12. Dakikalık ekstra bir video. İzlememiş olanlar için, buyrun. Cevabını bulduğunuz soru olursa da bi serzenin.


by nessima.


(beğen, beğen ki arkadaşın da izlesin)

Sigara içmeden yaşayabiliyorsanız, hiç başlamayın.

2010 Emmy Ödülleri bu ayın sonunda dağıtılacak. Liste düzenlenmiştir, uyaran arkadaşlara teşekkür ederim. Uyanmayanlardan da özür dilerim :)



En İyi Drama Dizisi

Breaking Bad
Dexter
The Good Wife
Lost
Mad Men
True Blood



Drama Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Kyle Chandler (Friday Night Lights)
Bryan Cranston (Breaking Bad)
Matthew Fox (Lost)
Michael C.Hall (Dexter)
Jon Hamm (Mad Men)
Hugh Laurie (House)



Drama Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Connie Britton (Friday Night Lights)
Glenn Close (Damages
Mariska Hargitay (Law & Order: Special Victims Unit)
January Jones (Mad Men)
Julianna Marguiles (The Good Wife)
Kyra Sedgwick (The Closer)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu

Andre Braugher (Men of a Certain Age)
Michael Emerson (Lost)
Terry O'Quinn (Lost)
Aaron Paul (Breaking Bad)
Martin Short (Damages)
John Slattery (Mad Men)



Drama Dizilerinde En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Christine Baranski (The Good Wife)
Rose Byrne (Damages)
Sharon Gless (Burn Notice)
Christina Hendricks (Mad Men)
Elisabeth Moss (Mad Men)
Archie Punjabi (The Good Wife)



En İyi Komedi Dizisi

30 Rock
Curb Your Enthusiasm
Glee
Modern Family
Nurse Jackie
The Office



Komedi Dizilerinde En İyi Erkek Oyuncu

Alec Baldwin (Jack Donaghy) 30 Rock
Steve Carell (Michael Scott) The Office
Larry David (Larry David) Curb Your Enthusiasm
Matthew Morrison (Will Scheuster) Glee
Jim Parson (Yhe Big Bang Theory)
Tony Shalhoub (Det. Adrian Monk) Monk



Komedi Dizilerinde En İyi Kadın Oyuncu

Toni Collette (United States of Tara
Tina Fey (Liz Lemon) 30 Rock

Edie Falco (Jackie Peyton) Nurse Jackie
Julia Louis-Dreyfus (Christine Campbell) The New Adventures of Old Christine
Lea Michele (Rachel Berry) Glee
Amy Poehler (Leslie Knope) Parks and Recreation

İlkinin zor olduğunu düşündüğümüzden bu sefer fazla zorlamayalım istedik. Haklı olarak "çok kolay bunlar" diyenler de oldu. Onlara cevabım da ilk soruda neredeydiniz olacak.

Kolay olsa da katılımı görmek istedik. 26 yorumun 22 si doğru cevaplanmış. 1 kişi de yanlış anlamış olacak ki film isimlerini değil de karedeki karakterlerin adını yazmış. Cevabı birçoğunuz bilse de teyit etmet için ben yine de yazayım.


Ödüllü Soru # 2 nin cevapları:

1- Fight Club / Dövüş Kulübü
2- Scarface / Yaralı Yüz
3- There Will Be Blood


AFM sinemalarından bileti kazanan 7 sırt numaralı NLHN oldu. Umarım ona da ulaşım sorunu yaşamayız.


Katılan herkese çokça teşekkürler.
Haftaya yine görüşmek üzere :)

Herkese merhaba! Kültür Başkenti oluşumuzun nimetlerinin hepsini birden yakalamanın imkanı yok. Ama kaçırılmaması gerekenleri canlı canlı izlemek/görmek ve şans eseri yakalamanın değeri pek az şeyle kıyaslanabilir. Bense daha çok yakalamak için kurnazca bir yol seçtim ve konser organizasyonları yapan bi ajansta çalışmaya başladım. Neredeyse güzel olan bütün konserleri bu yolla kaçırmıyor ve değerlerini daha da arttırıyorum.



Çalışıp dinleme fırsatı bulduğum son konser Natalie Cole konseriydi. Bir Cumartesi akşamı Natalie Cole ün o muhteşem sesiyle softluk kazandı. İlk yarıda tüm haftanın yorgunluğunu, ikinci yarıda ise bütün stresini attıratak, kalabalık sayılmayacak izleyici kitlesine kesinlikle hatıralarda yer alacak bi gece yaşattı. 


Sesinin tam olarak  babasının sesiyle aynı ölçüde sakinlik taşıması ve aynı muhteşemlikte olması gerçekten hayranlık uyandırıcı bir şey.Bu benzerliği bi klasik olan "Unforgetable" şarkısında yaptıkları düetle hatırlayabiliriz. Jest yapıp seyircilere türkçe teşekkür etmesi, Frank Sinatra dan "uncle Frank" olarak bahsetmesi, giriş parçasını  Fever olarak belirleyip neredeyse enstrümansız  söylemesi, ve konserden çıkarken herkesin dans ediyor olması kesinlikle güzel şeylerden bi kaçıydı.  




Bu bi konser sonrası postu olsa da gidilesi bi konserden de bahsetmek istersem; bu hafta sonu Su Ada da vereceği konserle Buika yı kaçırmayın derim. Buika için biraz bilgi ve bi kaç parça için  tık tık



 Ve son olarak kendi blogumwww.specialnness.blogspot.com

Herkese iyi haftalar!

Dünya Gençlik Kongresi, 1997 yılında hükümetlerin ve organizasyonların orjinal Rio Dünya Zirvesi’nden bu yana kaydedilen aşamayı tartışmak üzere katıldığı Rio +5 toplantısında yaşanan hayal kırıklığından sonra doğdu. Devamlı gelişim konseptini kamunun gözünde nasıl koruyabiliriz? Öncelikle Genç İnsanların Dünya Zirvesi şeklinde başlayan organizasyon, yeni millenyumun önceliklerini tanımlama aşamasına dönüştü. Ekim 1999’da Hawaii’de gerçekleşen 1. kongre: Genç İnsanların Millenyum Kongresi olarak adlandırıldı. Yeni millenyum için 10 ana öncelik belirlenmişti – bunlardan 8 tanesi daha sonra BM Millenyum Kalkınma Hedefleri’ne yansıtıldı ve 1 yıl sonra BM Millenyum Zirvesinde kabul edildi. İlk kongrenin anahtar mesajı: “Genç insanlar, sadece başkaları tarafından getirilmiş kalkınma yardımından yararlananlar değil, kalkınmada aktif rol almak istiyor.” Ve böylece Gençlerin yürüttüğü kakınma konsepti ve bütün Dünya Gençlik Kongresi’nin amacı olan Gençlerin liderliğindeki değişimin kendisi ol programına dönüştü.



Yukarıdaki paragraf Dünya Gençlik Kongresi ile ilgili www.turkiye2010.org adlı sitede yazılanlardan sadece bir kısmı.Devamında sürekli hale getirilen bu kongrenin evshibiliğine yapan şehirlerde alınan kararlar ve sonuçlar var.En son 2008 yılında Kanada'nın Quebec şehrinde gerçekleştirilen kongrenin 5.si bu sene 31 Temmuz-13 Ağustos tarihleri arasında İstanbul'da gerçekleştiriliyor.Kongre sürecinin sıklıkla sekteye uğraması ve basında kongre ile ilgili fazla yer bulunmaması nedeniyle birçok kişinin nu kongreden haberdar olmadığını biliyorum.Kendi açımdan kongreye delege başvurularının olduğunu öğrenmem başvuruların son gününe tekabül eder.



Başvuru süreci,davet edilme ve son hazırlıkların yapılması...ve en nihayetinde 150 ülkeden 1400 delegenin eşlik ettiği kongre resmi olarak başlamış bulunuyor.Genç gazeteci olarak yer aldığım bu kongrede gözlemlediklerimi,workshop etkinliklerini,tartışmaları ve eğitici programlardan çıkan yapıcı işleri fırsat buldukça buradan sizlere aktarmak istiyorum.Benim aktarıcaklarım dışında kongre ile ilgili bilgi edinmek,canlı yayınarı izlemek ve diğer gazetecilerin yazılarını okumak için http://www.virtualwyc.net/ adresinden bilgi alabilirsiniz.


Evin bu alt kattan bile şehre hâkim bir nezareti vardı. Dün hele akşama doğru âdeta düzelmiş olan hava yine berbatlaşmıştı. Yağmur yağıyor, kumsala biteviye dalgalar gelip yayılıyor ve bütün limanda, ufuklara kadar tekmil Karadeniz’de yine hiç bir vapur, hiç bir gemi görülmüyordu. Sicim gibi yağan yağmurdan, karşı sırtta Soğuksu mahallesi uzak ve müphem kalmış, tepenin tam üzerindeki şehir hastanesinin büyük beyaz yapısı sis ve dumana bürünüp tamamen gizlenmişti.

Kıskanmak romanından bir alıntı var yukarıda. Nahid Sırrı Örik, romanda İstanbul’dan gelmiş iki kadının Zonguldak gibi ekonomisi yerin altına bağlanmış ve yapacak hiçbir şeyin olmadığı bir kentte nasıl sıkıldıklarını yukarıdaki satırların arasına gizler. Seniha’yı bir kenara bırakacak olursak Mükerrem için bu sıkıcı kentte yapılacak tek şey, küçük kent burjuvaları ile toplanılan yemekli toplantılardır. Bunun dışında milli bayramlarda düzenlenen balolarda neşeli bir havada geçmektedir.

Zeki Demirkubuz, filmin ilk sahnesini böyle bir Cumhuriyet balosu ile açar. Gerek, tek parti dönemine yöneltilen ‘soft’ eleştirel bakış ve bu dönemde ortaya çıkmış kent burjuvasının hali pür melali seyirciye gösteriliyor. Mükerrem, kendini bu kadınlara ispat çabasındayken, Seniha içine gizlenmiş sığıntı parçası olduğunun bilinciyle uzaktan uzağa baloyu seyreder. İleride ağabeyinin başına gelecek olanları bir şekilde burada sezmiştir.

Seniha’nın olayların en yakıcı anlarında dahi uysallığını muhafaza etmesi küçüklüğünden beri bu kıskançlık duygusunun fıtratını ele geçirmiş olmasındandır. Daha küçüklüğünden itibaren haset ateşiyle çepeçevre kuşatılmış bu çirkin kadın, uzaktan uzağa ağabeyini her seyrettiğinde kor alevlerin üzerini kapatır ve bir gün uyanmak üzere o kıvılcımları kalbinde saklar. İşte o baloda ateşin üzeri artık açılacaktır.

Mükerrem’in ağabeyinden göremediği tutkuyu, uçarı ve şımarık gençte bulduğu an bir dansla başlar. Bu kız çocuğuna benzer genç erkek, belirli zamanlarda geldiği bu küçük kentte tüm kadınların gözbebeği olmayı başarmış ve küstahlaştıkça üzerindeki tutkulu bakışlar daha da artmıştır.

Seniha, bu tarz ilişkilerden hep sıkıldığı gibi burjuva kadınlar da onun bir sığıntı olduğunu hissetmişler ve o fasit dairelerine sokmamaya gayret göstermişlerdir. İlk ateş, önce Mükerrem’in bağrından tutkuyla karışık yükselmiş sonrasında da Seniha’nın içinde biriktirdiği lavın ilk kıvılcımları balo salonunun hararetini yükseltmiştir.


Devam edecek…

Moroccom

Christopher Nolan' ın gelmeden adından çokca konuşulan filmi inception, dünya gösteriminden geç de Türkiye'de gösterime girdi.

Sıcak havada pek çekilmese de sinemaya gideceklere önerilir.

Bu arada film için kullanılan posterlerden birinin Batman: The Dark Knight filmininkilerden birine benzer olması da ilginç.


Filmden;

Ariadne
: How could I aquire enough details to make them think that it is reality?
Cobb: See dreams, they feel real while we're in them right? Its only when we wake up then we realize that something was actually strange!

Devamını düşündüğümüz ve ilkini gerçekleştirdiğimiz ödüllü soru yarışmasının ilki sonuçlandı.


Doğru Cevaplar:

1-Gomorrah / Gomorra

2-Europa / Zentropa / Avrupa

3-Adams æbler / Adam's Apples / Adem'in Elmaları




Doğru cevabı veren 6 kişi arasından yaptığımız çekilişi canoğlan kazandı.

(çekilişimizi noter huzurunda yaptığımızı falan düşünmeyin. İskambil kağıdına kodladık kazananları, arasından çektik. bu yani)

İlk sorumuz hakkındaki yorumlarınızı ve daha iyi olması açısından önerilerinizi, alternatif soru şekillerini bu postun altına yorumlarsanız sizinle çok çok iyi geçiniriz.



(canoğlan, bize iletişim adresimizden 1 gün içinde ulaşırsan seviniriz. aksi takdirde bilet hakkı başkasına kayar, bu hafta gösterime girecek olan inception filminden de mahrum kalırsın, demedi deme)

AFM sinemalarından bilet ödüllü soru yarışmamızın ilk sorusu geliyor.

Yarışma kuralları:
-
Ödüle hak kazanmak için sorulan 3 sorunun da doğru bilinmesi gerekmektedir.
- 3 soruyu da bilen olmazsa ödül hakkı 2 soruyu bilenlere verilecektir.
- 2 bilen de çıkmazsa, 1 soru bilenler sevinmesin boşuna, bilet
bir sonraki haftaya devreder.
- Ödül; soruyu ilk bilen kişiye değil, hak kazanan
lar arasında yapılacak çekilişte çıkan kişiye verilecektir.
- Sonuçlar açıklanana kadar yorumların gösterimi kapalı olup süre bittiği zaman
yayınlanacaktır. O andan itibaren gelen cevaplar geçersizdir.
- Süre 2 gündür. Perşembe akşamına kadar.


Soru; bu kareler hangi filmlere ait?

1- ?


2-?


3-?


*size ufak bir de tüyo; bahsi geçen filmlerin adları blogta daha önceden geçmişti.




(bence bu "beğen" linkine tıklayıp bunu facebookta arkadaşlarınla paylaşmalısın)

Hüsnü:Nasılda sevmiştim yıllarca ben seni
her akşam bekledim yollarını

elbet bir gün biz yuva kurarız derken

duydum evlenmişsin sen zengin bir gençle
zengin olsaydım sensiz kalmazdım
her an düşünüp seni hiç ağlamazdım

param olsaydı aşkım kalırdın
seve seve yanımda benimle yaşardın

Sadri Alışık/Ah Müjgan Ah


"... insan, ne denli çaba gösterirse göstersin ve kaçınılmazlığına ne denli inanırsa inansın, ayrılığa hiçbir zaman hazırlanamıyor çünkü. hazırım, dediği anda bile içinde ele geçiremediği bir nokta kalıyor sürekli; ayrılığa alıştıramayacağı, sızlanışlarını durduramayacağı bir nokta... belki de, yalnızca bu noktanın ele geçirilemeyişi yüzünden, birçok terk ediliş anında gerekli gereksiz bir yığın şey konuşuyor insanlar; içlerindeki o noktayı örtebilmek için gülünç tartışmaların tozuna dumanına boğuluyorlar, geçmişe ve geleceğe acımasızca saldırıp kendi yarattıkları harabelerin ortasında yuvarlanıyorlar. o nokta yüzünden hüngür hüngür ağlayanlar da var belki, köpek gibi yalvaranlar, kendilerini içkiye, kumara vuranlar, dövüşenler, sızanlar, yaralananlar, hatta kendilerini kendilerine vuranlar da var."

Hasan Ali Toptaş/ Sonsuzluğa Nokta

Sözün özü "yaşamak Müjgan gibi bir şeydir,ölmek Müjgan yok demektir."

Ricochet ; Çağrı Küçükay, Onur Güven, James Hakan Dedeoğlu, Erol Arman ve Taylan Turan'dan oluşan bir topluluk, ve adı RİKOŞE diye okunuyor. "The Burning On"e adlı albümleri Peyote Müzik altında Mayıs ayında yayınlandı. Albümün kayıt ve miksi Replikas'tan tanıdığımız Barkın Engin'e ait. Grup elemanları 'The Burning One'ın öncesinde epeyce bir süre boyunca solo projeler üzerinden gitmiş ve 2009'da Ricochet adı altında tekrar bir araya gelerek müziklerine devam etme kararı almışlar.


Albümden bahsetmek gerekirse... Gerçekten çok taze ve heyecan verici bir albüm. Birbirinden farklı 10 güzel şarkıdan oluşuyor, ve albümü 2. kez dinlememe rağmen hala fon müziği değil, kendini dinleten şarkılardan oluşan bir albüm bu. Öyle ki, bir kitapçıda arkadaşımla buluşmadan önce zaman öldürürken kulağıma takıldı, ve hemen almama sebep oldu. Albümün tatlı vokalleri, bazı şarkılarda The Notwist'i, bazı şarkılarda ise Piano Magic'i hatırlatıyor ancak güçlü davullar ve gitarlar bu etkiyi kırarak albümü bambaşka, eşsiz bir atmosfere bürüyor.

Uzun lafın kısası Ricochet, 30 Temmuz'da Peyote sahnesinde olacak. Terli ve sıkıcı bir Ağustos öncesi İstanbul'un başına gelebilecek en güzel şeylerden biri olarak bu geceyi kaçırmayın derim.

Merih Akman,
http://vogonjeltz.tumblr.com

Yakın zamanda başlayacak olan uygulamamızla soracağımız sorulara verilen cevaplar karşılığından AFM sinemalarından hediye bilet kazanma şansınız olacak. Şimdiden film arşivinize yeniden göz atmanız önemle rica olunur.


Ödüllü Soru#1 -

Tüm salonda yankılanan bir kibrit sesi ve ardından yanan tütünlerin çıtırtısı.

O yaktıkça yakası geliyor insanın.

The Man Who Wasn't There

.
Yazmak için bu kadar beklemiş olmamın sebebi nazlanmam değil, 'ne yazacağım ben?' diye düşünmüş olmamdır. Bugüne kadar yazdığım şeyleri bir daha gözden geçirip sonra bu siteyi tekrar okuduğumda gözüm korkmadı değil. 'Of sanat filan hep uzun uzun nası yazacağım?' dedim.

Sadede gelelim; konumuz film. Filmimiz Reprise (hayır hiç de oturup film övmüşlüğüm yok elim ayağıma dolaştı).
Konusunu tam olarak kestirmek zor bu filmin. İki arkadaşın arasındaki bağ ile başlıyor, duygusal ilişkilere giriyor, rekabetten çıkıyor. Hayır, kız uğruna küsen dostlardan bahsetmiyorum, gerçekten güzel ve saygı uyandıran bir rekabet bu karakterlerin arasındaki. Birbiriyle bağlantısı olmayan pek çok olay izlediğim bu filmde bir kere bile 'ne alaka şimdi!?' demedim. Çünkü herşey kitaplarla birbirine bağlanmış. Allahım neler yazıyorum ben of bu ne cümle şimdi?!
Özüme dönmek istiyorum izninizle.
Film şahane, tabii ben ön yargılı bir insan olduğum için ilk başta 'aman şimdi norveç yapımı filan bunlar otuzüç saat süt kutusunu çeker arada netliği değiştirirler öf' demiştim, filmin ortalarını geçtim daha ilk sahnelerinde laflarımı bir bir yedim. Daha filmin açılışında gerçekten saracak bir yapım (yapım?! yapım dedim!?) ile karşı karşıya kaldığımızı zaten anladık. Konu şu; bu insanlar yazar. Norveç'te yaşadıkları için de dertleri tasaları yok. Yazar olalım, kitap yazalım, hayatımız renklensin ünlü olalım diyorlar. Araya ilişkiler, istenmeyen (nezaketen kabul edilen de diyebiliriz) arkadaşlıklar, hırs giriyor ve gelecekleri için birlikte plan kuran iki arkadaşın yolları (yine arada kesişecek şekilde) ayrılmaya başlıyor.
Filmi izlerken belli yerlerde sıkıldığımız olmadı değil (arkadaşım bunu okuduğunda 'hayır ya ben sıkılmadım çok güzeldi o sanat filan' diyecek şimdi ama ben onun filmdeki Erik yüzünden sıkılmadığını gerçekten çok iyi biliyorum) fakat tam durma noktasına geldiğinde tekrar hareketlenmeye başlaması da film hakkında yorum yaparken 'sarıyo abi baya!!' dememizi sağlıyor. Öyle ki, nasıl bittiğini anlamadık filmin. Bir anda çat diye kesilen şarkılar gibi bitti. Birbirimizin yüzüne baktık.

Peki bu kadarla bitti mi? Hayır.
Kendimi bir e-bay gibi, amazon.co.uk gibi görüp şunu da öneriyorum.

Bunu seven bunu da sevdi!!
(sırf yazıyı uzatmaya çalıştığımdan değil hayır, samimiyetime inanın)

The Edukators (Orjinal Adıyla: Die Fetten Jahre Sind Vorbei) ama şimdi.. hayır yani sonra da neden Türkiye'de film adları 'çılgın tatil, kaçık biraderler' diye çevriliyor filan diyorsunuz. Difattenjajefh. yazamıyorum daha. kopi peyst bu.


Dogma 95 Manifestosu Nedir ve Neden Ortaya Çıkmıştır?


Sinema her zaman yeniliklere açık ve yeni görüşlerin sürüklediği bir sanat dalı olmuştur.Sinemanın geleceğinin tartışıldığı her dönemde farklı akımlarla kendine yol aramış ve neticede o yolu bulmuştur.Nitekim sinemanın sanata değer veren bağımsız yönetmenleri stüdyo yapımlarının boyunduruğuna girmemiştir.Alman dışavurumculuğu,İtalyan yeni gerçekçiliği,Fransız yeni dalga akımı sinemanın bugününe önemli etkiler bırakan akımlar olarak nitelendirilebilir.

Bu akımların her biri yaratıldığı döneme tepki olarak doğmuştur.Örneğin Fransız yeni dalga akımının ortaya çıkışındaki başlıca etken Fransız sinemasının Hollywood yapımlarının gölgesinde varlığını sürdürmesidir.Radikal hareketler çeşitli sancılara neden olur ve bu sancılar dönemin yol gösteren yönetmenleriyle aşılabilir.Fransız yeni dalga akımının tarih kitaplarında kaldığı,Alman sinemasının önemli yönetmenlerinin de (Fassbinder,Wenders gibi yönetmenler) geride kaldığı 90larda sinemanın büyük bütçeli stüdyo filmlerine karşı tekrar dirilmesi gerekiyordu.Bağımsız sineması her ne kadar övgüye layık olsa da bu konularda Amerika her zaman apolitik ve duyarsız olmuştur.Kurulu olan düzenin çarklarını döndüren her daim Hollywood sineması olduğundan Amerikan sineması böyle oluşumlara uzak durur bi nevi devrimin karşıtıdır.1995 yılında Lars Von Trier sinema sektörünün esir olduğu Jurassic Park ve Die Hard gibi stüdyo odaklı dev prodüksüyonlara tepki amaçlı bir manifesto hazırlamaya koyuldu.Thomas Vinterberg'le birlikte yemek masasında 25 dakikada hazırladığı manifestoyu sinemanın 100.yılı adına düzenlenen sempozyumda Paris'te diğer yönetmenlere bildirme gereği duydu.Bu manifestoda 10 kural vardı.''Bu kurallar;

1. Çekimler stüdyo dışında yapılmalıdır. Sahne donanımı ve setler içeri taşınmamalıdır. (Hikaye özel bir sahne donanımı gerektiriyorsa, stüdyo dışında bu donanıma uygun bir mekan seçilmelidir.)
2. Ses, kesinlikle görüntülerden ayrı olarak üretilmemelidir ya da tersi. (Sahne içinde üretiliyor olmadığı sürece müzik kullanılmamalıdır.)
3. Kamera, elde taşınıyor olmalıdır. Elde taşınan kamera ile elde edilecek hareketlilik ya da hareketsizlikler serbesttir. (Film, kameranın durduğu yerde çekilmemeli; kamera filmin olduğu yerde olmalıdır.)
4. Film, renkli olmalıdır. Özel ışıklandırma kullanılamaz. (Eğer çekilecek olan sahnede filmin pozlandırması için çok az bir ışık söz konusuysa, sahne kesilmeli ya da tek bir lamba kameraya iliştirilmelidir.) 5. Optik numaralar ve filtreler kesinlikle yasaktır.
6. Film, gelişigüzel aksiyon içermemelidir. (Öldürme, silahlar, vs. bulunmamalıdır.)
7. Zamansal ve coğrafi yabancılaştırmalar yasaktır. (Kısaca film, şimdi ve burada geçmelidir.)
8. Tür filmleri kabul edilemez.
9. Film formatı 35 mm olmalıdır.
10. Yönetmen, jenerikte belirtilmemelidir.
Ayrıca yönetmen, kişisel adlardan sakınacağına, artık sanatçı olmadığına, anları bütünden daha önemli gördüğü gibi, bir 'iş' yaratmak- tan kaçınacağına, en büyük hedefim karakterlerinden ve ortamdan gerçeği açıkça çıkarmak olacağına ve bunu elinden geldiğince ve iyi tadlarla estetik faktörler pahasına yapacağına and içer.'' olarak belirlenmiştir.


Kuralların öncelikli amacı yönetmenlerin üzerindeki baskıyı kaldırmaktı.Stüdyoların esiri olmuş yönetmenler özel efektlerin,kolay çözümlemelerin boyunduruğuna girmiş ve bir çoğu insan duygularıyla ilgili basit bir hikayeyi anlatmaktan aciz hale gelmişti.Lars Von Trier'in deyişiyle bu manifesto onları sarsacak ve kendilerine getirecekti.Dogma kurallarının sert olma nedeni buydu.En nihayetinde kurallar yönetmenleri cezalandırmak değil,onları cesaretlendirmek ve onları özgür kılmak için yaratılmıştı.Amaç büyük çaplı filmlerin baskıcı araçlarından yönetmenleri kurtarmak,ayaklarının yere yeniden sağlam basmasını sağlamaktı.Bunu teknolojiye sığınmadan gerçekleştirmek,anlık kararların etkin olduğu bir sinema devrimi oluşturmak Lars Von Trier'in fikirlerinden biriydi.

Onu bu manifestoyu hazırlamaya iten etkenler nelerdi peki?

Lars Von Trier'in Riget (Krallık) dizisinin çekimlerinde bulduğu rahat çalışma ortamı ve işine karışılmaması onun baskıdan sıyrılmasına ve kariyerinin en önemli yapımına imza atmasını sağlamıştı.Uzun metrajlı film çekmenin getirdiği sıkıntıları bu diziyle üzerinden atmış ve yaratıcı zekasını özgür kılmıştır.Lakin Krallık dizisinin çekimlerinin sona ermesinden sonra Breking the Waves (Dalgaları Aşmak) ile yeniden kendini gösteren ağır sorumluluk ve baskı bu manifestonun hazırlanmasına ön ayak olmuştur.Ekonomik baskılar diğer yapımlarında da karşısına çıkmış ve zekasının sadece filme odaklanmasına engel olmuştur.Filmlerini çekebilmek için her zaman farklı işlere el atması gerekmişti(reklam çekimi,yapmıcılık) ve filmler için gerekli bütçeyi sağlayabilmek onu gerçekten yoruyordu.Danimarka'nın en ünlü yönetmeni iken ve dünya çapında tanınan bir isim haline gelmişken bile Lars Von Trier bu kadar zorlanıyorsa diğer yönetmenlerin stüdyoların emrinde çalışmaktan başka yapabilicekleri pek birşey kalmıyordu.Bu da onların yaratıcı zekalarını kullanmalarını engelliyordu.Bu açıdan Dogma 95 manifestosu yerinde ve gerekli bir hareket olmuştur.

Dogma 95 manifestosu bildirildikten sonra bazı yönetmenlere çağrılar yapılmış ve bu projeye destek olmaları istenmiştir.Trier ve Vinterberg'in oluşuma destek vermelerini istediği çoğu yönetmen oluşumla ilgilenmedi ve ciddi eleştiriler yaptılar.Özellikle manifestoda yer alan 5.kuralı nasıl uygulayacaklarına dair tartışmalar oldu.Herşeye rağmen Soren Kraugh Jacobsen ve Kristian Levring gibi Danimarka sinemasında önemli isimlerin destek verdiği ve katıldığı oluşum 1996 yılında Danimarka Kültür Bakanlığından çekilecek olan Dogma filmlerine bütçe ayrılacağı sözü almıştı.Bütçe konusunu böyle aşmayı planlayan oluşum sonradan Danimarka Kültür Bakanlığının karar değiştirmesi ve ödenek için çekilmesi plananan filmlerin diğer yapımlarla yarışması gerektiğini açıklamasıyla ölü bir oluşum olmuştu.Danimarka Kültür Bakanlığının bu kararı vermesinde önemli etken henüz senaryosu olmayan 5 filmin geleceğinn belirsiz olması idi.Ve diğer yapımları es geçmemek adına Dogma filmlerine ayrıcalık tanınmamıştı.Trier'in Zentropa yapım şirketini birlikte kurduğu Aalbaek Jensen filmlere yabancı kaynaklar bularak çekimleri gerçekleştirebileceklerini belirtsede Dogma 'danimarkalı' bir oluşumdu o yüzden böyle bir teklif kabul edilemezdi.1997 yılına gelindiğinde Lars Von Trier tüm umudunu yitirmiş ve Dogma ile ilgili tüm herşeyi Jensen'e devretmişken Norveç Film ve Sermaya Kurulu üzerinden Danmarks Radio sayesinde bütçeye gerekli yardım gelmişti.Gerekli bütçeyi sağlayan oluşumun yeni hedefi filmleri çekmek ve tüm dünyaya Dogma filmlerini tanıtmaktı.

Gelecek yazı : Dogma kurallarına uygun nitelikteki ilk eserler


Hacitokankoli: olm inception 3. sıradan girmiş imdbye

Travis:
oy sayısı az yaa, geriler daha.. nolan klişesi

Hacitokankoli:
herif ölene kadar ilk onu tekeline alacak

Travis: di caprio da nolana benziyolan

Hacitokankoli: babası olmasın?

Travis: 4 yaş fark var aralarında, neden olmasın

Caz Festivali kapsamında Türkiye’ye gelen The Brand New Heavies grubu, 14 Temmuz Çarşamba gecesi (bu akşam) saat 22.00’de İstanbul Caz Festivali’nin mekânlarından İstinyePark’ta sahne alacak. 90’ların müzikal anlamda en önemli gruplarından biri olan The Brand New Heavies, dünyaya İngiltere’den yayılan acid jazz akımının öncülerinden.


Caz Festivali’nin önemli bir durağı olan İstinyePark, gecenin sponsorluğunu üstlenerek, Markalar Sokağı’nda The Brand New Heavies konseri ile sanatseverlere unutulmaz bir gece yaşatacak. The Brand New Heavies kullandıkları sample’larla funk’u popüler müziğin içine entegre ederek, 90’ların dans sahnesinin oluşturulmasına büyük katkıda bulunuyor. Grup, 2006 yılında vokalist N’Dea Davenport’la yollarını yeniden birleştirdiğinden bu yana Avrupa ve Amerika’da çok başarılı performanslara imza atıyor.

Son albümleri We Won’t Stop’ı bu yıl yayımlayan The Brand New Heavies, İstinyePark’ta yüzlerce dinleyiciye dans müziğinin en kaliteli halini, eğlenceli bir konser eşliğinde sunacak.

Biletler
Ayakta 30 TL
Öğrenci 20 TL

İstinye Park
14.7.2010,Çarşamba 22.00



Kirby
:Sigara yanıklarına bu kadar ilgi neden?

Timpson:Filmi izlediğin sırada o izlerden birini görmek sana önceden haber verir.Bir şey olacak.Sıkı dur,işte geliyor.Onları çıkarırsın ve birden kargaşa başlar.

Master's of Horror serisinin John Carpenter imzalı olan Cigarette Burns adlı bölümünden.Ayrıca serinin açık ara en iyi bölümüdür.

Dip not:Blog adına replikleri koymayı düşündüğüm tumblr adresi açtım.Takip etmek isteyen olursa buradan adrese ulaşabilir.

Geçtiğimiz günlerde kültür turizmi adı altında blog yazarlarından kard ve hacitokankoli ile Orta Avrupa'dan başlayıp İstanbul'da son bulan interrail yolculuğu yaptık.Gezdiğimiz şehirlerde kendimize yakın bulduğumuz,yaşanılacağına kanaat getirdiğimiz şehirler oldu.O şehirler arasından Berlin ve Viyana'ya biraz değinmek istiyorum.

Ülkemizde mesleğini icra eden Alman futbolcu ve Teknik Direktörlerden dolayı Alman toplumunun disipline bağlılığına aşinayızdır.Bir nevi kendilerinden önce 'Alman disiplini' ülkemize uğrar.Son 100 yıl içinde iki dünya savaşından yenilgiyle ayrılmış olan bir milletin şuanda dünya düzeninde etkin bir rol oynamasından çıkaracağımız sonuçla çalışkanlıklarına da atıfta bulunabiliriz.Yazının esas konusu Berlin ve Viyana'ya aynı başlık altında sebebim ise aynı dili konuşan,tarih içindeki yakınlıkları bilinen bu iki gelişmiş Avrupa şehrinin birbirlerine benzemesidir.

Her iki şehirde de birçok tarihi mekanı gezdik.Lakin hangisi ne zaman yapıldı,yapılma amaçları ve binaların,köprülerin isimleri nelerdir? sorularına verebiliceğim pek bir yanıt yok.Gezdik,gördük ve her mekanda gittiğimize delil standart fotoğraflardan çekildik.Zaten başlangıçta kültür turizmi desem de bu gezideki şahsi amacım Avrupa'nın önde gelen şehirlerinde bulunmak ve orada bir nebze halka karışmaktı.Bundan ötürü Berlin ve Viyana'da en çok hoşuma giden şey Tuna nehrinin üzerine kurulan ada da düzenlenen Donauinsel müzik festivalinde bulunmuş olmaktı.

donauinselfest'te 100 bini aşkın genç alanları doldurmuştu


Berlin ve Viyana'ya gelişmiş Avrupa şehirleri dedik.Zaten şehre ilk adım attığımız andan itibaren burada yaşayan halktan bunu anlayabiliyoruz.Bir düzene,sisteme bağlı olarak yaşayan şehirde halk bu düzenin en önemli çarkı.Yaşam sınırları içinde hem kendisi için hemde ülkesi adına yaşayan,çalışan insanlar.Bu sistemin çarklarını döndüren esas etken ise ortasınıfın başını çektiği toplum olma bilincidir.Topluluk bilinci tanımını biraz açacak olursak;vergisini veren,oyunu kullanan,sisteme inanan,sisteme uyum sağlayan,sorunları birlikte çözmeye çalışan,kendilerinden öte toplumun geleceğini düşünmektir.Tabi topluluk bir grup olarak algılanmamalı.Burjuvasından üst sınıfına,işçi sınıfından orta sınıfa kadar herkesin dahil olduğu bir bütün ve doğası gereği de görünmez bir kavramdır.Dışardan turistik amaçlı,özellikle de bizim gibi gelişmekte olan ülkelerden gelen ziyarteçiler için garip bir durum.Bu garipsediğimiz durumlarda şaşırmakla yetindik ve gelişmişliğe bağladık.Örneğin;toplu taşıma araçları için bilet alınacağı zaman bileti bir makinadan alıp bir başka makinadan onaylatarak ulaşım araçlarını kullanabiliyorduk.Bileti alıp yolculuğu gerçekleştirdiğimiz süre zarfında da kimseyle muhattap olmuyorduk.Sonradan öğrendiğimiz kadarıyla bilet denetleyicileri zaman zaman biletleri kontrol ediyormuş ve bileti olmayan veya onaylatmayan kişilere yüklü miktarda ceza kesiliyormuş.-miş eki kullanıyorum çünkü defalarca toplum taşıma araçlarını kullanmamıza rağmen denetleyicilerle karşılaşmadık.Toplum olma bilinci işte burada devreye girer.Halk küçük hesaplar peşinde koşmadan yükümlülüklerini yerine getirerek cebinden çıkan paranın toplum adına çıktığını ve ona birşekilde döneceğini düşünerek davranmaktadır.

Biz İstanbul'da kurala uymamanın marifet olarak anlatıldığı hikayeler içinde "işini bileceksin" diyen abilere kanmış adamlarız.Bencillik toplum olma bilincimizden önce gelir.Sistemin birer dişlisi olmak yerine sistemin çarkına çomak sokmak bizim toplumumuzda övünme sebebidir.Bu nedenle de mantığımızda "no kontrol,no bilet" durumu,iki gün yaşadığımız şehirde topluma karışmaktan daha önemliydi.Çünkü kontrol edilmeyen bilet mantığmızda boşa alınan bilet idi.Bu nedenle aldığımız her bilette denetleyicilere karşılaşmayı umduk.En azından böylece içimizdeki 'boşa giden para' hissinden kurtulmuş olacaktık.Denetlenmeye olan tutkumuz hayatın her alanında buna tabi kalmamızdan öte gelir.Kurallara denetleme olduğu için uyan bir toplum ile toplumun yararı için kurallara uyan toplum arasındaki farkı en basit şekilde gelişmişlikle açıklayabiliriz.Sonuçta çalışma amacıyla gelişmiş ülkelere göç eden insanlar da zaman içinde adaptasyon sorununu aşıp,topluma entegre olmaktadır.Sanırım bu örnekle toplum olma bilincini biraz olsun açıklayabilmişimdir.


Sistem,toplum olma bilinci,modernize edilmiş yaşamlar vs.Bir yandan düşündüğümüzde bunlar bizi refaha sürükleyeceğine inandığımız kavramlar olabilir lakin bizi refah toplum seviyesinde mutlu edemiyecek olgulardır.Rutin yaşamın sıkıntıları bu noktadan itibaren devreye girer.'Modern yaşam' diye tabir ettiğimiz olgu günden güne anlamını yitirmektedir.Lars Von Trier'in Idioterne filminde Stoffer karakteri "toplumu her seferinde daha ileri taşıyamıyorsa,herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen bir toplumun mantığı nedir?" sorusunu sormaktadır.Bu sorunun cevabını da film kendi içinde aptallığa övgü ile vermektedir.Mutlu olmak için aptal olmayı eleştiri olarak Trier bizlere sunmaktadır.Bu film gelişmiş Avrupa toplumuna ve onların rutinliğine,sistemin insanları soktuğu düzene bir tepkidir.Aynı şekilde bir başka Avrupalı yönetmen Michael Haneke Der Siebente Kontinent adlı yapımında da Viyana'da yaşayan bir ailenin adım adım kendilerini sona götürmelerini beyazperdeye taşımıştır.Yapımda anlatılan ailenin gün geçtikçe zenginlikle birlikte modernize olması ve rasyonalizmin aklı bedene karşı,duygulara karşı hissizleştirmesi esas sorunları olarak görülmektedir.İşte bu noktada zenginleşen fakat mutsuzlaşan ailenin rutin geleceğin bir anlam ifade etmediğini düşünmesi ve intiharı seçenek olarak görmesi de modern topluma bir eleştiridir.Refah yaşam insana varoluş amacını sorgulatır,çıkışı bulamayan insan bunalımın ve sistemin kölesi olmaya doğru gider.Avrupa üzerinden yapabileceğimiz bu yabancılaşma insanı sistemin dişlileri arasına sıkıştırmaktadır.Toplum olma bilinci topluma iş gücü olarak yarar sağlasada aynı zamanda bu refah düzen insanı bireyselliğe iter.Kendini geliştirmek adına verilen çaba ve teknolojinin esiri olmuş insanın kendi dünyasında yaşamaya çekilmesi ise Nietzsche'nin "kendini geliştirmek modern insanın mastürbasyonudur" söylemini haklı çıkarır.Modernize olmuş toplumun sorunlarının gelişmiş ülkelerde açığa çıkması ile ilgili de Micahel Haneke ''az gelişmiş veya gelişmekte olan toplumların üzerinden gelecekleri daha önemli sorunları olduğuna'' dikkat çeker.Buradan Idioterne filmindeki Stoffer karakterini haklı çıkarıcak olursak herkesi daha fazla mutlu edemiyorsa gittikçe zenginleşen toplumun mantığı nedir?