- So, I'm gonna try and get in therewith her, so, when I get with her,
I'm not gonna be that comfortablewith you having pictures of my girlfriend,
so, d'you wanna give me them now or...


This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinin yönetmeni Shane Meadows' in 2008 yapımı bu filmde 2 genç çocugun birlikte yaşadıkları bir takım olayları ve özellikle de aynı kıza hayran olup onu etkileme çabalarını gösteriyor. Aslında bunlardan pek de bahsetmiyor. Çünkü filmin süresi 70dk ve yönetmen bir çok şeyi yarım bırakıyor. Asıl sorun bu iki çocugun nasıl bir araya geldiğidir ki aha da soruyorum.

Tomo, ailesini terk ederek Londra'ya doğaçlama göç eden bir çocuk. Doğaçlama ise tamamen yerini buluyor, çünkü neden ailesini terk ettiği, neden Londra'ya geldiği, hatta bir ailesinin var olup olmadığı konusunda herhangi bir fikir verilmiyor.

Filmin diğer ufaklığı Marek, babasıyla birlikte Polonyadan göçmüş biri. Babasını her gün işe kadar yolcu eder, iş çıkışlarında ise onu çalıştığı yerden alır. Bu süre zarfında da meraklısı olduğu fotoğraf çekme meşgalesiyle vakit geçirir. Genelde çektiği fotoğraflarda ise hayran olduğu Maria vardır. Platonik bir aşktır Marek'inki. Tomo'nun önceki hayatında bilinmezlikler olduğu gibi Marek'inkinde de vardır. Annesi ile babasının neden ayrı olduğu bilinmez. Oysa bir diyalogta bu hususun geçmesine rağmen.

Maria için böyle bir geçmişi bilinememezlik yok mudur? Var tabi. Onun da ailesi hakkında herhangi bir bilgi yoktur. Belki de hikayenin öncesine değil de olana odaklanmamızı istiyor yönetmen. Bir soru daha soruyorum o zaman. Olan ne peki ?

Kendi hayatlarında bir takım sorunları olan bu gencin birlikte hoş vakit geçirmeleridir. (Geçirmeler dediğime bakılmasın yine, dediğim gibi yönetmen olabildiğince kısa tutmuş ve az'dan çok anlama yoluna gitmiş.) Her ne kadar birlikte eğlenebilir bir zamana sahip olsalarda filmin o siyah-beyaz rengi değişmemektedir hala. Taa ki o rengi veren şehirden uzaklaşıncaya kadar.

Filmin muhteşem diyebileceğim diyaloglarının yanı sıra müzikleri de oldukça hoştur. Yönetmenin müzik seçimindeki ( ya da her kimi görevlendirmişse bunun için) oldukça yerinde gitmiş. Anlatılamayanı müzik ile anlatıyor adeta. Ki bunu This is England ve Dead Man's Shoes filmlerinde de yapmıştı. This is England kadar çeşitliliğe sahip değildir,çünkü müzikleri hazırlayanlar sadece 2 kişidir, Gavin Clark ve Ted Barnes.


This is England filminin yönetmeni Shane Meadows ile ufak oyuncusu Thomas Turgoose 'u tekrar bir araya getiren bu filme daha fazla değinmek isterdim ama yönetmen pek değinmemiş ki ben değineyim. Sadelik çercevesinde güzelce anlatmış. Ama kısa bitirmiş gibi geldi orası ayrı.

# Diğer Festival Günlükleri #


JUNGFRUKÄLLAN
(Genç Kız Pınarı)


Festival kitapçığı ne zaman çıksa ilk olarak eski filmlere, iyi yönetmenlere yani dünya sinema tarihine adlarını sağlam puntolarla yazdırmış olanları arar gözlerim. Genç Kız Pınarı filmi de bu sene Bergman’ın festivale katkısı. Geçen sene Kurdun Saati filmini izlemiştim. Bu sene izlediğim filmi açmadan önce şunu belirteyim; Bergman daha hüsrana uğratmadı beni.


Filmlerinde dinsel temalara cesurca değinen Bergman, bu filminde de 13. yüzyılda bir halk şarkısı üzerinden çıkıyor yola. Film ateşle başlıyor ve bir dolu Hıristiyanlık göndermesi ile bezeniyor.


Bakire bir kız olan Karin, dini bir ritüeli yerine getirmek adına ailesi tarafında kiliseye gönderiliyor. Bu ritüelin önemini daha izlerken belli ediyor yönetmen. Gencecik kızın bir gelin gibi hazırlanması, ay gibi suratıyla birleşince karakterin her yanından saflık akıyor adeta.


Bu kiliseye giden yol, saflığın, temizliğin, bakire bir kızın hayatında çok büyük bir yere sahip olacak şüphesiz ama öyle olmuyor. Yol da engeller onun peşini bırakmıyor bir türlü. Bergman, ana karakteri Karin’i bir peri masalı kahramanı gibi iyi bir şekilde sunuyor bizlere. Ölümü onların elinde olacağı 2 çoban ve bir kardeşi ile ekmeğini paylaşması, filmin sonlarına doğru izleyenin aklına geliyor bir daha.


Öldürdükleri kızın ailesini bilmeyen çobanlar ve kardeşi, kızın evine kızın elbiseleri ile gidiyor. Bakireliğini tescil ettirmek isteyen ve evlenene kadar kimseyle birlikte olmak istemeyen Karin’i, tecavüz ederek ardından öldüren bu dağlılar o elbiseleri aileye satmaya çalışınca işler ortaya çıkıyor.


Bergam film boyunca bu karşıtlıkları çok iyi kuruyor. Karin’in etrafında birden çok engeller koymuş. Özdeşleşiyorsunuz kızla.


2 çobanın erkek kardeşi ise film boyunca Karin kadar naif bir rolde karşımızda. Karin’in ailesi ile yemek yerken, büyükleri rahatlıkla yemek yerken o, cinayet anının tanığı olarak hiçbir yemeği yiyemiyor. Günahsız biri olarak betimleniyor adeta. Ama Karin’in babasının gazabına o da uğruyor.


Genel olarak sinematografik baktığımız zaman ise, yakın plan ve ışık kullanma üstadı olan Bergman,, yine imzasını atıyor. Her plan Bergman kokuyor. Persona, Yedinci Mühür, Kurdun Saati, Yaban Çilekleri ve en son olarak Genç Kız Pınarı… Birbirlerinin devamı gibi planlar var bu filmlerde. Kameranın anlamlı olarak sağa, sola track yapması, durağan giden filme bir nebze hareket katıyor.


Bir toparlama yapacak olursam; su-ateş karşıtlığı filmin çatısını oluşturuyor. Karin’in yanına giden babası ölü bedenini topraktan kaldırdığı zaman, başının olduğu yerden bir su kaynağı çıkıyor. Günahsızlığa, bakireliğe sağlam bir gönderme ile sonlanan film, babasının kızının katillerini öldürdüğü elleriyle tanrı’ya kilise yapacağı sözünü vermesi ile izleyeni bir süre koltuğuna yapıştırıyor.


KONUK YAZAR: cem
http://asmali-mescit.blogspot.com/


# Diğer Festival Günlükleri #
# Diğer Konuk Yazarlar #

28. Uluslararası İstanbul Film Festivalinin bana uzanan perdelerini, bugün izlediğim Appaloosa ( Kanun Benim ) filmiyle araladım. 1 yıl olmuştu sabah bu heyecanla kalkıp sokağa çıkmayalı, 1 yıl olmuştu Emek Sinemasında film izlemeyeli. Hasret giderme günüydü benim için. Ama bir gariplik vardı.

Haftasonu oluşundan mıdır, bir kovboy filmi oluşundan mıdır ya da hepsinden öte mevcut ekonomik krizden midir bilinmez ama sinemada oldukça büyük oranda boşluk göze çarptı. Belki de sadece pazar sabahı saat 11 de oluşundandır. Tabii bu sadece ışıklar kapanıp film başlayıncaya kadar düşünülecek şeyler, film başlar ve odaklanması gereken o sevdiğimiz beyaz ekran olur ve öyle de oldu.

APPALOOSA

- Ya da Bay Hitch vurur. Kanun böyle.
- Senin kanunun.
- Aynı şey.




Kasabanın öldürülen Şerif'inin katillerini bulması için kasabaya yeni bir görevli atanır. Şeriflerden daha üstün bir yetkiye sahip Marshall ünvanı ile Virgil Cole ( Ed Harris ) ve yardımcısı Everett Hitch ( Viggo Mortensen ). Aslında Hitch, Virgil Cole' un sadece yardımcısı değildir. Onun eksik yapısını bütünleyen önemli bir parçadır. Zaman zaman üstlendiği görevi farklı da olsa doğru olan budur.

Virgil Cole sıkı bir kanun adamıdır. Her ne kadar bazı kanunları kendi de koysa, değiştirme imkanı olmasına rağmen, boyun eğdiği de olmakta. Beraber olduğu kadınların sadece fahişeler ve kızılderililerden oluştuğu ve onları sadece birlikte olma amaçları ne ise o amaç doğrultusunda kullanan Virgil Cole, ilk defa bir kadına karşı bir şeyler hissetmektedir. Onu tanıyanlarca bu bir kıyamet alemetiydi. Ucuz otel köşelerinin ucuz muameli fahişelerinden sonra; düzgün konuşan, piyano çalabilen, ağzını kibarca yemek yiyebilmek için de kullanabilen Allison French ( Renée Zellweger )'den etkilenir. Bir çok hayatta olduğu gibi hayatına sadece bir kadın girmemiştir artık. Kavram kargaşaları, düzensizlik de kadının gelişi ile başlar (bkz. Gemide ).

Ama filmin asıl adamı Hitch ve olayı da Hitch'in o tamamlayıcılığıdır. Allison ile girdiği diyalog sonucu, hoşlandığı kadın karşısında kendini bir anda ezik hisseden Cole, işleri sadece bira içmek olan iki kişiye haksız bir saldırıda bulunur. Hitch devreye girer ve o an Cole'daki eksikliği tamamlar; Sakinlik.

Takılır arada bir, uygun kelimeyi bulamaz, bazen de kullanılan kelimeleri anlamaz ve araya yine Hitch girer ve Cole'daki eksikliği tamamlar; Kelime dağarcığı.

Dediğim gibi Virgil Cole kanunun gücüne tamamen inanan bir kişilik. İşte bu yüzdendir ki kendisini işinden edecek olsalar da, hatta sevdiğini elinden alsalar da, bunun kanunda bir müeyyidesi olmadığından bir şey yapmaz, yapamaz. Tam bu sırada devreye yine Hitch girer ve bunu yine Cole için yapar: Kanunsuzluk.


Kısacası, günümüzde seyrek yakalayabildiğimiz kovboy filmlerinden ayağıma kadar gelen bu filmi kaçırmadığım için sevinçliyim. Bunu Emek sinemasının o şaşaalı görüntüsü ve ambiyansı eşliğinde izlemek de ayrı bir keyifti. Ama festival sönüklüğünün - en azından Hacitokankoli ile bizim hissettiğimiz- bir an önce geçip daha fazla heyecan bulma arzusu içerisindeyiz.
İyi festivaller.

# Diğer Festival Günlükleri #


"Lots of music, lost of drugs, lost of sex... That's the rock'n roll..."


"Hayranlık ile dinlediğimiz grupların hayatı gerçekten de hayran duyulası mıdır?" veya "Karizmasına sahip olmayı isteyen binlerce kişinin bulunduğu, Nirvana'nın solisti Kurt Cobain neden intiharı seçti peki?" olmadı bir de "Bakma sen onların eğleniyor göründüklerine, içlerinde derin bir boşluğa sahipler." gibisinden soru ve yargılamalarla karşı karşıya kalan bir kavram şu Rock'n Roll denilen.

İşte biraz olsun bu yaşamın iç dünyasını bize gösteren bir film. Ablasının kendisine bıraktığı bir çanta dolusu müzik plaklarıyla hayatına farklı anlamlar katan ufak bir gencin, dergiye yazmak için bir grubun peşinden gidişinde karşılaşmış olduğu, yer yer tahmin etmediği bir yaşam tarzıyla karşılaştığı bir dünyadan bahsediyor diyebiliriz kısaca bu film. Filmde sevilen grup ve sanatçıların isimleri ya da müzikleri geçtikçe insan bir garip oluyor ( en azından müzik çantasından çıkan Bob Dylan plağı diyebilirm kendi açımdan). Çocugun hayatını değiştirecek daha kimler var peki bu çantada diyorsanız da; The Beach Boys, Led Zeppelin, The Rolling Stone, Cream, The Who, Simon & Garfunkel, Black Sabbath, Jon Anderson... Filme ara ara eşlik de ediyor bu isimler.

Filmde usta oyuncu Billy Crudup bir gitaristi canlandırırken, her ne kadar bunu kabul etmese de bir groupie olan Penny Lane'i ise güzel oyuncu Kate Hudson canlandırıyor. Yönetmenliğini ise sadece bu film ile oscar kazanan Cameron Crowe yapıyor. Filmin uçak sahnesinde gülümsediğinizi - gülümseyeceğinizi ve Elton John' un Tiny Dancer şarkısına büyük bir zevkle eşlik ettiğinizi - edeceğinizi buradan görüyor gibiyim:)

Birdenbire yenilenir hayat,
Beklemeden birdenbire yağmur yağar.
Güneş açar,
Açar birdenbire.
Aşk gelir alıp gider,
Alıp gider seni.
Güneş açar,
Açar birdenbire.
(*) Yasemin Sannino-‘Birdenbire’



Ferzan Özpetek’in tüm filmlerini herhalde Yasemin Sannino’nun Le Fate Ignoranti (Cahil Periler) filmi için yazdığı ‘Birdenbire’ şarkısı özetler. Her şey bir anda olur ve her şey bir arada bulunur. Aşk, kızgınlık, ölüm, eşcinsellik, arkadaşlık, aldatma, evrensellik, özgürlük... Bütün dünya sanki küçülmüştür; fakat dünyanın küçüldüğüne bakmayın; çünkü dünya esasında çoğalmıştır. Herkeste bu küçülen dünyadan bir adet vardır bu filmlerde ve herkes bu küçük dünyaların kahramanlarıdır; bu dünyalar birbirlerine duygularla, düşüncelerle bağlıdır. Ferzan Özpetek de filmlerinde artık görmekten uzaklaştığımız ya da görmek istemediğimiz bu saydam bağı bize sunar. O zaman buyrun müziklerle Ferzan Özpetek’in sunduğu bu saydam bağı görmeye çalışalım.


1959 yılında İstanbul’da doğan Ferzan Özpetek; 1976 yılında, Roma’daki La Sapienza Üniversitesi’nde Sinema Tarihi öğrenimi yapmak üzere İtalya’ya gider. Bu eğitiminden sonra Accademia Navona’da ve Accademia d’Arte Drammatica’da sanat tarihi ve kostüm dersleri alır. Bunun ardından birkaç tiyatro oyununda asistanlık yapar ve 1997 yılına geldiğimizde Cannes Film Festivali’ne katılan, Alessandro Gassman, Francesca D’Aloja, Mehmet Günsur, Şerif Sezer, Halil Ergün, Necdet Mahfi Ayral gibi sinema sanatının büyük oyuncularının yer aldığı ilk filmi olan ‘Hamam’ ı çeker. Film, Ferzan Özpetek’in diğer filmleri için de bir temel ve ipucu şeklindedir. Filmde İstanbul’da yaşayan teyzesinin öldüğünü ve kendisine miras olarak bir hamam bıraktığını öğrenen, evlilik hayatında sorunlar yaşayan başarılı mimar Francesco’nun İtalya’dan İstanbul’a geldikten sonra yaşadığı duygusal karmaşalar ve Mehmet adlı gençle olan ilişkisine değinmiştir Ferzan Özpetek. Filmin soundtrack albümünde yer alan parçalar;


1. Hamam
2. İlk Uyku
3. Mahalle
4. Gece Ziyareti
5. İptal
6. Dünya
7. Gizli Zaman
8. Bu Akşam Bütün Meyhanelerini Dolaştım İstanbul’un
9. İkinci Mektup
10. Disiu
11. Omuzdaki El
12. Tavla
13. Hastane
14. Francesco’nun Sonu
15. Sadaka
16. İstanbul Uyurken


Filmin şarkılarında gerek Türk-İtalyan oyuncularının bir arada olması, gerekse ‘Hamam’ ın kilit nokta olması zaman-mekanı Şarklaştırarak geleneksel doğu müzikleri ve Türk Sanat Müziği tarzı melodiler kullanılmıştır. Perküsyon ve elektronik tınılarla müzikler Şark (Doğu)’ın filmlerde izlediğimiz ya da düşlediğimiz egzotik bedenine bürünmüş. Türk, İtalyan ve Asya geleneksel müzik tınıları arka planda kullanılmış.


Hamam filminin ardından 1998 yılına geldiğimizde Ferzan Özpetek ikinci filmi olan ‘Harem Suare’nin çekimlerine başlar ve film 1999 yılında gösterime girer ve Hamam gibi Cannes Film Festivali’nde de sinema seyircisiyle buluşur. Büyük bir gişe başarısı gösterir ve eleştirmenlerden tam not alır. Başrollerini Marie Gillain, Alex Descas, Serra Yılmaz, Haluk Bilginer, Pelin Batu ve Başak Köklükaya gibi Türk-İtalyan oyuncularının paylaştığı Harem Suare’de bir paşanın Kahire’deki bir köle tüccarından satın aldığı ve Padişah II. Abdülhamit’e hediye ettiği İtalyan asıllı cariye Safiye’nin padişahın gözdesi oluşu, Harem Ağaları’ndan Nadir Ağa ile olan aşkı ve Kanuni Esasi ile harem sistemine son verilişinin cariyeleri etkilediği anlatılıyor ve Harem kurumu sorgulanıyor. İlk filminde olduğu gibi Şark (Doğu) açısından geleneksel, sembolik ve egzotik bir mekan olan haremi anlatan bu filmin müzikleri Ferzan Özpetek’in Hamam filminde de çalıştığı Pivio ve Aldo De Scazi’ye ait. Filmin müziklerinde Pivio ve Aldo De Scazi ve Harem mekanının etkisiyle yine perküsyon ritmleri ağırlıklı egzotik melodiler mevcut.


Ve yıl 2000. Ferzan Özpetek’in İtalya’da gösterimde olduğu haftalar boyunca en fazla izlenen film olan ve benim de favori filmim olan Le Fate Ignoranti (Cahil Periler) gösterime girer. Filmde Hamam filminde olduğu gibi eşcinsel bir ilişkiye ve bunun ardından yaşananların sonucu olarak gelişen ilişkilerde aşkın salt erkek-kadın arası çekimin olmadığını ve hayattaki her şeye, her insana karşı aşk duygusu duyulabileceğine değinir Ferzan Özpetek. Başrollerini Margherita Buy, Stefano Accorsi, Serra Yılmaz, Gabriel Garko ve Erika Blanc’ın paylaştığı filmin müzikleri Ferzan Özpetek’in gelecek yıllarda da çalışmaya başlayacağı Andrea Guerra’ya ait. Andrea Guerra’nın hazırlamış olduğu tema parçası Le Fate Ignoranti (Cahil Periler) filmin başlangıcında Ferzan Özpetek’in yaratmış olduğu gizemler ve maskelerle dolu dünyaya giriş için ideal bir başlangıç, filmin sonunda karakterler arasında oluşan ilişki bağını ve filmin kurgusundaki gelişmeyi tek kelimeyle özetleyen Yasemin Sannino’nun seslendirdiği ‘Birdenbire’ parçası ise filmin akılda kalıcılığını ve klasikleşmesini daha da pekiştiriyor.

Yazının devamı:
Ferzan Özpetek Filmleri ve Müzikleri (Bölüm 2)


KONUK YAZAR: CAPOUPASCAP


"Hep siz konuştunuz, bize hiç söz hakkı verilmedi"
denmesin için artık blogun sayfaları sizlere de açık.


Sinema ile alakalı düşüncelerinizi, film eleştiri ve yorumlarınızı, oyuncu ya da film tanıtımınızı, tüm bunların dışında burada yayınlanmasını istediğiniz, bizimle paylaşmak istediğiniz bir konuyu bize yollayın, yayınlayalım.

  • "Sadece sinema mı?"

Değil tabii ki de. Kültür/Sanat dalı içersinde yorumlayabileceğimiz her türlü yazı olabilir. Bunun haricinde Gündem yazıları olabilir. Ve tabii ki de yazıların karşı görüşleri rencide edici bir tutumu olmaması şartıyla.

  • "Bana ne faydası olacak ?"
Bunun hem bloga hem de yazıyı yazana katkısı olacağını düşünüyoruz. Blog olarak, hem okuyucularla sürekli bir iletişim halinde olmamızı sağlayacak; hem de sizin blogunuzda, yeterli sinema okuyucusuna ulaştığını düşünmediğiniz fikirlerinizi, burada hedef kitleye sunabilme imkanı doğacak.

Ve aynı zamanda blogun hediye bilet ve etkinlik davetiyesi gibi durumlarda öncelik Konuk Yazar'lara tanınacak, onlara sunulacak.

  • "Peki nasıl olacak?"

Yazılarınızı ilgili mail adresimize yollayın, yazınızın altına da adınızı ( nick kullanmak isteyenler kullanabilirler tabi ki de) ve varsa blog adresinizi yazın ki sizinle ilgilenenleri kaynağına, yani size ulaştırma şansımız olsun.


Şimdi soruyoruz sana ey okuyucu !
Neyin var anlatacak ?

mail : sigarayaniklari@windowslive.com


-----------------------------------------
Yayınlanan Konuk Yazar Yazıları :

Ferzan Özpetek Filmleri Ve Müzikleri (Bölüm 1)
(Konuk Yazar : Capoupascap )


Festival Günlüğü # 2
= JUNGFRUKÄLLAN
( Konuk Yazar : Cem )

Festival Günlüğü # 7 La Belle Personne
( Konuk Yazar : Capoupacap )

Festival Günlüğü # 8 Control Alt Del
( Konuk Yazar : Kard )

Festival Günlüğü # 14 / Opium War
( Konuk Yazar : cem )

Turtles Can Fly
( Konuk Yazar : Kübra )

Léon
( Konuk Yazar : Gökhan Yıldız )

Bağımlı Bir Tutkusuzluğun Dönüşümü
( Konuk Yazar : Doğu Dost Onural )

Ferzan Özpetek Filmleri Ve Müzikleri (Bölüm 2)
(Konuk Yazar : Capoupascap )

The Fall
( Konuk Yazar : ÖzbeÖz )


Beyoğlu yeniden canlanıyor. Hep canlıydı ama nedense festival günleri ayrı bir heyecanı ve tadı oluyor. İstanbul - Film - Festival kelimelerini bir araya koyup da bize şenlik yaşatan organizasyon olan İstanbul Film Festivalinin 28. si 4-19 Nisan tarihlerinde bizlerle olacak. 200 adet film-belgesel 7 Farklı sinemada gösterilecek. Ve bu sinemalar arasında 2 film birden sloganıyla ün yapmış tarihi erotik film sineması Rüya da var. Geçmişte içine girmeye korkanlar merak ediyorlarsa buyurup artık girebilirler:)
Biraz festivalden bahsedeyim.


Bu sene 23 katogride toplam 202 film gösterilecek. Uluslararası yarışmada 13, ulusal yarışmada 14 film yarışacak. Yeni yarışma olarak da "Sinemada İnsan Hakları" var. Burda da 10 film yarışacak. Bu sene yeni bir kategori olarak "Gümüş Ülke, Altın Sinema: Arjantin" de Arjantin filmleri var.

Festival; film gösterimlerini, festival ödüllerini, yarışmaları ve etkinliklerin tamamını kapsıyor. Etkinlikler içerisinde sinema dersi, söyleşiler, parti ve konserler, kısafilm gösterimleri olacak. Filmlere gelecek olursak, Fransız filmleri diğer ülkelerinkine göre biraz fazla durmakta ve bu da bu ülkenin sinemasını sevenler için iyi bir haber. Filmlerden bahsetmek istemiyorum. Çoğu hakkında da bilgi sahibi değilim açıkcası ama bir kaç tavsiyem de olmayacak değil.

Ama önce BİLET FİYATLARI'nı kontrol ediniz.
Günlerine ve seanlarına bakmak için de FİLM LİSTESİ ve FİLM ÇİZELGESİ.
Şu duyuru da önceden okunmalıdır. O duyuru bu duyuru.



SUMMER ( Yaz): 2008 yapımı ingiliz filmi. Ana karakterin çocukluk döneminin geçtiği yere gidip geçmişiyle yüzleşmesini anlatıyor. ve karakterimizin adı da Shaun olunca direk izlenebilir diyebilirim:)

L'HEURE D'ÉTÉ (Yaz Saati): Demonlever'in yönetmeni Olivier Assayas'ın 2008 yapımı filmi. Karmaşık bir yapıya sahip olsa da Demonlever'in yanında daha bi yumuşak kaçacagını düşünüyorum. Juliette Binoche 'nin de bu filmde oynadığını belirtmeden geçmek istemem.


ALİ'NİN SEKİZ GÜNÜ : Monoton bir hayata sahip bakkal Ali'nin içinde; mahallesine, dolayısıylada hayatına Zeynep'in taşınmasıyla ufak kıpırtılar oluşur ve platonik bir aşka dönüşür. Ve başlar Zeynep'i takip etmeye, ettikçe kendi yalnızlığını anlamaya. Önceki filmlerinde kaybedenleri oynayan Yazgı filminden Serdar Orçin ve Kader filminden Ufuk Bayraktar'ı bir araya getirmesi bile yeterli benim için. izlemeyeliz he Hacito, ne dersin :)

FORASTERS (Yabancılar) : "Morir o no" (ölmek veya ölmemek) filmi daha önce istanbul film festivalinde gösterilen ispanyol yönetmen Ventura Pons' un 2008 yapımı filmi Yabancılar'da bir ailenin iki farklı olaya karşı olan duygularını ve o olaylardan ötürü oluşan yabancılaşmayı anlatıyor.

HAYAT VAR : Reha Erdem 'in son filmi olan Hayat Var önce vizyona girecek ardından da festivalde gösterilecek. Nerede izleyeceğinizin kararını da siz verin.

BOUND FOR GLORY (Şöhret Yolunda) : Sevdiğim ve çokca da seveni bulunan usta şarkıcı Bob Dylan' ın kendisinden etkilendiği hatta onun yolunu takip ettiği efsanevi folk şarkıcısı Woody Guthrie'nin yaşamını konu alan 1977 yapımı bir ABD filmi. Müzik severlere ,özellikle de folk müzik sevenlere, duyrulur.

8.th WONDERLAND (8. Harikalar Diyarı) Dünya çapında sıradan insanların internet üzerinden sanal bir devlet kurmasıyla alakalı ilgi çekici konusu olan bir film. "Kusursuz derecede örgütlü ama var olmayan bir ülkeyle nasıl savaşılır?" sloganı ile verilmiş İKSV sitesinde. Demokrasi ve devlet anlayışımıza farklı bir bakış açısı var sanırım.


9.99 Etgar Keret'in kısa hikâyelerinden uyarlanmış bir stop-motion animasyon filmi. Yaşamın ve mutluluğun post-modern anlamıyla alakalı bir komedi cümlesiyle ilgimi çekti. Belki sizin de ilginizi çeker.


APPALOOSA ( Kanun Benim ) : Sinemada artık western filmi bulmak zorlaştı. Bu ihtiyacımızı giderecek bir film. Oyuncu kadrosunda Viggo Mortensen veRenée Zellweger'in yanısı filmin yönetmenliğini yapan usta oyuncu Ed Harris de bulunuyor.


THEY SHOOT HORSES, DON'T THEY? (Geçen yıl kaybettiğimiz Sydney Pollack anısına yönetmenin 1969 yılında çektiği filmi de festivalde bulabiliriz.



CANKURTARAN İSTANBUL Yeni Türk Sineması segmentinte gösterilen deneysel bir türk filmi. Aynı film içinde 4 farklı film ve her birinin ritmi ve hikaye akışı farklı...



ELDORADO Gerçek bir olaydan yola çıkan absürt-komedi filmi Belçikanın 2009 yılı oscar adayı. Genç bir adamın hırsızlık yaparken yakalanması üzerine soyduğu yerin sahibiyle arasında başlayan dostluktan bahsediyor.



JOHNNY MAD DOG (Kuduz Köpek Johnny) Kara kıtada yaşanan insanlık dramıyla alakalı bir film. Gerçek hayatta askerlik yapmış çocukların canlandırdığı asker-çocuklar üzerinden bir milletin dramını gözler önüne seriyor.



LOS BASTARDOS (Piçler) Amerikadaki göçmenler hakkında bir film. Ağır-aksak ilerleyen çarpıcı filmlerden biri.



SÜT Semih Kaplanoğlunun "Yusuf Üçlemesi"nin Yumurtadan sonra ikinci filmi Süt. Bu sefer yusufun gençliğine tanık oluyoruz. Merakla beklediğimiz filmlerden bir diğeri .



SHIRIN Belki de festivalin en ilginç filmi. Bir İran filmi. Efsanevi Hüsrev ile Şirin'in sinemaya aktarılmış halini izleyen sinemadaki insanların kah gülerken kah ağlarken portrelerine yer verilmiş bir film. Sonuna kadar sadece izleyicilere odaklanan filmde arkadan da hikayeyi dinleyebiliyoruz.

ABSURDISTAN : Antalyanın bir köyündeki olaydan esinlenmiş, masalsı bir anlatıma sahip komedi bezeli bir film. Köye gelen suyun kesilmesinden sonra erkeklerin buna duyarsız kalmasına sinirlenen kadınlar, ellerinde büyük bir silahın oldugunu keşfederler. Bu silahın adı amiyane tabirle sex'tir.

TULPAN Son zamanlarda yükselişe geçen Kazakistan sinemasından bol ödüllü ve konusuna bakıldığnda oldukça eğlenceli görünen bir komedi filmi. Asa, Tulpan'la evlenmek istemektedir. ancak Tulpan, kulakları büyük diye Asa'yı istemez.

LÅT DEN RÄTTE KOMMA IN ( Gir Kanıma ) : isveç yapımı olan bu korku filmini ne kadar aradıysam da bulamamıştım bir türlü. Ben onun ayağına gitmeden o geldi ayağıma. Fantezi-komedi diye kategori edebileceğimiz film IMDB'de de oldukça değer görmekte. istersen sen de bak.

DEN DU FRYGTER ( Korkma Benden) : Favori filmlerimden Ademin Elmaları'nın yönetmeni Thomas Jensen'in senaristliğini yaptığı ve yine Ademin Elmaları filminin başrol oyuncusu Ulrich Thomsen'in oynadığı bir Danimarka filmi. izlenmezse ayıp olur:)

KOLME VIISASTA MIESTÄ (üç Bilge Adam) : "Bir noel gecesi biraraya gelen 3 anti-kahraman erkekliğin yüzkarası olduklarını anlatırlar ve bir yandan da bir Noel mucizesinin gerçekleşmesini umarlar."

LOFT (Çatı Katı) : Evli beş erkeğin, kaçamak yapmak için tuttukları çatı katında buldukları genç bir kadın cesedi ile oluşan şüpheler ve olaylar zinciri. Gece Yarısı kuşağında gösterileceği için öğrenciler tarafından pek bi rağbet görmeyecek sanırım.

GÖLGESİZLER : Ümit Ünal tarafından, Hasan Ali Toptaş'ın romanından uyarlanmış bir film. Sinemada izlenmemişse festival ortamında izlenmesi tavsiye olunabilir.



Burda kıyıda kalmış bir kaç filme değinmek istedik. Siteye ilk girdiğinizde gözümüze çarpan galalardan falan bahsetmedik. Ama 202 film arasında muhakkak gözden kaçırdıklarımız olmuştur. Bu konuda da tavsiyelere açığız.


"Bir memleket gibidir gemi. Her şey düzenli ve kontrol altında olmalıdır. Kaidelere uyulmalıdır, kanunlara, nizamlara.. Ben de bu memleketin başbakanı gibiyim mesela. Her şey benden sorulur. Denize çıktınmıydı, bu küçücük gemi bi memleket gibi oluverir. Aslında bir başbakandan daha çok görevim var. Çünkü onun bakanları var, adamları var, falanı var filanı var. Benim yok. Bu gemide güvenlik de eğitim de sağlık da eğlence de benden sorulur."




Kaptanın da filmin başında bahsettiği gibi gemi onlar için ayrı bir devlet gibiydi. Düzeni ve kontrolü sağlamak da kaptan ve mürettebatın işiydi. İçtikçe acıkan, acıktıkça içen, içtikçe tekrar gerilen bir mürettebata sahip olsalar da iyi-kötü düzen devam etmekteydi. Taa ki o gemiye bir kadın sızana kadar.

"Şu küçücük gemide niye düzen bozuluyo be Kamil? Hee niye? Bi kız vardı, noldu?"

Yaratılışın başında dünya düzenliydi. Tek bir cins vardı, adam diye isimlendirildi, ilk adamın Adem oluşundan ötürü. Daha sonra "bu kadar düzen fazla iyi değil" diye düşünülmüş olacak ki ikinci bir cins yaratıldı. Ve onlar da kadın olarak adlandırıldı. Kadının yaratılışı değil tam olarak bu kaosu var eden, karşılıklı iki cinsin birbirine olan ihtiyac koşullarıydı asıl neden.

Tam da bu noktada Gemi'ye bir kadın girmiştir artık. O vakte kadar, kendi içerisinde adaletli ve düzenli yönetilen gemi, birden günahlar şehrine dönüşür. Kaptanın, halkından beklediği birbirine güven ve kollama artık yok olmuştur. Çünkü şehre kadın ile beraber artık zina girmiştir.

"Bu dünya iki şeyden yıkılacak. bi binadan, bi de zinadan."

Kadına herkes duyarlıdır gemide. Kıyıda köşede kadının görüntüleri ile kendi işini kendi gören Kamil, duruma göre kadını birbirlerine peşkeş çeken 2 mürettebat, kimseye vermediği viskisini kadın ile paylaşan Kaptan. Sadece viski ikramıyla kalmadığını düşündüğünden belki de kıza tecavüz edenlerin sayısını "en az 2 " diyerek kafa olduğu gecelerden kalma bir zinayı da kendinden beklemektedir. Belki de konu kadın olunca en sadığı olan Kamil'den de şüphelenmektedir.


"hatırlıyor musun?"
"hatırlıyom amına koyim. hiç iyi şeyleri hatırlamaz bu kotkafa"

ilerde yer yer tekrar bahsetmeyi düşündüğüm bu Gemide filmini, Barda filminin de yönetmenliğini yapan Serdar Akar yaptı. Oyuncu kadrosunda ise usta oyuncu Erkan Can, Haldun Boysal, Naci Taşdöğen ve Yıldıray Şahinler bulunuyor. İçerisinde bulunduğu bol küfürlerden ötürü filmi, Tvde izleme şansınızın sıfır olduğu düşünülürse, en yakın bir Dvd'ciden tedarik etmekte fayda var.


Western filmlerini seviyorum. Senaryoyu karışık yapıp, izleyeni kafa yormaya zorlamak yerine ; oyuncuların ve mekanların doğallığını , konunun sade akışını öne çıkarıyor. "Ölüm Atlısı" olarak çevrilen bu filmde Lee Van Cleef başrolde. Aslında filmden çok da bahsedip , spoiler vermek istemiyorum. Filmin Tarantino'nun "Kill Bill" filmiyle olan benzerliğine dikkat çekmek istiyorum. Bu filmi izledikten sonra , Kill Bill 'in sadece modern bir kopya olarak yeniden çekildiğini söyleyebilirim. Tabii ki Tarantino' nun Kill Bill ' i çekerken western filmlerinden , müziklerinden esinlendiğini biliyordum ama bu derece olduğunu tahmin edememiştim. Gelelim filmimizle - Kill Bill arasındaki benzer noktalara... Ailesi gözlerinin önünde öldürülen küçük bir çocuk olan BILL , 15 yıl sonra intikam için geri dönüyor ve ailesini öldürenlerin bir bir peşine düşüyor. Ama düşmanlarını öldürürken , onları düelloya davet ediyor ve onlara son bir şans veriyor. Dediğim gibi esinlenmekten öte... Ayrıca bazı sahnelerde tıpkı Kill Bill ' deki Beatrix Kiddo ' nun (Uma Thurman) düşmanlarını 4 yıl aradan sonra gördüğünde yüzündeki intikam ifadesi ve ekranın hafif kırmızılaşarak arkadan bir gerilim müziğinin verilmesi bu filmde de çokça var. Yani Tarantino ' nun Kill Bill ' i yaparken klasikleşmiş filmlerden esinlenme , onlardan adeta bir derleme yaptığını biliyorduk ama bu filmi izledikten sonra Tarantino'nun esinlenmeyi biraz fazla kaçırdığını rahatlıkla söyleyebilirim. Her iki filmi de izleyenler bana hak verecektir.

Ailesini bir tarafik kazası sonucu kaybetmiş August ve Cristina'nın öyküsü. Cristina ekranda pek gözükmese de bu tam olarak onun hikayesi. August, yaşam çizgisine devam etmek için rahipliği tercih etmiş, fakat kardeşinin porno sektöründe yıldızlaşan bir star oluşunu, Princess oluşunu, uzaktan uzaktan acı içerisinde takip etmiştir. Nasıl ki Cristina ailesinin ölümünden kendini sorumlu tutmuş ve -bu travmanın etkisinden belki de- kendini farklı arayışlar içerindeyken porno sektöründe bulmuşsa, August da kardeşinin bu sektöre bulaşmasından kendini sorumlu tutmuş ve -yine belki bu yüzden- kendini tanrıya affettirebilmek için rahipliği seçmiştir. Kendini sorumlu tutuyor, çünkü Cristina'nın kayıtlardaki ilk porno filmi August'un kamerasıyla kaydediliyor.

Film Cristina'nın ölümü ile başlıyor. August, kardeşini koruyamasa da ondan arta kalan 5 yaşındaki illegal kızı Mia'yı, daha güzel bir hayat yaşatmak için, kardeşinin yaşadığı yerden -genelevden- alıp yanında götürüyor. Her ne kadar o evden alsa da geçmişten kurtulmak ve kıza daha masumane bir hayat yaşatmak için bunun yeterli olmadığını da biliyor. Ama saklamak istediği şey de gerçeklerdi, kardeşinin ,yani Mia'nın annesinin, bir pornostarı oluşu. O zaman amacını belirlemiş bulunuyor August, Mia'yı bu gerçeklerden korumak.

Bundan sonrası sosyal mesaj içerikli bir intikam filmi olarak çıkıyor karşımıza. Yer yer Japon animasyon filmlerinden, yer yer Tarantino'nun bol kanlı intikam filmi Kill Bill' den benzemelerle harmanlanmış ve ortaya bu film çıkmış.

2006 yapımı Danimarkalı bir Anders Morgenthaler filmi olan Princess 'i diğer animasyonların tercih nedenlerinden öte bir sebebi var gibi görünüyor. Bu konuyu işlemek için animasyon çekmeye sanırım daha mecbur hissetmiş yönetmen kendini. Zira filmin temasında porno sektörü ve de çocuk pornosu bulunmakta. Leon filminde, tepki alan ve sonradan kesilen sahnelerde Leon-Mathilda aşkı nasıl rahatsız edici bulunup sansürlendiyse, yönetmen de bu korkudan olsa gerek, konuyu daha az rahatsız edici boyutta verebilmek için animasyon olarak çekmek istemiş olabilir. Animasyon da olsa bazı görüntüler rahatsız etmiyor da değil. 5 yaşındaki bir kızın yaptıkları, yaşadıkları, ona yapılanları duydukça ve gördükçe Mia'yı gerçekten de -yaşlı karının da deyimiyle- 5 yaşında yetişkin bir kadın olarak görmeye başlıyoruz. Yetişkinlik sadece onun sekse olan saflığından kaynaklanmakta, onun haricinde elinden düşürmediği oyuncağı Multe ile oynayan tatlı ve minik bir kız olarak duruyor karşımızda.

Danimarkadan ne çıksa yerim mantığıyla izlediğim bu filmden de pişman olmadan ayrıldığımı, rahatsızlığımın filmden ötürü değil de konusundan ötürü olduğunu belirtmek isterim. Ve izleme gibi bir niyetiniz varsa önceden söylemiş bulunayım, animasyon da olsa film +18 kriteri bulundurmakta ve buna göre izlenmelidir.

Artık büyümek isteyen bir çocuk olan Josh Baskin günün birinde bir dilek kutusuna para atıp , büyümüş olmayı diler ve ertesi sabah kalktığında artık büyümüş bir çocuk olur. Ama bu büyüme sadece fiziki anlamda olmuştur. "Her yaşın ayrı bir güzelliği var" sözü mükemmel bir şekilde işlenmiş. Film ilk anda komedi filmi gibi seyretse de zaman zaman dokunaklı. Başrollerde Tom Hanks, inanılmaz performansıyla götürüyor filmi. Zaten 1988'de en iyi erkek oyuncu dahil olmak üzere 2 dalda oskara aday gösterilmiş "Big". Tom Hanks'in ünlendiği film olarak da söylenebilir. Filmin konusu çok çocukca gelebilir, ama izlenmesi gereken bir film. Ve sanıyorumki bu türdeki filmlerin ilklerinden bu film. Filmin yönetmeni ise Penny Marshall. Gelişme çağında olan bir çocuğun ruh halini, duygularını, hayallerini çok iyi işlemesinde herhalde yönetmenin bayan olmasının da bir etkisi vardır.

Altın Portakal ( 45 kez) , İstanbul Film Festivali (27 kez) , İf istanbul ( 8 kez ) gibi biraz daha eskiye dayanan ödüllü festivallerimize geçen sene bir yenisi daha eklenmişti. Aslında festival değil, film gösterimi yapılmıyor, sadece yerli filmlere ödüllerin verilmesinden ibaret. Yeşilçam Ödülleri.

Gelenekselleşmesi düşünülen Yeşilçam Ödülleri' nin 2.si de sahiplerini buldu. Adaylar açıklandığında gözde film olarak Sonbahar gözüküyordu, onu takiben de Üç Maymun ve Issız Adam. Ama ödül dağıtımı kısmında -oscarda da olduğu gibi- en fazla aday olanın bir arkasındaki film öne çıktı. Üç maymun... NBC' nin bu başarısını defalarca dile getirmiştik zaten, hep destek tam destek deyip desteğimizi sürdürmekteyiz.

İsmi Yeşilçam olsa da filmlerde Yeşilçam tadı bulunmamakta. Hemen eski filmleri gözümüzün önüne getirdiğimizde -taklit yahut orijinal- benzeri bir çalışmanın olmadığını da görüyoruz. Issız Adam' da içten konuşmalar Selvi Boylum Al Yazmalım' ı hatırlatmadı değil hani, yeni Selvi Boylum ben olacam demek istedi belki de, ama olamamışa benziyor. Kanımca olamayacak da.

Eski-yeni kıyaslaması yapmıyorum, yapmak da istemiyorum, gerek de görmüyorum hatta. Eski filmlerde konu aralarına aşk, eroin, komedi usulü eleştiri sıkıştırırdık. Günümüzün moda konusu ise hiç şüphesiz 80'ler. Bir darbe almış başını gidiyor. Artık darbe zamanı sinemaya gelmeli, yoksa daha çok konuşuruz biz bu ivedikleri.

Düşündüm de, Ey Halkım! Siz buna gerçekten müstehaksınız :)

Bu arada ;

En İyi Film - Üç Maymun En İyi Yönetmen - Nuri Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Yönetmen -Nurii Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Kadın Oyuncu - Hatice Aslan ( Üç Maymun )

En İyi Erkek Oyuncu - Onur Saylak ( Sonbahar )

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu - Yıldız Kültür ( Issız Adam )

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu - Altan Erkekli ( O... Çocukları )

En İyi Senaryo - Ebru Ceylan, Ercan Kesal, Nuri Bilge Ceylan ( Üç Maymun )

En İyi Müzik - Cenk Erdoğan, Bora Ebeoğlu, Cengiz Onural ( Issız Adam )

En İyi Görüntü Yönetmeni - Gökhan Tiryaki ( Üç Maymun )

Genç Yetenek Ödülü - Ahmet Rıfat Şungar ( Üç Maymun )

İlk Film Ödülü - Sonbahar

"Better to be king for a night than schmuck for a lifetime."

Hem If 2009 hem de Oscar tahminleri konularında bu filmden az da olsa bahsetmiştim. Ayrı bir konu açıp bahsetmemem ayıp kaçar diye düşündüm.

1950lerin Americasında; paltolu-şapkalı, ofiste çalışan ve sekreterleriyle yatan , üzerine de zipposuyla yaktığı sigarısını içen erkeklerden oluşan bu dönemde; geçen bir Amerikan aile dramı diyebiliriz belki de özetle. Ama olanlar bundan fazlasını oluşturuyor. En basitininden 1997de çekilen 11 oscarlı Titanic filminin bu iki aşığı tekrardan aynı sahnede (aynı filmden Kathy Bates da var, eklemezsek ayıp olur). Bu iki eski sevgiliyi bir araya getiren ise Kate Winslett'ın yeni sevgilisi, hatta kocası, Sam Mendes, filmin de yönetmenidir ayrıca.

Bu girişten sonra gelgelelim filme. "Genç Wheeler çifti" namıyla Frank - April çifti, dıştan bakıldığında, hatta çevresindekilere de sorulduğunda, yaşadıkları Revolutionary Road ' un en mutlu-uyumlu çifti olduğu izlenimi oluşuyor. Ama aslolan bundan ibaret değildir. Bunu çiftimize farkettiren ise John Givings adlı psikolojik bir hastadır. Nedense filmde kişi aklını yitirdikçe daha sağlıklı düşünmeye, bazı şeylerin farkına daha rahat varıyor gibi bir izlenim oluşuyor. Hepten deli olan John Givings bu farkındalıklardan başından beri haberdar iken, ara ara psikopata bağlayan April da gerçeği kabul kabulleniyor. Kabullenemeyenler ise filmde akli dengesi sağlıklı olan kişilerden oluşuyor. Sam Mendes'in neden bu konuda bir film çektiği anlaşılıyor bu noktada. American Beauty filminde de american aile düzenine içten içe veryansınlar edişini bu filmde de sürdürüyor. Her iki filmde de fikirsel olarak benzerliklerin dışında karakter olarak da benzerlikler var.

Filmde içten içe biriken öfkelerin zamanla dışarı fışkırdığı yerler vardır ki bunlardan biri de filmin başındaki tartışmalarıdır. (Bu tartışmaya kadar izlesem mi izlemesim mi düşüncemi ortadan kaldırmaya yetecek kadar kaliteli bir tartışma olmuştur kendileri kanımca :)

Diğer güzel sahneleri ise mahallemizin delisi John Givings' ın bulunduğu sahnelerdir. Buralarda film kendi fikrini sergilerken, Michael Shannon da oyunculuğunu bizlere sunuyor. Kendisinin oscar almasını dilerdim ama The Dark Knight filminin Joker'ine takıldı. Ki izlerseniz filmi siz de farkedeceksiniz, Michael Shannon'un canlandırığı John Givings karakterinde biraz Joker'i bulacaksınız. Yemek masasındaki konuşmasını "what happened?" deyişinde, Joker'in masa başında mafya üyelerine yaptığı konuşması hatırlayacaksınız gibime geliyor. Bu bi sahne çalımı mı, yoksa karakteri benzetme çabası mı bilmiyorum ama her ne ise çok yerinde olmuş.

Richard Yates' in kitabından uyarlanan ve American Beauty' nin yönetmeni Sam Mendes tarafından çekilen Revolutionary Road 27 Şubat tarihinde "Hayallerin Peşinde" adıyla Türkiye'de gösterime girecek, duyrulur.


Büyük güne, Akademi'nin seçtiği filmleri oscar ile ödüllendirmesine, 2 gün kaldı. Kimileri "ben oscarı önemsemem" dese de içten içe ne kadar değerli olduğunu herkes bilir. Buna Avrupa Sineması da dahil. Takip edenler de kendince bazen haklı bazen de haksız bulurlar. Ona değil de buna vermeliydi şeklinde. Kim ne derse desin, her dal için yalnız biri bu oscara sahip olacak ve bunu da 1311 üyesinin oyuncu olduğu 5830 Akedemi üyesinin oyları belirleyecek. Ama tabiki herkes gibi bizim de tahminlerimiz, bazı noktalarda da almasını dilediklerimiz var. Kuşkusuz adaylıklarda en çok konuşulan film Benjamin Button, fakat istediğini elde edeceğini düşünmemekteyim. Buyrun tahminler-dilekler. (ufak bi not: adayların sıralanışı da bir sonraki tercihimizin ne olduğu konusunda ufak bi tüyo vermektedir:)
-------------------

Film
Slumdog Millionaire
The Curious Case of Benjamin Button
Milk
The Reader
Frost/Nixon

Sitemizde yaptığımız ankette Benjamin Button ile kıyasıya mücadele eden Slumdog Millionere'in henüz Türkiyede vizyona girmemesi hasebiyle fazla bilinmediği kanısında olan Blog yöneticilerinin oyu Danny Boyle'un filminden yana.

Yönetmen
David Fincher - The Curious Case of Benjamin Button
Danny Boyle - Slumdog Millionaire
Gus Van Sant - Milk
Ron Howard - Frost/Nixon
Stephen Daldry - The Reader

Filmin güzelliği ile onun yönetilmesi eşdeğerde kavramlar değildir. Kuşkusuz Slumdog Millionaire filmi de çok güzel yönetilmiş, fakat filmdeki zaman kargaşasını bizlere pek karıştırmadan anlatabilen kurguya ve onu yönetene saygı duymak gerekir. Geçen sene Martin Scorsese yapılanın bu sene de David Fincher'e yapılıp, bu ödülü geçmişteki başarılı filmlerinin de adına vereceklerini düşünüyorum. Şayet Danny Boyle kazanırsa da sonuna kadar haketmiştir, afiyet olsun derim.

Erkek Oyuncu
Mickey Rourke - The Wrestler

Sean Penn - Milk
Frank Langella - Frost/Nixon
Brad Pitt - The Curious Case of Benjamin Button
Richard Jenkins - The Visitor

Mickey Rourke... Bu adam ödüller almayı hakediyor.Altın Küre ödüllerinde hakettiği verildi ki bunda da verileceğini düşünüyorum. Bir güreşçiyi, bir güreşçi gibi oynamak her yiğidin harcı değildir (oysa gerçekte ne kadar sempatik biri olduğunu BAFTA ödül törenin de görmüştük). Tıpkı bir gay'i, bir gay gibi oynayan Sean Penn gibi. Milk filminin yazısında da değindiğim gibi yakın tarihlerde eşcinsel karakterlere ödüller gitti. Akademi bunu yetersiz buluyorsa Sean Penn de bu ödülün sahibi olacak. Ama "yeter artık millet bizi de gay sanacak" diye düşüncelere giderlerse de oyun Mickey Rourke'den yana olacağını düşünüyorum.

Kadın Oyuncu
Kate Winslett - The Reader

Meryl Streep - Doubt
Angelina Jolie - Changeling
Anne Hathaway - Rachel Getting Maried
Melissa Chessington Leo - Frozen River

Aslında Revolutionary Road filmindeki oyunculuğu da aday gösterilebilirdi. Ama 2007'de Cate Blanchett' e verilen aynı dala iki farklı filmde aday gösterilme şerefini tattırmadılar Kate Winslett'a. Belki de buna gerek kalmadığını düşündüklerinden. Tahminlerimizin favorilerinden Kate Winslett'a oyumuz.

Yardımcı Erkek Oyuncu
Heath Ledger - The Dark Knight

Philip Seymour Hoffman - Doubt
Michael Shannon - The Revolutionary Road
Josh Brolin - Milk
Robert John Downey, Jr. - Tropic Thunder

Cevap verirken hiç düşünmediğimiz bir kısımdı burası. The Dark Knight filminin başarısının arkasındaki en büyük etken -gerek oyunculuğuyla gerekse ölümüyle- Heath Ledger'dır. Bu oyunculukla sinema tarihinin unutulmaz karakterleri arasına da Jokeri eklemiş bulunuyor. Joker zaten ekliydi demeyin, şimdi ayrı bir güzellikte ekli:) Bir de ben Michael Shannon'un filmdeki oyunculuğuna dikkat çekmek isterim ki onu da yakın bir zamanda sizlerle paylaşacam, bekleyin.

Yardımcı Kadın Oyuncu
Penélope Cruz - Vicky Cristina Barcelona
Marisa Tomei - The Wrestler
Taraji Penda Henson - The Curious Case of Benjamin Button
Amy Adams - Doubt
Viola Davis - Doubt

Sinema tarihinin unutulmaz kadın karakterlerin sayısı, erkeklerin sayısıyla kıyaslandığında bir hayli düşük. Maria Elena karakteri bir çok gönülde ikinci Marla Singer olabilecek nitelikte.Bunu bizlere iyi yansıtan Penelope Cruz'un da bunun hakkını alacağını düşünmekteyim. O olmadı mı, sırada Marisa Tomei var. Onu çıplakken izlemenin çok güzel olduğunu söyleyen Mickey Rourke gibi biz de aynı tadı aldık :)

Özgün Senaryo
Martin McDonagh - In Bruges

Andrew Stanton, Jim Reardon - Wall-E
Dustin Lance Black - Milk
Mike Leigh - Happy Go Lucky
Courtney Hunt - Frozen River

Tercihlerimizden ziyade dilediklerimiz kısmına bir örnek olsun bu kısım. Filmin ayrı bir tatlılığı var nedense. İngiliz aksanından dolayı mı desek, Ralph Fiennes'ten mi desek, Colin Farrell'den mi desek bilemedik. Sanırız senaryodan diye karar kıldık ve oyumuz da ona gidiyor. Wall-E 'nin o uzaylaşan dünyada mikroplaşan insanlar senaryosu da farklı ama ürkütücü olduğundan pek sevdiremedi In Bruges kadar.

Uyarlama Senaryo
Simon Beaufoy - Slumdog Millionaire
Eric Roth - The Curious Case of Benjamin Button
Peter Morgan - Frost/Nixon
David Hare - The Reader
John Patrick Shanley - Doubt

Filme giden ödül, senaryoya da gider kanısındayız. İzlediğimiz filmlere göre biraz farklı olduğundan; belki de masalsı tadından ötürü...

Kurgu
The Curious Case of Benjamin Button
Slumdog Millionaire
The Dark Knight
Milk
Frost/Nixon

Kurguda zamansallığın önemine dikkat çekiyor ve burda Benjamin Button diyoruz. Konusu itibariyle sıkı bir kurguya ihtiyacı olduğu ortada. Ve başarıyla da gerçekleşmiş.

Müzik
Slumdog Millionaire - A.R. Rahman
The Curious Case of Benjamin Button - Alexandre Desplat
Wall-e - Thomas Newman
Milk - Danny Elfman
Defiance - James Newton Howard

Hindistanda geçtiğinden dolayı "hadi ne zaman o iğrenç danslarını yapacaklar" diye beklerken güzel müzikler çıkıverdi karşımıza. Ama saolsun yönetmen bizleri boşuna bekletmedi, beklediğimizi filmin sonuna kaktırıvermiş :)

Animasyon Filmi
Wall -E

Kung Fu Panda
Bolt

Fazla bir şey demeye gerek yok sanırım. Wall-e işte...

Yabancı Film
Vals Im Bashir - İsrail
Entre les murs - Fransa
Der Baader Meinhof Komplex - Almanya
Okuribito - Japonya
Revanche - Avusturya

Bu sene ilk 9'a kalmıştı Üç Maymun. ilk 5 açıklanacağında umudum vardı. Bir kalabilseydi ilk 5e oyumuz direk ona olacaktı. Tahminlerimiz kısmından değil tabiki de dileklerimiz kısmından olacaktı. Fakat olmadı işte. Yine de teşekkürler Nuri Bilge. Biz sana ödülü verdik zaten de bir de sensiz düşünelim bu ödülü. O zaman da ortaya Vals Im Bashir çıkıyor. İsrail hükümeti, geçtiğimiz aylarda yaptığı askeri girişimleri (harbiden giriştiler yani) ile israilin tanıtımını oldukça yaptı zaten bizlere. Bu ödül belki onları -kendilerince- temizler diye düşündüğümden -yada düşündüklerinden- seçiyorum. Öyle işte.. Türk halkının genel kanısı, işin içinde israil varsa mutlaka bi p.çlik de vardır:)

-----------------------

Bu yıl 81. si düzenlenecek olan Oscar Ödül Töreni, geçen sene olduğu gibi bu sene de Kaliforniya'da ,Kodak Tiyatrosu'nda, yapılacak ve orijinal diliyle CNBC-e 'de, Türkçe çevirisiyle de NTV de, pazarı - pazartesiye bağlayan gecenin 01.00 saatinde canlı olarak yayınlanacak. Haberiniz ola.

The Curious Case of Benjamin Button

Uzunca ismine rağmen kuşkusuz 2008'in en çok konuşulan filmlerinden The Curious Case of Benjamin Button. Hayatı tersten yaşama fikrini konu alan bu filmde, bize oldukça fantezi gelen bir hayatı son derece sıradan bir yapıda anlatması filme tat katan önemli unsurlardan. Nasıl yani ters yaşamak? onu biraz açayım. Yaşlı bir insanda bulunması gereken (ciltteki kırışıklık, gözlerdeki bozukluk gibi) tipik özelliklere sahip bir şekilde dünyaya gelen bir çocuğun zaman içinde kendisinde olan değişimlerle gencecik bir insan yapışına bürünüşünü anlatıyor. Tabi bu genç-körpe zamanının 50'li yaşlarına denk gelmesi de doğal.

Filmin, bu senaryo ile, Can Yücel'in "Hayata Tersten Başlamak" şiirinden uyarlandığını düşünenler bile var ( evet, ne yazık ki var). Can Yücel'in şiirindeki geriden başlama düşüncesi yıllardır kayıt yapan bi kameranın geri sarması misali. Oysa bu filmde kayıt tersten, ama baştan başlıyor.

Filmi izlerken zaman takibini zihinde sürdürmek gerekiyor. Şuan hangi zamanda ve bedensel olarak ne durumda diye her sahnede düşünmeniz 2 buçuk saatlik filme bağlanmanızı sağlıyor. Bu noktadan dolayı uzun oluşu sıkmıyor yani. İzlerken beni düşündüren bazı sahneler vardı. Hoşuma giden sahnelerin yanında bir de "şöyle olması gerekmez miydi?" diye düşündüğüm bir kısım var ki o da Benjamin Button'ın yaşının ilerlediği kısımlardaki bu zaman anlayışı. Doğuşta, bebek boyutunda bir yaşlı izleten anlayışın; ölümüne yakın zamanda da, yetişkin boyutunda bir bebek izletmesini beklerdim. Evet, 1,70 boylarında devasa bir bebek. Eğer bu noktada film ile aynı düşünceye sahip birisi çıkıp "kardeşim sen yanılıyorsun" diyorsa bana da anlatsın lütfen. Aklıma takılan bu ayrıntıya daha da fazla takılmadan diğer hususlara değineyim.

İzleyicilerin bazısını geren bir savaş sahnesinden öte beni en çok geren, Benjamin'in bu durumu karşısında Daisy' de oluşan o çaresizlik duygusu. Böyle bir durumda ben olsam ne yapardım diye sordum kendime ve ben de bir yanıt bulamadım ( bulan varsa yine bana sölesin:). Diğer sahneleri de üzerinde durmadan söyleyeyim. Babasını alıp güneşin karşısında kendi kilisesini yaratması ve filmde ara ara karşımıza çıkan amcanın "Beni yedi kez yıldırım çarptığını söylemiş miydim?" deyişleri ve ardında gelen o canlandırmaları. Son olarak da Cate Blanchett'in, Daisy'nin gençliği dönemlerindeki güzelliği... Eklemeden geçmek istemedim:)

2009 Oscar ödüllerinde 13 daldaki oscar adaylığı ile damgasını vuran filmin bu başarısı, arkasında sağlam bir kadronun oluşundan kaynaklanmakta. Forrest Gump' ın yazarı Eric Roth'un kaleminden çıkma; Fight Club, Se7en, The Game filmlerinin yönetmeni David Fincher' ın kamerasından oluşma; David Fincher' ın "güzel filmlerde ödül kazanamama" yolundaki dava arkadaşı Brad Pitt ve tüm güzelliği ile Cate Blanchett'in oyunculuğuyla terekküp etmiş bir yapıdan bahsediyorsak bu adaylıklar oldukça doğal durmakta. Tabi işi kolaylaştıran bazı etkenler de yok değil. Makyaj, kostüm, görüntü gibi dallarda rakipler az olunca adaylığının konması doğal. En iyi makyaja Slumdog'ı aday gösterecek değillerdi ya. Tabi en çok merak edilen ödüllerdeki şansı ne derece yüksektir orası tartışılır. En İyi Film ve En İyi Yönetmen dallarında oldukça çetin bir yarış içerisinde olacağı filmler var. Ki bu yarışları da kaybetme olasılığı oldukça yüksek. David Fincher ve Brad Pitt bu kez de eli boş dönerse hiç şaşırmayın derim ben size.

8. !f İstanbul AFM Uluslararası Bağımsız Filmler Festivali 12-22 Şubat tarihlerinde sizi bekliyor! Oscar adayı filmler arasında bulunan Slumdog Millioner ve The Wrestler’ı da ilk defa Türkiye perdelerinde görmüş olacaz bu sayede. İstanbul Film Festivaline nazaran biraz pahalı olduğu için öğrenciler tarafından pek rağbet görmüyor IF. Bunun yanına bir de gece seanslarını arttırıp beğenisi fazla olan filmlerin gündüz seanslarına da verilmediğinden bi hayli zorlayacak biz öğrencileri. Ama ben yetişkinim yada IBB vermese de benim bi yerlerden bursum var diyorsanız, buyurun güzel filmler de var festivalde.

Bu sene festivalde ABD yapımı filmler ağırlık göstermekte. Hit Filmler kısmında, daha önce katıldığı festivallerden bolca ödüllerle dönen Slumdog Millioner ve The Wrestler, bu senenin oscarına da adaylar. Slumdog “en iyi film” dalında, The Wrestler filminden Mickey Rourke ise “en iyi erkek oyuncu” dalında aday. Ki her 2 film de tarafımca tavsiye olunur. Bunun yanında Das Parfüm filminin yönetmeni Tom Tywker’in yönettiği ve sevilen oyuncumuz Clive Owen’ın oynadığı, bazı bölümleri istanbulda geçen filmi The International* da vakti olanlar için izlenebilecek bir film. Bu üç filmi festival mutakibinde sinemalarda tekrar izleme şansımız olacak. Bu yüzden Türkiye’de vizyona girmesi muhtemel olmayan filmlere yönelmeli. Bu noktada da sizlere tavsiyem Man on Wire belgeseli olacak. 1974’te ikiz kuleler ( hani şu yıkılanlar) arasına tel çekerek üzerinde 1 saatlik yürüyüş gerçekleştiren Fransız Philippe Petit in hikayesini anlatıyor. Henüz Türkiye'de vizyona girip girmeyeceği belli olmayan başrolünde Philip Seymour'un oynadığı Synecdoche, New York filmi de diğer vizyon filmlerinin yanında tercih edilebilecekler arasında. Bunun yanında 12 yıl sonra tekrar aynı perdede buluşan Titanic filminin aşıkları Leonardo DiCaprio ve Kate Winslet ikilisinin filmi Revolutionary Road’ da tercih edebilinecek güzel filmlerden. Tabi ki bu film de ülkemizde gösterime girecek, tarihi 27 şubat.

Bu arada Kuzey Işıkları kısmında son 2 senenin Kuzey filmleri gösterilecek. Buradan da sizlere The Man Who Loved Yngve ve Back Soon filmlerini önerebilirim. Her 2 filmin de Emek sinemasında gündüz seansı mevcut. Hem filmi, hem de emek sinemasında festival heyecanını tatma şansı kaçırılmamalıdır kanımca.

Festivalin beni en çok cezbeden bölümü Fantastik filmler kısmında 3 filmi tavsiye edebilirim. The Good-The Bad-The Weird, Franklyn ve Sauna... Franklyn filminin gündüz seansı bulunmasa da diğer ikisinin mevcut. The Good-The Bad-The Weird size başka bir filmi anımsatabilir ama işte sondaki gariplik bu filmin ayırt edicisi. Ve de Güney Kore yapımı oluşu tabiki...

Gökkuşağı kısmı da isminden anlaşılacağı üzere eşcinselleri konu eden filmlerin bölümü. Malum, bu aralar revaçta. Burdan tek dikkatimi çeken The Living End, o da karakterin üzerinde taşıdığı Morrissey t-shirtünden olsa gerek:)

Ek olararak If Kült kısmından O Lucky Man!, Senden Başla kısmından Lynch: Behind the Curtain, korku filmleri kısmı Nöbetçi Sinemadan da Tokyo Gore Police filmleri listenize eklenebilir.

(*Bu sene festivalde ilk defa filmi gösterilecek olan blog takipçilerimizden "freckled_fish"i de The International filminin İstanbullu kısımlarında figuran olarak izleyebileceğiz. Festivalin belki de en büyük sürprizi bu olacak, sakın kaçırmayın:)

Festival hakkında daha fazla bilgi ve biletler için ; http://2009.ifistanbul.com/

Bi arkadaş grubu bul, bunları borçlandır, biraz da mafya kat işin içine, silahlar patlasın, koşuşturmacalar olsun ve tabiki ingilterede geçsin ki dolayısıyla ingiliz aksanı kullanılsın.. işte Guy Ritchie. Hep aynı salatayı yapıyor bizlere ama o kadar güzel yapıyor ki her defasında severek yiyoruz. Snatch'de deneyip de kısmen başarılı olduğu filme özgün bir karakter yaratma işini bu filme bakınca iyice hedeflemiş olduğunu görüyor gibiyiz. Lock Stock iyi bir film olmasına rağmen filmin öne çıkan ve filmi simgeleştirecek bir karakterin olmayışı belki de Guy'ı oldukça rahatsız etmiş olacak ki Snatch'in kapağına -filmde yan karakter olmasına rağmen- Brad Pitt'i yerleştirmiş. Bu sefer filmin ismiyle bütünleşik bir kahramanı var artık, RocknRolla... Hem de "Real RocknRolla.
"İnsanlar şu soruyu soruyorlar, RocknRolla nedir? Ben de onlara bunun davullar,uyuşturucular ve hastane sondası ile alakalı bir şey olmadığını söylerim. Kesinlikle hayır. Ondan çok daha fazlası var,dostum. Hepimiz biraz tatlı hayatıseveriz. Kimi, parayı sever. Kimi, uyuşturucuları sever. Kimileri seks oyunlarını,cazibeyi veya şöhreti sever. Ama bir RocknRolla, işte o farklıdır. Neden mi? Çünkü gerçek bir RocknRolla daha fazlasını ister."


Bir de filmde 2 gönderme var. Birincisi rock yıldızlarının meşhur olabilmek için ölmeleri gerektiği düşüncesine; ikinci olarak da filmdeki Rus mafyamızın, Chelsea kulübünün sahibi Abromoviç'e olan benzerliğiyle Londra'daki Rus mafyalarına. Belki de onun hikayesidir bu, kim bilir:)

Lock, Stock and Two Smoking Barrels ile başlayan ve Snatch ile devam eden bu tarz filmlerin sonuncusu işte bu RocknRolla. Ama korkmayın, en sonuncusu değil, Guy Ritchie henüz bıkmış gibi gözükmüyor, filmin devamı gelecek gibi gözüküyor. Yönetmenin programına bakıldıgında 2010dan erken geleceğe de benzemiyor, belki 2011..
( Guy Ritchie için Yasemin Mori'den geliyor "Bırak bu RocnRoll'u" )
-----------
Archie: People ask the question... what's a RocknRolla? And I tell 'em - it's not about drums, drugs, and hospital drips, oh no. There's more there than that, my friend. We all like a bit of the good life - some the money, some the drugs, other the sex game, the glamour, or the fame. But a RocknRolla, oh, he's different. Why? Because a real RocknRolla wants the fucking lot.
----
RocknRolla: Go on, jog on, walk on, goodbye, bon voyage, fuck off.

Önce yıllardır siyah-beyaz ayrımının yapıldığı ABD'de siyahi bir başkanın seçilmesi, ardından İzlanda'da kurulan geçici hükumetin başbakanı olarak eşcinsel bir kadının seçilmesi. Kişisel tercihlerden dolayı konulan engeller yavaş yavaş kalkıyor. Hatta bazen kişisel olmayan, yaratılıştan gelen özellikler sonucunda da engellerle karşılaşanlar var. Siyahiler bunun başlıca örneği.


Gelelim konu kapağımıza. Sean Penn'in gülümsemeler saçtığı fotoğrafa bakarak bu filmin komedi olduğunu, "Milk" adını almasından dolayı da Semih Kaplanoğlu' nun (yumurta-süt-bal) üçlemesinin abd versiyonu olduğunu düşünmeyin. Neyse, daha fazla saçmalamadan film hakkında bir iki şey söyleyeyim.

Harvey Milk, tarihte bilinen ilk eşcinsel siyasetçidir. Bilinen dedim çünkü gizliden eşcinseller de olabilir aramızda. Eşcinsel oluşlarını bile kabullenmeler tam anlamıyla gerçekleşmemişken , sıradan vatandaşın ötesinde yönetici konumuna gelmesini, cinsel tercihini gizleme gereği duymadan, çevresinin bazen desteği bazen de kösteği ile belediye temsilciliğine yükselişini ve bir suikast sonucu öldürülüşünü aktarıyor. "ulan naptın? spoiler verdin bize" gibilerinden bir serzenişte bulunmayın, filmin sonunda öldürüldüğünü zaten başında da söylüyor.

"Sean Penn, ibnedir, bu yüzden de en iyi aktör oscarına aday gösterildi" diyenler olacak. Tamamen haksız da sayılmazlar hani. Son birkaç yılda baş roldeki eşcinseller hep aday gösterildi. Heath Ledger, Philip Seymour, Jake Gyllenhaal... Hatta Philip Seymour oscarı aldı da. Academy eşcinselliğe doymuş mudur bilmem ama Sean Penn bu filmde gerçekten güzel oynamış rolünü. Tabi benim bu filmde oyunculuğunu çok beğendiğim bir diğer isim daha var. O da Sean Penn'in ilk aşkı olan James Franco.

Bir sinema blogunda müzikten bahsetmek için iyi bir fırsat. Kendi alanında usta sayılan yönetmen Martin Scorsese'nin, yine kendi alanında üstad kabul edilen müzisyen Bob Dylan'ı konu eden belgeseli, No Direction Home: Bob Dylan.

Müzik kariyerine bir folk sanatçısı olarak başlamış, notalarına bir kaç elektro eklediğinden dolayı rockçı olarak etiketlendirilmiş, hatta eski fanları tarafından hain diye de adlandırılmıştır. Nedeni? Müziğine elektorik katıp geleneksel müzikten sıyrıldığı için. Ama kendi deyimiyle sırf elektonik diye modernize olduğu anlamına gelmiyor ( bu örnek günümüz Türkiyesinde mecvut:)
Oysa Dylan, ne folk şarkıcısı, ne de rock şarkıcısı olarak kendini etiketletmek istemiştir. İnsanları barkodlamaya düşkün 30 yaş üstü insanlar için kendini "30 yaş altı" olarak etiketlemiş ve kalabildiği ölçüde burada kalmak istemiştir.

Belgeseli izlerseniz siz de Bob Dylan'ın bu tür uğraşlar içinde olmadığını görebilirsiniz. Sahneye çıkıp sadece şarkı söylemek istemiştir. Öyleki çoğu konserinde yuhalanmasına rağmen, hiç bi şey yapmamış, dediklerinizi kaale almıyorum sinyali gönderebilmek için sadece müziğinin sesini yükseltmiştir. Belki de elektro kullanma nedeni de buydu, seyirciyi hiç duymadan şarkı söylemek:)

Belgeselde en dikkat çekici yerlerinden bir kaçı da basın toplantıları. Muhabirlerin salak soruları ve Bob Dylan'ın bazen alaysı cevabı, bazen de umursamaması. Bu hareketleri de havalı bir starın yaptığı tür hareketlerden değil. Tamamen sıkıntıdan. Fazlaca yüceltilmekten. Geçmişte bu kadar büyümeyi istediğini düşünmüyorum,bunun için çabaladığını da.

Belgeselde en çok hoşuma giden bölüm ise son bölüm. Yine bir konser için Bob Dylan sahneye çıktığında seyircilerden (kendini bilmez ukala diye tanımlar eskilerimiz) birisi "hain" diye bağırıyor. Bob ise onun bu görüşüne katılmamakta, tıpkı bizim gibi. Ve ona en güzel cevabı daha yüksek sesle çalarak veriyor. Ki çaldığı şarkı da zaten o tip insanlara duyulan sitemin getirisidir. Bu şarkı bir çok listede dünyanın en iyi şarkısı olarak gösterilen Like A Rolling Stone' dur. Şarkıya başlarken elini o bağırana doğru kaldırıp, ona hediye etmesi de cilası:)
Son sahneyi izlemek için tıklayın!
------------------------------------
A moron: Judas !
Bob Dylan: I don't believe you
Bob Dylan: You're a lier
Bob Dylan: Play it fucking loud !
-----------------------------------
Basın Toplantısından:

Journalist #1:Mr. Dylan, I know you dislike labelsand probably rightly so,but for those of us who are well over 30...could you label yourselfand perhaps tell us what your role is?
Bob Dylan:Well, I sort of label myself as well under 30.And my role is to, you know,to just stay here as long as I can.
-------------
Journalist #2: Mr. Dylan, you seem very reluctantto talk about the fact that you're a popular entertainer,and you're a most popular entertainer.
Bob Dylan:Well, what do you want me to say about it?
Journalist #2:Well, you seem almost embarrassedto admit that you're... To talk about...
Bob Dylan:Well, I'm not embarrassed,I mean, you know.What do you want exactly for me to say? Do you want me to jump up and say,"Hallelujah" and crash the cameras...and do something weird? Tell me.I'll go along with you.If I can't go along with you,I'll find somebody to go along with you.
-----------
Bob Dylan: Um... how many?
Journalist #3: Yes. How many?
Bob Dylan: Uh, I think there's about uh, 136.
Journalist #3: You say ABOUT 136, or you mean exactly 136?
Bob Dylan: Uh, it's either 136 or 142.