağabeyini her seyrettiğinde kor alevlerin üzerini kapatır ve bir gün uyanmak üzere o kıvılcımları kalbinde saklar. İşte o baloda ateşin üzeri artık açılacaktır.

Mükerrem’in ağabeyinden göremediği tutkuyu, uçarı ve şımarık gençte bulduğu an bir dansla başlar. Bu kız çocuğuna benzer genç erkek, belirli zamanlarda geldiği bu küçük kentte tüm kadınların gözbebeği olmayı başarmış ve küstahlaştıkça üzerindeki tutkulu bakışlar daha da artmıştır.

Seniha, bu tarz ilişkilerden hep sıkıldığı gibi burjuva kadınlar da onun bir sığıntı olduğunu hissetmişler ve o fasit dairelerine sokmamaya gayret göstermişlerdir. İlk ateş, önce Mükerrem’in bağrından tutkuyla karışık yükselmiş sonrasında da Seniha’nın içinde biriktirdiği lavın ilk kıvılcımları balo salonunun hararetini yükseltmiştir.


Devam edecek…

Moroccom

Christopher Nolan' ın gelmeden adından çokca konuşulan filmi inception, dünya gösteriminden geç de Türkiye'de gösterime girdi.

Sıcak havada pek çekilmese de sinemaya gideceklere önerilir.

Bu arada film için kullanılan posterlerden birinin Batman: The Dark Knight filmininkilerden birine benzer olması da ilginç.


Filmden;

Ariadne
: How could I aquire enough details to make them think that it is reality?
Cobb: See dreams, they feel real while we're in them right? Its only when we wake up then we realize that something was actually strange!

Devamını düşündüğümüz ve ilkini gerçekleştirdiğimiz ödüllü soru yarışmasının ilki sonuçlandı.


Doğru Cevaplar:

1-Gomorrah / Gomorra

2-Europa / Zentropa / Avrupa

3-Adams æbler / Adam's Apples / Adem'in Elmaları




Doğru cevabı veren 6 kişi arasından yaptığımız çekilişi canoğlan kazandı.

(çekilişimizi noter huzurunda yaptığımızı falan düşünmeyin. İskambil kağıdına kodladık kazananları, arasından çektik. bu yani)

İlk sorumuz hakkındaki yorumlarınızı ve daha iyi olması açısından önerilerinizi, alternatif soru şekillerini bu postun altına yorumlarsanız sizinle çok çok iyi geçiniriz.



(canoğlan, bize iletişim adresimizden 1 gün içinde ulaşırsan seviniriz. aksi takdirde bilet hakkı başkasına kayar, bu hafta gösterime girecek olan inception filminden de mahrum kalırsın, demedi deme)

AFM sinemalarından bilet ödüllü soru yarışmamızın ilk sorusu geliyor.

Yarışma kuralları:
-
Ödüle hak kazanmak için sorulan 3 sorunun da doğru bilinmesi gerekmektedir.
- 3 soruyu da bilen olmazsa ödül hakkı 2 soruyu bilenlere verilecektir.
- 2 bilen de çıkmazsa, 1 soru bilenler sevinmesin boşuna, bilet
bir sonraki haftaya devreder.
- Ödül; soruyu ilk bilen kişiye değil, hak kazanan
lar arasında yapılacak çekilişte çıkan kişiye verilecektir.
- Sonuçlar açıklanana kadar yorumların gösterimi kapalı olup süre bittiği zaman
yayınlanacaktır. O andan itibaren gelen cevaplar geçersizdir.
- Süre 2 gündür. Perşembe akşamına kadar.


Soru; bu kareler hangi filmlere ait?

1- ?


2-?


3-?


*size ufak bir de tüyo; bahsi geçen filmlerin adları blogta daha önceden geçmişti.




(bence bu "beğen" linkine tıklayıp bunu facebookta arkadaşlarınla paylaşmalısın)

Hüsnü:Nasılda sevmiştim yıllarca ben seni
her akşam bekledim yollarını

elbet bir gün biz yuva kurarız derken

duydum evlenmişsin sen zengin bir gençle
zengin olsaydım sensiz kalmazdım
her an düşünüp seni hiç ağlamazdım

param olsaydı aşkım kalırdın
seve seve yanımda benimle yaşardın

Sadri Alışık/Ah Müjgan Ah


"... insan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta... belki de, yalnızca bu noktanın ele geçirilemeyişi yüzünden, birçok terk ediliş anında gerekli gereksiz bir yığın şey konuşuyor insanlar; içlerindeki o noktayı örtebilmek için gülünç tartışmaların tozuna dumanına boğuluyorlar, geçmişe ve geleceğe acımasızca saldırıp kendi yarattıkları harabelerin ortasında yuvarlanıyorlar. o nokta yüzünden hüngür hüngür ağlayanlar da var belki, köpek gibi yalvaranlar, kendilerini içkiye, kumara vuranlar, dövüşenler, sızanlar, yaralananlar, hatta kendilerini kendilerine vuranlar da var."

Hasan Ali Toptaş/ Sonsuzluğa Nokta

Sözün özü "yaşamak Müjgan gibi bir şeydir,ölmek Müjgan yok demektir."

Ricochet ; Çağrı Küçükay, Onur Güven, James Hakan Dedeoğlu, Erol Arman ve Taylan Turan'dan oluşan bir topluluk, ve adı RİKOŞE diye okunuyor. "The Burning On"e adlı albümleri Peyote Müzik altında Mayıs ayında yayınlandı. Albümün kayıt ve miksi Replikas'tan tanıdığımız Barkın Engin'e ait. Grup elemanları 'The Burning One'ın öncesinde epeyce bir süre boyunca solo projeler üzerinden gitmiş ve 2009'da Ricochet adı altında tekrar bir araya gelerek müziklerine devam etme kararı almışlar.


Albümden bahsetmek gerekirse... Gerçekten çok taze ve heyecan verici bir albüm. Birbirinden farklı 10 güzel şarkıdan oluşuyor, ve albümü 2. kez dinlememe rağmen hala fon müziği değil, kendini dinleten şarkılardan oluşan bir albüm bu. Öyle ki, bir kitapçıda arkadaşımla buluşmadan önce zaman öldürürken kulağıma takıldı, ve hemen almama sebep oldu. Albümün tatlı vokalleri, bazı şarkılarda The Notwist'i, bazı şarkılarda ise Piano Magic'i hatırlatıyor ancak güçlü davullar ve gitarlar bu etkiyi kırarak albümü bambaşka, eşsiz bir atmosfere bürüyor.

Uzun lafın kısası Ricochet, 30 Temmuz'da Peyote sahnesinde olacak. Terli ve sıkıcı bir Ağustos öncesi İstanbul'un başına gelebilecek en güzel şeylerden biri olarak bu geceyi kaçırmayın derim.

Merih Akman,
http://vogonjeltz.tumblr.com

Yakın zamanda başlayacak olan uygulamamızla soracağımız sorulara verilen cevaplar karşılığından AFM sinemalarından hediye bilet kazanma şansınız olacak. Şimdiden film arşivinize yeniden göz atmanız önemle rica olunur.


Ödüllü Soru#1 -

Tüm salonda yankılanan bir kibrit sesi ve ardından yanan tütünlerin çıtırtısı.

O yaktıkça yakası geliyor insanın.

The Man Who Wasn't There

.
Yazmak için bu kadar beklemiş olmamın sebebi nazlanmam değil, 'ne yazacağım ben?' diye düşünmüş olmamdır. Bugüne kadar yazdığım şeyleri bir daha gözden geçirip sonra bu siteyi tekrar okuduğumda gözüm korkmadı değil. 'Of sanat filan hep uzun uzun nası yazacağım?' dedim.

Sadede gelelim; konumuz film. Filmimiz Reprise (hayır hiç de oturup film övmüşlüğüm yok elim ayağıma dolaştı).
Konusunu tam olarak kestirmek zor bu filmin. İki arkadaşın arasındaki bağ ile başlıyor, duygusal ilişkilere giriyor, rekabetten çıkıyor. Hayır, kız uğruna küsen dostlardan bahsetmiyorum, gerçekten güzel ve saygı uyandıran bir rekabet bu karakterlerin arasındaki. Birbiriyle bağlantısı olmayan pek çok olay izlediğim bu filmde bir kere bile 'ne alaka şimdi!?' demedim. Çünkü herşey kitaplarla birbirine bağlanmış. Allahım neler yazıyorum ben of bu ne cümle şimdi?!
Özüme dönmek istiyorum izninizle.
Film şahane, tabii ben ön yargılı bir insan olduğum için ilk başta 'aman şimdi norveç yapımı filan bunlar otuzüç saat süt kutusunu çeker arada netliği değiştirirler öf' demiştim, filmin ortalarını geçtim daha ilk sahnelerinde laflarımı bir bir yedim. Daha filmin açılışında gerçekten saracak bir yapım (yapım?! yapım dedim!?) ile karşı karşıya kaldığımızı zaten anladık. Konu şu; bu insanlar yazar. Norveç'te yaşadıkları için de dertleri tasaları yok. Yazar olalım, kitap yazalım, hayatımız renklensin ünlü olalım diyorlar. Araya ilişkiler, istenmeyen (nezaketen kabul edilen de diyebiliriz) arkadaşlıklar, hırs giriyor ve gelecekleri için birlikte plan kuran iki arkadaşın yolları (yine arada kesişecek şekilde) ayrılmaya başlıyor.
Filmi izlerken belli yerlerde sıkıldığımız olmadı değil (arkadaşım bunu okuduğunda 'hayır ya ben sıkılmadım çok güzeldi o sanat filan' diyecek şimdi ama ben onun filmdeki Erik yüzünden sıkılmadığını gerçekten çok iyi biliyorum) fakat tam durma noktasına geldiğinde tekrar hareketlenmeye başlaması da film hakkında yorum yaparken 'sarıyo abi baya!!' dememizi sağlıyor. Öyle ki, nasıl bittiğini anlamadık filmin. Bir anda çat diye kesilen şarkılar gibi bitti. Birbirimizin yüzüne baktık.

Peki bu kadarla bitti mi? Hayır.
Kendimi bir e-bay gibi, amazon.co.uk gibi görüp şunu da öneriyorum.

Bunu seven bunu da sevdi!!
(sırf yazıyı uzatmaya çalıştığımdan değil hayır, samimiyetime inanın)

The Edukators (Orjinal Adıyla: Die Fetten Jahre Sind Vorbei) ama şimdi.. hayır yani sonra da neden Türkiye'de film adları 'çılgın tatil, kaçık biraderler' diye çevriliyor filan diyorsunuz. Difattenjajefh. yazamıyorum daha. kopi peyst bu.